YİNE Mİ GURBETTE KARA HABER VAR…

Güzel Anadolu’mun, garip insanlarımın, binlerce yıllık efkârı, binlerce yıllık zenginliği, haksıza ve adaletsize direnişi, çağları aşıp gelmiş coşkusu onun sesinde, onun sazında başka bir derinlik kazanır. Adını Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit düşmüş büyük oğlundan almış Ali Ekber Çiçek, alır götürür insanı; yitirir duygu sellerinin dolambacında…

Yirmi yıl olmuş onu sonsuzluğa uğurlayalı. Yirmi yıl olmuş türkülerin en güzelleri yetim kalalı.

Andre Breton’un çok sevdiğim bir deyimi vardır; “Nesnel rastlantı…” Hayatta tesadüf dediğimiz, sürpriz saydığımız, rastlantı diye nitelediğimiz birçok karşılaşma yaşam tarzımızla, ilgi alanlarımızla, nasıl yaşadığımızla doğrudan ilgilidir…

Hiç tahmin edebilir miydim; bütün gençliğim, erken yetişkinliğim boyunca seve seve birlikte olduğum bibimoğlu Hafiz’in söylerken yüreğinin titrediği, amcam Kerim’in gözlerinin nemlendiği, benim başka âlemlerde halk kültürünün o zengin derinliğine dalıp gittiğim, o sesinde ve sazında türkülerin yeni bir ufuk kazandığı, üçümüzün de çok sevdiği Ali Ekber Çiçekle bir gün karşılaşacağımı, tanışacağımı, onun beni kırmayıp hasta haliyle 2004 yılı baharında yaptığımız Dursun Akçam Ormanı açılış törenine katılacağını?

2000 yılının ilkbahar aylarıydı; Bursa SSK Hastanesi’nden Edremit’e genel cerrahi uzmanı olarak geçici görevle gönderilmiştim. Orada Karabük yıllarından tanıdığım teknik personelimiz Eşref Aslantaş’la karşılaştım. Oraya atanmıştı. Bir akşam, Akçay’da bir konser var, gelmek ister misiniz diye sordu. Ali Ekber Çiçek’in adını duyunca çok heyecanlandım; akşam koşa koşa oraya gittik. Onu dinlerken, uzun yıllar önce Tekel işçisi olarak işe başladığı Ankara’da bir apartmanın bodrum katında, bibimoğlu İlimdar’dan armağan kırık dökük bir pikapta Ali Ekber’in kırkbeşliklerini dinlerken gözlerinin yaşardığını gördüğüm, on yedi yıl önce yaşamdan ayrılmış amcam Kerim’i andım…  O, konsere kısa bir ara verdiğinde yanına gittim, kendimi tanıttım, amcamdan söz ettim. “Doktor bey, amcanızın sevdiği türküleri bir kâğıda yazıp bana getirin lütfen,” dedi. Ona yakın türküyü alt alta yazdım. Yeniden söylemeye başladığında benden ve amcamdan söz etti; o türküleri, makam falan dinlemeden arka arkaya söyledi… Beni çok mutlu etti.

Aradan dört yıl geçmişti; sonsuzluğa göçmüş Dursun Akçam anısına Ardahan’da bir orman kuruyorduk. Açılış için onu çağırmak geçti içimden. Eşref’i aradım; Ali Ekber Usta’nın telefonuna ulaştım. “Biraz rahatsızım ama seni kıramam, gelirim” dedi.

2004 yılı Mayıs sonunda Ardahan’a, Dursun Akçam Ormanı açılışına geldi. Gerçekten de çok rahatsızdı. O gün yemek kuyruğunda çıkan bir karışıklığa öfkelenip Ali Ekber’in de hasta durumunu görünce, köyden bir battaniye ile bir yastık getirttim. Batakköprü ormanında çamların dibinde bir yer hazırladık. Oraya uzandı.

Sanırım iki saate yakın bir zaman geçmişti aradan; geldi Usta; “Sağ ol doktor bey, hayatımın en güzel uykusunu uyudum” dedi. O akşam, Ardahan’daki bir lokalde Dursun Akçam Ormanı için gelmiş dostlarımızı kıramamış, onlara çalıp söylemiş.

O günlerin sonrasında arada bir telefonlaştık. Ben ihmal etmiş olursam o arardı…

O gidince, içimde büyük bir şeyler de yıkılıp gitti.

Ali Ekber’in sesinden “Haydar Haydar’ı” “Mah yüzüne bir nikap tut / ben yandım el yanmasın”ı, “Şu yüce dağları duman kaplamış”ı, “Mektup selam söyle benden sılaya”yı, “Gönül gel seninle muhabbet edelim”i dinlemek bir ayrıcalıktır. O türküler Ali Ekber ile farklı bir boyuta geçer, farklı anlamlar kazanırlar…

Yattığın yer incitmesin seni ey güzel insan.

Sesin şimdi Ardahan’da, Dursun Akçam Ormanı’nda da yankılanıyor. 12/13/14 Haziran’da yine orada olacağız. Bugün de Yenimahalle’de, seni, güzel insanlığını, türkülerini birlikte anacağız…

Selam olsun hatırana…

26 Nisan 2026

About Post Author

About Post Author