İnsanın arada bir boyunun ölçüsünü alması gerek…
Kendimizi gördüğümüzü sandığımız kendi aynamız bizi yanıltıyor olabilir. En doğrusu, kendimizi bir toplum aynasında gözden geçirmemiz, tuttuğumuz yol ve yöntemin toplumsal değerini ölçmemizdir. Bunu hiç ihmal etmemek gerek. Bu ölçü, üzücü sonuçlar da doğurabilir ama gerçeğin kendi nesnelliği, özdeksel ve ontolojik varlığı olmadan alınmış kararlar, kapıldığımız duygular yanıltıcı sonuçlar doğurabilir.
Dün, Keçiören’de düzenlenen “Kars Ardahan Iğdır Tanıtım Günleri”ne benim ve Dursun Akçam’ın kitapları ile birlikte katıldım. Bizim yöre derneklerinin (tümüne de buradan teşekkür etmek gerekir) farklı özellikleri gereği kurulmuş, yazarlara ayrılmış özel çadırın altında yer olmadığı için Kasım ayının ilk gününün oldukça ısıtan, hatta yakan güneşinin altında saatlerce kaldım. 3 Ekim tarihinde Ötüken Kitap Kulübü ile yaptığımız o unutulmaz söyleşi sırasında banka aracılığıyla parasını yatırıp Türk Romanında Karnaval adlı kitap kalmadığı için alamamış Naringül okurum ha geldi, ha gelecek diye oradan kıpırdamadım. İstanbul dönüşü için yoldalarmış, bir önemli sorun çıkmış… Naringül bana yetişemedi, ona ve ailesine geçmiş olsun diyeyim.
Uzaktan âşıkların sesini dinledim, benim her davul zurnada, her çalgı sesinde kaynayan kanına engel olamayıp yediden yetmişe bara dizilen, halaylarda el ele tutuşan güzel halkımın o kandaş geleneğini uzaktan izledim. Masamın ve kitaplarımın önünden binlerce kişi boş boş bakarak geçti. Bakışlarından anladım ki, ne Dursun Akçam’ın adını duymuşlar, ne benden, ne de kitaplarımdan haberleri var. Beş saatten fazla kaldığım o etkinlikte yalnızca bir tek Dursun Akçam kitabı imzaladım.
Keçiören bölgesinde onlarca akrabam, yüzlerce köylüm, on binlerce hemşerim yaşar. Günlerden de Pazar idi… Bunlardan bir kısmı da geçirdikleri rahatsızlıklar sırasında test sonuçlarını, film raporlarını gönderip düşüncemi sorarlar, yol göstermemi beklerler. Yanıma uğrayıp da bir selam vermeyi de çok gördüler. Canları sağ olsun…
Barış, beni yalnız bırakma dedim içimden… Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği çalışmalarım sırasında bir kitap fuarında tanıştığımız, hemşerim olmayıp o çevrede oturan Neşe adında bir kadın arkadaşımız, daha sonra evlendiği Bilkent Üniversitesi’nde çalışan marangoz emekçisi kardeşimiz ve Barış adındaki oğluyla beni ziyarete geldi. Henüz okul ve okuma çağında olmayan Barış’a “Nal Sesleri” adlı çocuk kitabımı imzaladım. Annesi ve babası da birer kitap imzalattılar. Barış’ın geleceği, alacağı kararlar, seçeceği yaşam tarzı, bizim geleceğimizi de belirleyecek.
Eski dönem Kars Milletvekili, bana “üstad” diye seslenen, elinde imzalı Anadolu Rönesansı olduğu halde, gözden geçirilmiş, bazı eklemeler yapılmış 5. Baskı’yı almak gereği duyan Selami Yiğit ve eşi de gelip uzun süre yanımda kaldılar. Beş altı başka kitap da imzalatırdılar. “Rönesans” sözcüğünün geçtiği her yerde, “Anadolu Rönesansı’nı okumadıysanız, o sözcüğün ne anlama geldiğini bilemezsiniz” dediğini aktardı sevgili Selami Yiğit.
Hiç tanımadığım, tek bir kadın ziyaretçi de, öylesine, bir kitabımı alıp imzalattırdı. Kapalı giyimli, çok kibar görünümlü bir başka kadın da, “sizi izliyorum” diyerek geçti önümden.
Belki çağırırlar, sahnenin karşısında oturan halka bir şeyler söylememi isterler diye, Ardahan-Kars tarih ve kültürüyle ilgili bazı notlar da almıştım yanıma yanımda. Öyle bir istek gelmedi. Uyarılara karşı saatlerce güneşin altında kalmış olmam sağlığım açısından doğru olmadı kuşkusuz.
Yan masada oturan, uzaktan geçenleri de kitaplarını gösterip kitap satmak için ter döken bir yazar arkadaşımın çabası da görülmeye değerdi doğrusu.
Yöre etkinliklerinin vaz geçilmez yüzü, elinden geldiğince çabalayan, bir şeyler başarmaya çalışan, tüm yazarlarla da söyleşiler yapıp kayda alan vefalı basın emekçisi Mustafa Küpeli de oradaydı. Sağ olsun…
Hep düşündüm… Önümden boş gözlerle geçen, belki de haberdar oldukları halde yanıma uğramayı çok gören o binlerce insan bana ülkemin durumuyla ilgili çok önemli dersler verdi. Kendini aydın sananlar halka yeterince ulaşamıyor, bu “iki kere iki dört” kadar gerçek. Birazcık kendini aydın sananlar da sorumluluk duygusundan, insanı ilişkilerden çok uzak, kendi küçük dünyalarında yaşıyor. Halkta varmış gibi görünen uyanış, kıpırdanma yazılı kültürle bütünleşmeden, bilinç ayağına kavuşmadan, özverili bir çabaya karmadan, iyiye, güzele doğruya yöneliş çok zor.
Tam ben toparlanırken nefes nefese gelen “Köyün Enisdosu” sahneleyicisi değerli tiyatrocu dostum Kımız Bozkır’a da selam…
Bana düşen ise, küsmek, kenara çekilmek değil kuşkusuz. Kendi bilincim, birikimim ve yazar kimliğimle, devrimci kişiliğimle, öncelikle kendimi çoğaltmak için okuyup yazıyorum, bir şeyler yapmaya çaba gösteriyorum.
Barışlar beni yalnız bırakmasın, Mustafa Yiğit gibi bu millete vekil olmayı gerçekten hak etmiş insanlar eksik olmasın; o bile büyük bir umut ve yaşam sevinci kaynağı…
Gününüz aydın olsun değerli dostlar…
2 Kasım 2026

