Okumayı-yazmayı olduğu kadar konuşmayı da seviyorum… Boş boş konuşmayı, zamanı laf salatasıyla doldurmayı değil ama… Doğrular, iyiler, güzellikler üstüne konuşmayı, adalet arayışında, özgürlük arayışında, dilimi toplumla aramda bir mökkem köprü kılmak, onun üzerinden geçerek toplumla kucaklaşabilmek için konuşmayı seviyorum.
Bir süredir ara vermiştik toplantılara, sevdiğim konularda konuşmaya… 27 Ekim Perşembe akşamı Kâğıthane Atatürkçü Düşünce Derneği konuğu olarak İstanbul’da olacağım. Cumhuriyet’in kültür ve eğitim politikaları, Anadolu Rönesansı, Köy Enstitüleri ve sonrası üzerine konuşacağım… Sanıyorum bu “Rönesans” meselesine ilk vurgu yapan bir yazar olarak, önemli bir boşluğu doldurmaya, aydınlarımıza da, kendi tarihimize, kendi kültürümüze daha çoğul, daha üretken ve gelecek için ışık tutucu bir bakış açısı oluşturmaya çalışıyorum…
Birileri gibi kopyacı, tekrarcı, istismarcı olmamaya özen gösteriyorum. Cumhuriyet kurucusu Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’e bakış açım da her şeye olduğu gibi eleştirel bir içerik taşıyor… Onun önderlik ettiği o kutsal savaşa, ülkemize getirdiği yeniliklere, büyük değişime vurgu yaparken, o günden bugüne eksik kalmış olanlara, yanlış atılmış adımlara da ayrı bir hesap açmaya çalışıyorum.

Karabük’te çok uzun yıllar geceli gündüzlü insanüstü bir tempoda Sigorta Hastanesi’nin genel cerrahı olarak çalıştıktan sonra, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucuları arasında yer almış olmam büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. Derneğin yaptığı ilk büyük toplantıda, ağzına kadar dolu bir salonda konuşmacı olmuştum… Cumhuriyet tarihi üzerine yaptığım konuşmayı, İslamiyet’in doğuşunda yoksul Bedevi kabilelerini tefeci bezirgân kıskacına almış, topraklarına ipotek koymuş Yahudi tacirlere karşı verilen mücadeleye kadar uzatmış, o günkü İslam Rönesansı’nı, 400 Kayı atlısının, Ertuğrulgâzi öncülüğünde derebeyi Bizans’ sömürdüğü Anadolu ve Urumeli topraklarını “Beytülmâli Müslüman” kılarak, Müslüman olsun olmasın, kullanıcısına miras hakkı olmaksızın verdiği Dirlik Düzeni ile oluşturduğu “Osmanlı Rönesansı”na bağlamış, oradan Cumhuriyet kuruluşuna ve Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’e geçmiştim. Kuşkusuz o gün, özellikle Köy Enstitüleri konusunda bugünkü bilgi birikimine sahip değildim ama çok severek okuduğum Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi üzerinden yapmaya çalıştığım “Diyalektik Tarih” çözümlemesi toplantıda büyük bir heyecanla izlenmişti. En ön sırada oturan Karabük Emniyet Müdürü’nün bir ara telaşla yerinden kalkıp gittiğini, kısa bir süre sonra koşarak gelip yerine oturduğunu anımsıyorum. Sanıyorum hiç soluksuz bir buçuk saati aşkın bir konuşma yapmıştım ve emniyet müdürü dışında hiç kimse yerinden kıpırdamamıştı. İlk kez tanığı oldukları bir tarih açıklamasıydı yaptığım. İslamiyet, Osmanlı Beyliği kuruluşu ve Cumhuriyet çok farklı bakış açılarıyla ele alınmış, günümüze kadar gelen bir köprü kurulmaya çalışılmıştı.

Birkaç gün önce, AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal’ın söylediklerini duyunca, tam da o kumpas davaları sırasında, “Anadolu Rönesansı” adlı kitabımı yazarken Cumhuriyet’i otopsi masasına yatırmaya kalkmış “liberal” aydınlara karşı duyduğum duyguları bir kez daha yaşadım. “Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye’de yaşanmıştır. Mesela Fransız devrimi her şeyi yıkmıştır ama lügate dokunmamıştır. Yine en sert devrimlerden bir tanesi Mao’nun Çin kültür devrimidir. Lügate dokunmamıştır. Ama maalesef bir kültür devrimi olarak Cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir.” Böyle söylemişti Mahir Ünal… AKP’nin uzun süre yandaşı olmuş, “Cumhuriyet bir kültür reddiyesidir” diyen o “liberal” aydınlar açmıştı kapıyı. “Bu yeni dille düşünmek bile mümkün olamazdı” diyen Mahir Ünal’dan çok önce benzer şeyleri Hasan Bülent Kahraman söylemişti…
Kuşkusuz ki, onlar onlarca televizyon kanalına ve çok çeşitli iletişim olanaklarına sahipler… Bizde ise halk adına, müthiş bir direniş ve mücadele gücü, yurt sevgisi, doğrudan, iyiden, güzelden ayrılmama inadı var… Dilimiz döndüğünce kimin, neden ve nasıl halktan ve haktan yana olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.
Kâğıthane toplantısında yanımda okurlarımın ısrarı üzerine bastırdığım şiir kitabı, “Güle Güle Sevgilim” ve “Masalsı” romanının ikinci baskısı da olacak… Kimseyi sıkmadan, baymadan, ülkemizin yakın geçmişi ve geleceği üzerine konuşacağız; geleceğimizin aydınlık Türkiye’sine bir ışık tutmaya çalışacağız…
Gününüz aydın olsun değerli dostlar…

