Yirmi bir ocakta sabahları güneşi karşılardı o ses…
“Sis Dağı’nın başında borana bak borana / Tonguç Baba’yı da istiyoruz horona!”
İçinde doğup büyüdükleri halk ve toprak gücünü işleyip birer ateş topuna dönüştürdüğün kavruk Anadolu çocuklarının sesi yurdun dört bir yanında çınlardı; senin adınla karşılarlardı doğan güneşi…
Bir güneş gibi doğdun Anadolu toprağına; duru sularla buluşup sızdın o toprağın en bereketli çatlağına…
Ne müthiş bir adanmaydı o aydınlığa, ne mucize bir bakıştı geleceğe… Senin kırklı II. Dünya Savaşı yokluğu ve yoksulluğu yıllarında, daha yeni kendi diliyle, kendi özüyle yeni yeni karşılaşma olanağı bulmuş bir coğrafyada kurduğun bir daha unutulmayacak o harmanda nelerin öğütüldüğü, nelerin aşka, kavgaya, özgürlüğe dönüştüğünü kendi dilimizde tarif edebilmemiz için onlarca yıl geçmesini bekleyecektik… Bir ucu Rönesansçı Bahtin, bir ucu Lâtin kültürcüsü Paz, bir ucu Ezilenlerin Pedagojisi’nde Freire, sanki seni yazacaklardı senden on yıllar sonra… Değil sen, senin yetiştirdiği o ateş topları, Makallar, Baykurtlar, Akçamlar, Apaydınlar, Başaranlar göçüp gittikten sonra dâhi senin canını adadığın bu topraklarda yaşayanlar senin değerini hâlâ anlayamamış olacaklardı…
Ne büyük bir doğuştu o, ne büyük bir özgürleşme eylemiydi…
Askerliğini çavuş ve onbaşı oyarak tamamlamış köylü dayılar altı aylık kurslardan geçirilmişler, 16 Kasım 1936 günü eğitmen adayı olarak Ankara Halkevi’nde sanki seni göreve atamış dönem bürokrasisi önünde görücüye çıkmışlar… Köye okuma yazma öğretmeye, tarımda yenileşme için örnek rençberlik eylemeye doğru yola çıkacak adamlar tiyatro oynuyor! Bugün hangi üniversitede kaç tiyatro topluluğu var acaba?
Dönemin ünlü gazetecisi Ahmet Emin Yalman 18 Kasım 1936 günü gazetesinde şöyle tanımlayacak orada karşılaştığı olayı:“Köy öğretmen namzetleri kendi oyunlarından evvel Akagündüz’ün Yarım Osman isimli iki perdelik bir oyununu oynadılar. Eğer kendi oyunlarını görmeseydim Akagündüz’ün oyununun köy hayatından alınmış iyi yazılmış, iyi oynanmış bir oyun olduğuna hükmedecektim. Akagündüz darılmasın ama, köylü dayılar köy piyesi yazmak ve tertip etmekte kendisini bastırmışlardır. Gördüğüm eserlerle tabiilik ve seyirciyi kavramak hususunda mukayese kabul edecek ne sahne muharriri, ne de aktör tasavvur etmiyorum. Köylüye öğretelim derken onlardan birçok şeyleri öğrenmeye muhtaç olduğumuzu keşfedeceğiz.” (Ahmet Emin Yalman, Vatan Gazetesi, 18 Kasım 1936, aktaran F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 135)

Bir ayağın Cılavuz, bir ayağın Kepirtepe; sabah treniyle geldiğin Hasanoğlan’da çocukların başını okşuyor, yanaklarından öpüyor, sonra dönüyorsun Ankara’da geceni gündüzüne kattığın, öğretmeninden öğrencisine, her gün onlarca mektup yazmayı da ihmal etmediğin görev yerine… Erzurum Pulur Köy Enstitüsü’nde çekiç keser seslerinden eğlence ve gösteri için bir sahne hazırlanmakta olduğunu duyunca küplere binmişsin meğer: “Gerçekten de orada öğrenciler masaları birleştirmişler, bir sahne hazırlamaya çalışıyorlardı. Çok kızdığı anlaşılan Tonguç, Müdür’e ve öğretmenlere sertçe çıkıştı; enstitülerde oyunların, toplantıların ortada, herkesin eşit durumda izleyebileceği bir ortamda yapılmasını kaç kez yazmış, söylemişti. Konuklarla öğretmenlerin önde, öğrencilerin arkada oturduğu bir düzenin yıkılmak istendiğini hâlâ anlayamamışlar mıydı? ‘Kaldırın o sahneyi, toplantı dediğim biçimde yapılacak!’” (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 448) Tonguç, Köy O zamandan bu zamana hâlâ bilinememiş yaptıkların…
Bilememiz ki, senin ayaklarını basıp doğrulduğun, koca bir ülkeyi de ayağa kaldırdığın da, Avrupa Rönesansı’nı yaratan da kökleri binlerce yıllık toplumsal yaşamda olan halk kültürüdür… “Karnaval, sahneye çıkılmaksızın ve icracılarla izleyiciler arasında bir ayrım yapılmaksızın gerçekleşen bir törendir. Karnavalda herkes etkin bir katılımcıdır, karnaval edimine herkes katılır. Karnaval izlenmez, hatta daha doğru bir dille icra bile edilmez; katılımcıları karnavalın içinde yaşarlar, karnavalın yasaları yürürlükte olduğu sürece bu yasalara göre yaşarlar; yani, karnavalcı bir yaşam sürerler. Karnavalcı yaşam alışıldık seyrinden çıkmış bir yaşam olduğu için de, bir ölçüde ‘ters yüz edilmiş bir yaşam’dır, ‘dünyanın tersine çevrilmiş bir tarafı’dır.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 184)
Octavio Paz’ın Latin Amerika kültürü içinde tanımladığı Fiesta da senin o Anadolu şenliği üzerinde kurduğun özgürleşmeyi anlatır. “…Fiesta gerçek bir yeniden yaratılıştır. (…) Seyirci ile oyuncu yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan akışına. (…) Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 55-57)
Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisinde şöyle der: “Tarihi halk olmadan tamama erdirme halka karşı olmanın başka biçimidir” (Ezilenlerin Pedagojisi, s 22) Senin Köy Enstitülerin eğitim sürecini ve tarihi halkla birlikte kurmak için yola çıkmış kurumlardı. Freire’nin özgürleşme eyleminin ana elemanı olarak gördüğü diyalogun temelleri olan SEVGİ, İNANÇ, ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK VE UMUT, Köy Enstitülerindeki diyalog ortamının da ana ilkeleriydi.
Tam altmış bir yıl olmuş sen aramızdan gideli Tonguç Babamız. Senin Ardahan Ölçek Köylü yoksul çocuk Dursun Akçam’a yazdığın mektup Gönenli bir öğrencinin ellerinde ipek bir halıya işlenip Dursun Akçam Kültürevi duvarına asıldı… UNESCO, senin kurduğun o okulları örnek okullar olarak dünya kültür tarihine yazdı…
Edirne’den Ardahan’a, bütün özgür düşüncelerde, bütün üreten ellerde yine sen varsın Tonguç Baba…
Sen gittikten sonra senin karşılarında köylü çocuklarınla birlikte direndiğin bezirgân tayfası iyice gemi azıya aldı… Senin özgürleşme eylemini dini istismar ederek mankurtlaştırma eylemine dönüştürmeye çalıştılar…
Ama seni unutturmayı başaramadılar, başaramayacaklar…
Özgür düşüncenin olduğu her yerde, sabahları doğan güneşin genç seslerle, çocuk gülüşmeleriyle buluştuğu her yerde, sen yeniden doğacaksın; sen yeniden yaşayacaksın…
Selam olsun sana ey Tonguç Baba…

