İzmit’te bir hazır giyim mağazasının kapısından içeri giriyoruz birkaç yıl önce. Eşim beni gösteriyor, “palto bakacaktık” diyor. Tezgâhtar “Ürünlerimiz gençlere dönüktür efendim” diyor, sonra o dönüklüğü tatlı bir espriyle daha kabul edilebilir kılığa sokarak “Gerçi beyefendi de genç ama…” Ve daha da ileri giderek “Saçlarınızı beyaza boyamışsınız ama ben yutmadım beyefendi” eklemesini yapıyor. Gülüyorum, içimden “Yalan da olsa söyle Tatar Ağası” diyorum. Ne var ki, herkes bu tezgâhtar gibi önce doğruyu söyleyip sonra da incelikle gönül almayı bilmiyor. Bizim toplumuzda ak saçlı olmak, saçı ak olanlarca da o ak saçları görenlerce de hiç olumlu ve doğal bir durum olarak algılanmıyor. Çoğu kimseler, söylememe, uyarmama, kızmama karşın, hâlâ ayda 2000 sayfa kitap okuyup, köşe ve dergi yazıları, kitaplar yazmama, çalışıp üretmeme zerre kadar değer vermiyorlar, varsa yoksa saçın rengi… Kara saçlı ol da zır cahil ol, hiç önemli değil. İnsanın yapıtlarına, başarılarına, beynine değil saçının rengine bakıp ona göre değer biçen, hüküm ve not veren bir toplumda yaşıyorum ne yazık ki… Bu toplumun bu bağlamdaki algılarını değiştirme uğruna, kendimizden yeterince söz etmemiz gerektiğini düşünüyorum: 14 Aralık 1948 tarihinde Bayburt’ta doğmuşum… Doğduktan bu yana 70 yılı aşkın bir süre geçmiş. Bu yaşa gelmeyi başardık, yazgı ve Tanrı uygun görürse gideceğiz seksenlere doğru… Gideceğiz diyorum ya, ciddi bir hastalıkla boğuşuyorum, yarın İstanbul’a ameliyat olabilme imkânını aramak üzere bir randevum var. Yetmişten yitmişe doğru gitmeye hiç niyetim yok… “Yaşı yetmiş işi bitmiş” sözünü reddediyorum şiddetle ve de hiddetle. Yetmişli yaşlar, yettiğim yetkinleştiğim yıllar olacak, olmakta… Yaşları aşmak, yaşlara yaş dökmemek, yaşıyla yaşamak uyumluca barışık, yaşıyla at başı koşabilmek ve genç düşünceler üretebilmektir amacım… Kaynak olma istencim var; ışık, aşk ve şıklık kaynağı, umut ve ivme kaynağı… Deneyimlerim, birikimlerim, sentezlerim, çözümlerim, okumalarım, yazmalarım ve çizmelerim çığır olsun istiyorum. Yakından tanıyanlar bilirler, aykırıyım, aykırılıklarım doğruyu bulma, dogmaların saltanatını sarsma, tabuları ve yobazlıkları yıkmayı yol ve erek edinmişimdir. İz bırakmak, öldükten sonra da yaşamak uğruna yapıtlar vermişim kitap kitap… Köşe ve dergi yazılarım adam boyuna ulaştı, belki de aştı. Veee 70 yaşından sonra resim çizmeye başladım lise yıllarında bile resim öğrenimi görmemiş olan ben, bunu ustasız, kimseden bir şey öğrenmeden, çizim araç gereçlerini, tekniklerini kendim bularak, özüme özgü bir tarz yaratarak başardım. Alacağım hâlâ çok; evrenden, insandan, kitaptan, çizgiden, sözden… Alacağım ve işledikten sonra vereceğim bunları cümle âleme. Bu dünya beni unutmamalı!.. Çocukluk yıllarımda demişti ki bir kız arkadaşım çocukça “Yolculuk sırasında hoşuna giden yerlerden geçince ‘izim kalsın’ de, oradan gene geçersin”. Çocukluk işte, ben de aklım kesinceye dek bunu çok çok dedim. O yollarda izim kaldı mı bilmiyorum ama hayat ve edebiyat yollarında izimin kalmasını çok istiyorum. Simge olabilir miyim, imge kurabilir miyim, örnek gösterilebilir miyim, iletilerim etki yaratabilir mi? Bunların zorunda ve derdindeyim… Çirkin, kötü, yanlış, saplantı, yüzeysellik… Sevmediklerim, saymadıklarım, yanıma yöreme koymadıklarımdır. Dilime de parmağıma da kalemime de doluyorum bunları, dolayacağım. Sordum, yordum, kurdum, gerekirse kırdım ama hiç durmadım, durmayacağım… Yüzüm var ne mutlu ki, sözüm var ne iyi ki, gözüm var doygun, töz’üm var bozmadığım, işlediğim çözümlerim var özgün, özüne özgü, ben damgalı… Sevgim artıyor yaşımla birlikte, katlanarak. Doğayı, doğalı seviyorum. Her gün başka güzellikler, güzeller buluyorum, görüyorum; bu beni mutlandırıyor ama hayıflandırıyor da eski yıllarda neden görememişim diye. Merhametim, cesaretim ve dirayetim de arttı yaşıma koşut olarak; tutkularım arındı, sivriliklerim törpülendi, heveslerim daha seçici oldu ve bütün bunlar benim övüncüm oldu. Tanrı’ya, dinlerden bağımsız bir Tanrı’ya, daha yakın duyumsuyorum kendimi; “Tanrı’dan korkmayın, siz ondan bir soluksunuz, atomsunuz… Tanrı’yı algılamaya çalışın ve yaratılmanın gizine erişmeye çalışınız” diyorum. Tanrı’ya, tarihe, aşka, Türklüğe, hukuka, edebiyata, sanata, bilime inanıyorum ve güveniyorum. Atatürk’le doluyorum her geçen yılla, onu yeniden yeniden keşfediyorum, bu beni mutlu, güçlü, yılmaz, bilgili, ufuklu kılıyor. Sesimi ve yazılarımı ulaştırabildiğim herkese de bunu telkin ediyorum. Ahlak bu yolda bence, mutluluk, yücelik, doğruluk, gelişme, güzellik, hak ve eşitlik bu yolda bence… Astlık ve üstlük yoktur dostluklarımda, vefa ararım o kadar… Küskünlük, kırgınlık, dargınlık ve bungunluk… Bunlarsız olunamayacağını bunlardan öğrendim, sık sık olmasa da bir araya geliyoruz yine bunlarla… Ve çılgınlık… Bu yaşa yakıştıramazlar insanların çoğu… Çılgınlığı edilmesi gerekli yerlerde ettik, edeceğiz. Yaşımıza uygun serüvenlere açığız, çılgınız bu anlamda. Yılgın mı olaydık? Asla!.. 20’inci yüzyılın ikinci yarısını ve 21’inci yüzyılın ilk otuzunu yaşadım, umarım daha da yaşarım. Pek çok önemli toplumsal, siyasal ve ideolojik olaya tanıklık ettim yaşadığım yıllarda. Bu dönemin tarihine tanıklıklarım oldu, yazdım bunları, kayda geçirdim. Nazım Hikmet, yirminci asırlı olmakla övünür, o asrın kötülüklerine karşın, çünkü o yüzyılda dünya, sosyalizmi yaşamıştır, o da öyle ve damgasını vurmuştur o mücadeleye. Bense diyorum ki, yaşamam gerekiyormuş yaşadım, olmam gerekiyormuş oldum, keskin dönemeçleri korkmadan dönmem gerekiyormuş döndüm, özel çıkışlar yapmam gerekiyormuş yaptım. Evet ben de halimce bir “Bedrettinem”. Anılırsam olamayacağım uzak yarınlarda ne mutlu! Ol hikâyet kısaca böyledir işte… Yaşıyoruz, üretiyoruz, bu da yetiyor bize, yaşatıyor bizi… Umarım. yaşatmaya devam eder.
