PARİS-MUNİH-İSTANBUL YOLCULUĞUM (AŞİRET, CEMAAT, KURUMLARIN FARKINDALIĞINA UYANMAK)

Yıl 1978, Paris’te geçirdiğim 8 yılın ardından, Türkiye’ye dönmeğe karar vermiştim.

İlk gelişim Paris’e, 1970 Haziran Ayında olmuştu. Mimarlık ve Şehir Planlama alanında yüksek lisans ve doktora yapmak için gelmiştim.

Doktora Tezimi, 01.Şubat 2020, tarihinde, Sorbonne Paris I Üniversitesi’nin, Herkese açık, tez savunma salonlarından birinde yapmıştım. Konusu: Fransa ve İngiltere’de Yeni Kentler ve Yeni Kent  Planlamacılığı; Devlet Güdümlü Kentleşme Politikalarının İrdelenmesi.

Doktoramı başarı ile savunmuştum. Bir aylık bir süre içinde, Türkiye’ye kesin dönüş yapmak için  verdiğim kararımı, uygulamaya koyuldum.

İkinci elden almış olduğum, Peugeot 302 deri tenteli cabriolet spor arabamı, yolculuğa çıkmak için hazırlamaya başlamıştım. Türkiye’ye ye dönüş yolunda çıkacağım yolculuğum, Avrupa’da karın henuz yerde olduğu bir mevsime rastlıyordu. Deri tenteli cabriolet arabam için, “otomobil mezarlıklarında”, arabayı kış mevsiminde güvenli bir şekilde kullana bilmek için, “Hard Top” bakmıştım. Uygun fiyata bulduğum sac “Hard Top” u, arabaya monte edince, cabriolet arabam, bir nevi coupé (kupe) arabaya dönüşmüş olacaktı. Böylece, bu cabriolet arabamla, kış mevsiminde güvenli bir şekilde, yola çıkabilecektim.

Kışları biraz kasvetli geçen, sekiz yılımı geçirdiğim Paris’ten bu kış mevsiminde yola çıkarken, yaklaşmakta olan bahar aylarının, güneş ülkesi Türkiye’nın Akdeniz ve Ege Denizi kıyılarında, Deri tenteli spor arabamla, güneşi kovalamanın hayallerini kurarken, bir yandan da kesin dönüş hazırlıklarımı yürütüyordum.

Paris’te geçirdiğim, öğrencilik yıllarımda azımsanmayacak kadar, dost ve arkadaş edinmiştim.

Kesin dönüş kararımı duyduklarında, çoğu üzüntülerini belirtmekten kendilerini alamamıştı.

Aslında ben de üzülmüyor değildim. Kesin dönüşe karar vermemin en önemli nedeni; ben dört yaşımda iken, 1949 Yılında vefat eden Baba’mın ölümünden beri, Ergani’deki evimizin dört duvarı arasında, yol bekleyen, belki bir gün artık devamlı yanında olabileceğimi düşündüğünü zannettiğim Annemi, bu yalnızlıktan kurtarmak, verdiğm kararda etkili olmuştu.

Diğer bir konu ise, Türkiye’ye dönüp, Üniversitelerde görerev alıp, Ülkemin gençlerine, brikimlerimi aktarmanın, artık vakti gelmiştir, düşüncesi olmuştu.

Gençlik yıllarımın, 1970 li Fransa’da geçen, belkide hayatımın en güzel hatıralarla dolu dönemini geride bırakıp, kesin dönüş kararı almak çokta kolay olmamıştı.

Sekiz yıllık öğrencilik döneminin en az yedi yıllık sürenisinde, önemli yazıların kolleksiyonunu yapmış olduğum Le Monde Gazetesi’nin önemli bir kısmını, 200 Kilogramdan fazla, ilgilendiğim konularla ilgili kitaplarımı, Amerikalı bir öğrenciden almış olduğum, İkinci el, General Electrik marka Plak çalar, Nikon marka prizmalı fotoğraf makinamı, yarım günde arabama yüklemiştim.

Yola çıkmadan bir gün önce, Paris’teki arkadaşlarımın, önemli bir kesimi ile, Paris’in 6. Arrodismant (6. Mahalle) Belediyesinde çalışan bir arkaşları aracılığı ile, Belediyenin uygun bir salonunu, benim için “veda gecesi organizasyonu” için düzenlemişlerdi.

Bu veda gecesinin ertesi günü yola çıkmaya karar vermiştim. İstanbul’a kadar yol planı olarak; Almanya üzerinden, Avusturya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan’dan geçen bir güzergah belirlemiştim.

1978 Yılının Mart Ayının ilk haftası ortası bir günde, yaşamımın en güzel döneminin sekiz yılının geçtiği Paris’e elveda ederek, yola koyulmuştum. Almanya’da bir gece mola vermeyi planlamıştım. Almanya’da Haydelberg’ de kalan tanıdık arkadaşlara, geleceğimi daha öncesinden haber vemiştim. Arkadaşlarımın kaldığı yerin adresi yanımda vardı. Haydelberge vardığımda, merkeze yakın bir yerde mola verdim ve bir taksinin geçmesini beklemiştim. Adresi verdiğim taksi şoförünü izleyerek, arkadaşlarımın kaldığı adresi bulabilmiştim.

Arkadaşlarımın kaldığı apartman bloğu, komün yaşam sürdürülen bir siteye benziyordu. Ertesi gün saat 10:00 da kahvaltı için, zemin + 4 katlı apartmanın 2. Katında yer alan geniş bir mutfağa çıkmıştık. Mutfaktaki dolapta yenilebilecek yiyeceklerden kendimize kahvaltı hazırlarken, apartmanın hangi katıdan geldiklerini benim bilmediğim, çok zarif iki bayan da mutfağa girdiler. Gayet doğal bir şekilde

Dolaptan onlar da buldukları yiyeceklerle, kendilerine kahvaltılık hazırlayıp bizim oturduğumuz masada oturdular. Gayet doğal bir şekilde Kendi aralarında hem sohpe ediyor, hem de kahvaltılarını yapıyorlardı. Kahvaltılarını bitirdikten sonra gayet kibar bir şekilde bizi selamlayıp gittiler.

Arkadaşım Nuh’a, dolaptaki yiyecekleri kimin aldığını sorduğumda; “ apartmanda kalanlar, sırayla birşeyler alıp getiriyor ve dolaba bırakıyorlar.”diye cevap vermişti.

Bu işi planlı bir şekilde mi yapıyorlardı, doğrusu sormamıştım.

Haydelberg’de, ikinci bir gece daha kalmıştım. Ertesi gün öğlene doğru, Nuh’a veda edip, yola koyulmak üzere evden ayrıldım. Navigasyon cihazı henüz herkesin kullanabileceği konuma indirgenmediği için, oto lastik üreticisi Michelin’in yol haritaları bu boşluğu dolduruyordu. Haritada, gideceğim güzergahı işaretlemiştim. Şehrin çıkışında, yol üzerinde bir benzin istasyonundan hem benzin aldım hem de aracın lastiklerinin havasını kontrol ettirmiştim.

Güzergaha göre ilk büyük yerleşim olarak Münih Şehrini hedefleyerek yol almaya başlamıştım.

Spor arabamın arkadaki bağajını, kitaplarım, gazete kolleksiyonlarım, 33 lük ve 45 lik müzik paklarım, giysilerim, eski bir Yahyalı el dokuması halı ve birkaç parça araç tamir yedek parçaları ile doldurmuştum. Arka bağajda ençok ağırlığı kitaplar yapıyordu. Yanlış bir direksiyon harekinde, arabamın hafifçe de olsa sallandığını hisediyordum.

Bu şekilde 150 Km. den fazla yol almış olduğumu sanıyorum. Munih’e 100 Km. den fazla bir mesafe kalmış olduğunu tahmin ediyordum. Tam yol güzergahım ile ilgili düşünürken, gitmekte olduğum yolun, 2 şeritli eski bir otoyol olduğunu düşünüyordum. Tam bu sırada önümde ve sağımda gitmekte olan, İtalya plakalı bir TIR kamyonunu farketmiştim. Otoyolun Geniş virajlı ve inişli bir kısmını katetmek üzere iken farkettiğim bu TIR kamyonunu geçmek istemiştim, ama bir türlü geçemiyordum. TIR kamyonunda yuvarlak içinde (90) Kilometre hız sınırı olduğunu belirten bir işaretin olmasına rağmen, ve benim Km. ibrem 120 Km. göstermesine rağmen, TIR kamyonunu geçemiyordum.

Spor arabamın bağajındaki özellikle kitapların ağırlığı ile, küçük bir direksiyon hareketinde, araba sağa vea sola çekmeye yönelik, kontrolüm dışında ön tekerlerin hareketi söz konu oluyordu.

Aracın diks aynalarından, arkadan gelen araçların, çok yakınımda olduğunu fark ediyordum. Fren yapacak olursam, bu frenin ani frenlemeye ve zincirleme kazaya yol açabileceği düşünceleri, birkaç saniyede kafamda uçuşuyordu.

Geçmek istediğim TIR kamyonunun, orta bölgelerine, arabamın sağ kapısının sürtünme sesi, direksiyonu aniden sola döndürme refleksime neden olmuş ve otoyolun solundaki bariyerlere, büyük bir gürültü ile çarpmıştım. Yola çıkarken emniyet kemerimi bağlamış olmama rağmen, çarpma esnasında, kafam kokpit üstündeki diks aynasına dokunmuştu. Yüzümden kanların aktığını farketmiştim, ama şuurum yerindeydi.

Emniyet kemerini söküp dişari çıkmak için elimi kapıya attığmda kapının da açılmakta direnmediğini farketmiştim. Dışarı çıktığımda arbamın sol ön tekerinin yerinden çıktığını ve arabanın sol ön kenarın göçtüğünü fark etmiştim. Arkadan gelen araçlar, kazanın olma esnasını gördükleri için tedbirli davranıp, durmuşlardı. Çarpmanın şiddetinden, arka bağaj kapısı uçmuş, eşyalarım yola serpilmişti. Arabalarından inen sürücüler bana yardım için yanıma gelmişlerdi ve beni, arabamın bağajından dışarıya uçan, halımın üzerine uzatmışlardı.

Yol kenarlarındaki telefonla, trafik polislerine kazayı hemen bildirmiş olmalılar ki, birkaç dakika sonra otoyolun karşı şeritlerinden gelen trafik polisleri yanıma ulaşmışlardı. Kazayı yapmama neden olan olayda uyuşturucu veya alkol etkisinde olup olmadığımı anlamak için, benim kimlik bilgilerimi, sigorta numaramı, ne iş yaptığımı, nereden gelip nereye gittiğim gibi sorular sormuşlardı.

Trafik polisi bana bir kartvizit uzatarak, arabamın bu adrese çekileceğini söylemişti. Beş dakika kadar sonra da, karşı yoldan ambülans gelmiş ve beni ambülansa götürmek üzere bir ekip inmişti.

Ambülansa beni uzatarak yerleştirdikten sonra, kaza mahaline 20 km. mesafedeki Ausgbourg’ da bir hastahaneye götürüyorlardı. Fransa’da öğrenci olduğumu, Türkiye’ye dönüş yaptığımı söylemiştim. Öğrencilik sigorta numaramla, ambülanstan hastahaneye telsizle kayıt açıyorlardı.

Hastahaneye vardığımızda, Doktor içeren hazırlıklı bir ekip, beni hemen ameliyat için, masaya yatırmıştı. Lokal anestezi ile ameliyat olacağım, yüzümdeki darbe almış noktaları tespit edip işlerine başlamışlardı. Lokal anstezi altında iken, pamuk gibi bir elin, kollarıma kadar bulaşmış kanları temizlemekte olduğunu hissediyordum.

Doktorun, zaman zaman Angelika (Melek) diye hitap ettiği birinin, çok güzel sesiyle yanıt verişi, bir ara acaba, Dünyamı değiştirmişmiydim düşüncelerinin kafamda yol aldığının farkındaydım.

Çok uzun sürmeyen ameliyat işleminden sonra, uyandığımda, etrafıma bakınırken, demin Doktorun ismi ile hitap ettiği Angelika olabileceğini sandığım, gerçekten de bir Melek kadar güzel ve zarif hemşireyi farketmiştim.

Ameliyat ekibi işini bitirmişti. Ekip başı Doktor olduğunu sandığım, ekipten bir yetkili, bana bir kart uzatmıştı. Bu kartta, benimle ilgili yapılmış bütün işlemler yer alıyordu. Tetanoz aşısına kadar yaptıklarını belirtiyorlardı.

Ambülansla beni hastahaneye getirirlerken, telsizle yatak kaydı isteyip istemediğimi sormuşlardı.    Ben de, kendimi iyi hissetiğimi, hastahanede yatmak istemediğimi beyan etmiştim. Bu nedenle ameliyat ekibi doktorum, kendilerinin yapacakları bir işlemin kalmadığını, istersem gidebileceğimi, bana söylemişti. Ben de onlara teşekkür ederek ameliyathaneden ayrılmıştım.

Henüz hastahanenin içindeydim, şimdi ne yapacağım, nereye gideceğim, arabamın çekildiği garaja nasıl ulaşacağım soruları kafamdan geçerken, hastahanenin çıkış kapısını geçmiştim. Birden, “kaza yapan sizmiydiniz?” diyen bir trafik polisi karşımda belirmişti. Evet bendim deyince, kenarda park halindeki Mercedes Marka Polis otomobiline binmemi istediğini farketmiştim. Ben de, Polis Memuru, görevlinin, sağındaki koltuğa oturuvermiştim.

Memur Bey, ingilizce, bana kazanın nasıl meydana geldiğini anlatmamı istemişti. Ben de yukarıda anlattığım şekilde kazanın oluşu ile ilgili bildiklerimi anlatmıştım. TIR şoförünün, hız limitine riayet etmediğini, (90) Km. ile hızının sınırlı olmasına rağmen, saatte 120 Km. gösteren arabamın ibresine rağmen, TIR kamyonunu geçmekte zorlandığımı, hatta bir ara arabamın sağa çektiğini ve TIR kamyonuna hafiçe sürttüğünü farkeder gibi olmduğumu, bu nedenle; fren yapmak, TIR’a çarpmak veya Bariyerlere çarpmak gibi seçeneklerin, kafamdan, ışık hızı ile geçen düşüncelerimin bir kesitinde, yolun kenarındaki demir bariyerlere çarpmak üzere olduğumu, birden farkettiğimi ve büyük bir gürültü ile bariyerlere çarptığımı, ve tangır tungur gürültülerden sonra, arabamın takla atmadan durmuş olduğunu farkettiğimi anlatmıştım.

Memur bey, benim arabamın ön düzeninde problem olabileceğini, TIR kamyonlarının hız limitleri otomotik bir sistemle sağlandığını, benim arabamdaki hız ibresinin yanlış göstermiş olabileceğini, kendisinin kullandığı Mercedes Marka otomobilinin hız ibresinin bile yanlış gösterbileceğini anlatmıştı. Beni arabasına aldıktan sonra, yol kenarındaki bir trafik istasyonunda beklettikleri İtalyan TIR şoförü ile birlikte, kaza tutanaiğını imzalamamız gerektiğini söylemişti. Kıssa bir zaman sonra, trafik istasyonuna varmıştık. Uzun zamandan beridir Türkiye’de de kullanılan, Trafik Kaza Tutanağı belgesi gibi bir belgeyi, ben ve İtalyan şoför imzaladıktan sora İtalyan şoför, yoluna devam etmek için izin istemişti.

Beni Hastahaneden almaya gelen polis memuru, benim biraz daha beklememi istemişti. Kendisinin saat 20:00 de görevinin biteceğini, başka memurların görevi devralacağı, ve olaydan haberleri olmadıkları için, benim ortada kalacağımı, biraz beklersem kendisinin beni arbamın çekildiği garaja götürbileceğini söylemişti. Tabii ki ben de, beklememin uygun olacağını düşündüğümü kdendisine söylemiştim.

Saat 20: 30 olmuştu, Polis Memuru çıkabileceğimizi söylemişti. Tekrar Trafik Polisinin Mercedes arabasına binmiştim. Gecenin karanlığında bir takım binaları, ağaçları geride bırakarak bayağı yol almış bulunuyorduk. Saat 21: 30 a yaklaşıyordu.  Küçük bir köy veya belde arası bir yere varmıştık. Memur Bey arabasını yol kenarında bir yere park etmişti. Ben de arabadan çıktığımda Memur beyin yol kenarında bir evin zilini çalmakta olduğunu farketmiştim. Biraz sonra, gece kiyafeti ile bir kişi kapıyı açmışt ve Memur Bey ile konuşuyorlardı. Bu kişinin benim kaza yapan arabamı garajına çeken  birisi olabileceğini düşünmüştüm.Düşündüğümde yanılmamıştım. Aynı şahıs, oturduğu binanın altındaki bir kapıyı, gecenin ilerlemeye başladığı bir saatte açmıştı ve arabamın garajda olduğunu gösteriyordu. Arabamın arka koltuğuna bırakmış olduğum, siyah büyük evrak çantası gibi bir çantamı yanıma alırken, ertesi sabah saat 09:00 gibi geleceğimi söylemiştim.

Polis Memuruna, bu küçük köyde otel bulunur mu demeye kalmadan, kendisi; “sizi şimdi aracınızın yakınında bir otele bırakacağım, yarın, kolayca burasını bulabilirsiniz” demişti.

Beni, üzerinde Hotel yazan küçük bir binanı önüne kadar getirmişti ve “benim işim burada bitiyor” diyerek ayrılmıştı.

Elimde siyah evrak çantası ile otele girmiştim, bir gecelik bir oda istemiştim. Oda anahtarını alarak, bir an önce bir yatağa uzanıp biraz dinlenmeyi ne kadar da istediğimin farkındaydım, ama daha çok yapılacak iş vardı. Almanya’nın ortasında, kaza yapmış ve pert olmaya namzet, içi eşyalarımla dolu bir araba ve ismini bile henüz bilmediğm, bir beldede, yapa yalnız kalmıştım.

Otel odasından içeri girdikten sonra, uzanmak dinlenmek düşüncesi gidivermişti. Önce yarın nasıl yapacaktım, bukadar eşyamla birlikte, Hava Alanı veya Tren istasyonu olan büyük bir şehire nasıl ulaşabileceğimi çözmeliydim.

İlk aklıma gelen çözüm, 1976 Yılı, yaz ayında, Kütahy’da Kıssa Dönem, dört aylık Askerlik Hizmetini birlikte yaptığımız, Münih’te yaşayan bir arkadaşımın telefonu bende vardı, onu aramak ve destek istemek oldu. Kafamdan geçen bu çözüm, “şartlandırılmış bir refleks gibi”, hemen ilk anda aklımda çakıvermişti. Otelin resepsionundan telefonu bağlatmıştım. İsminin Rahmi olduğu aklımda kaldığı kadarı ile, askerlik arkadaşım telefona cevap vermişti. Hatırlaması için Kendimi tanıtmaya çalışmıştım. Kütahya’da geçirdiğimiz 4 aylık süre, yaşamımızda önemli bir süre idi. Kıssa sürede unutulmuş olamazdım.

Başımdan geçen trafik kazasını anlattıktan sonra, Münihe 80 kilometre mesafede bir beldede olduğumu söylemiştim. Arabamın kıssa sürede hareket etmesinin imkan dışı olduğunu, çoğu kitaptan oluşan eşyalarımla, gelip beni kendisinin almasını istemiştim. Cevap olarak; kendisinin yarın için bir çalışma planının olduğunu, bu planını bozamayacağını, dolayısı ile kusura bakmamamı söylemişti.

Bir ara dona kalmıştım. Sonra da, kendi kendime; “arkadaşım haklı, Batı Dünyasında, herkesin hergünü için bir planı bir programı olması kadar doğal ne olabilirdiki” demiştim kendi kendime. Ve kendi kendime; bizim memlekette, bir aşirete, bir cemaata mensup olmanın gereğinin nereden kaynaklandığını, aslında görevleri olmasına rağmen kurumların görevini yerine getirmemesi sonucunda, bireyler bir topluluğa aidiyet gereksinimi duymak zorunda bırakılmışlardır.

Bu tür alışkanlıklar, bir sorun yaşandığında çözüm yolu olarak, refleks hali almış alışkanlıklarımızla, bir yakınımızı arayıp onu ve çevresini hareketlendirerek, sorunu çözüme ulaştırmak, ilk akla gelen davranış mekanizmamız olmuştur.

Telefondaki görüşmemin olumsuzluk şokunu kıssa bir sürede üstümden attıktan sonra, yanıma aldığım siyah evrak çantasını açıp, normal trafik sigortasının yanında, Paris’ten yola çıkmadan önce, 50 Francs (herhalde şimdiki 50 Euros) karşılığında yaptırmış olduğum, yol sigortası poliçelerinin içeriğini okumak olmuştu. Sigortanın kapsadığı konuları okudukça, başka bir dünyanın keşfini yapmakta olduğumu zannediyor gibiydim.

Devamı Geleçek Yazımda.

 

 

 

 

 

 

About Post Author

About Post Author