Hâlâ virüs salgınına karşı aşı olmamakta direnenler var. “Bu benim özgürlüğüm, ister olurum ister olmam” diyebilirler mi?
Özgürlük toplumsal bir kavramdır; insanın doğal gelişim ve yaşam olanaklarını sınırlayan bir baskıya karşı durma, bilinçle sahip olduğu bir düşünce ve davranış biçimini uygulayabilme hakkıdır. Serbestlik ise böyle bir toplumsal yücelik erdem ve etiketi taşıyamaz. Bilim ve mantık açısından düşünüldüğünde, sokağa çırılçıplak çıkmak, ya da ortalık bir yerde oturup pislemek özgürlük sayılamaz… Ya da işlek bir şehir bulvarında otomobilini yolun ortasında bırakıp gitmek… Ama bu hareketleri kendine yedirebilen, sonuçlarına katlanabilmeyi göze alırsa beynine ve organlarına gerekli komutu verip uygulamaya geçebilir.
Bir yılı aşkın bir süredir bütün dünya ve ülkemiz şu veya bu biçimde başa gelmiş bir virüs salgını ile boğuşuyor. Milyonlarca can kaybı oldu… Hâlâ salgın önlenebilmiş değil. Son açılmadan sonra ortaya çıkan Delta varyantı ile ülkemizde ölüm saşyıları yeniden üç yüze yaklaştı (Resmi verilerdeki bu sayının gerçekte iki katına yakın olduğunu da çok açık biliyoruz; ülkemizde kullanılan ölüm bildirim formu için PSR testi pozitif sonuç isteniyor; klinik Covit olduğu halde birçok hastanın ölüm nedeni yuvarlak bir “bulaşıcı hastalık”, ya da virüs enfeksiyonunun son durağı olan “solunum yetmezliği”, “kalp yetmezliği” gibi tanılarla kapatılıyor…
Okullarımız açıldı, açılmak zorundaydı… Lokantalar, kahvehaneler, spor salonları açılmak zorundaydı, açıldı… Bir daha da kapanması mümkün görünmüyor.
Salgından korunmanın ve salgını yok etmenin tek yolu olan “aşı” ise ya cehalet ya da bilimle örtüşmeyen bir “çokbilmişlik” nedeniyle benimsenmiyor… Aşıya karşı olmak, ya da aşı yaptırmamak asla bir “özgürlük” olamaz… Bunun adı doğrudan doğruya kendi dışındaki toplumsal yaşamı hiçe sayan, kendi öznel saplantısından başkasına önem ve değer vermeyen bir inatçılıktır. Milyarlarca doz aşı uygulandıktan sonra hâlâ “fazı eksik”, “dozu fazla” gibi teranelerle kendince bilimsel bir şeyler söyleyerek aşıya karşı çıktığını sananların kafasına balyoz gibi inmesi gereken bir gerçek var… Cinsi ve adı ne olursa olsun, ikinci doz aşılamalardan sonra salgınla en ön cephede savaşan ve aşılarını zamanında tamamlamış olan sağlık personeli arasında can kaybı hemen hemen yok gibidir.
Artık bu inat ve saplantıdan vazgeçilmelidir… Önce “Sinovac” bulduk, onu yaptırdık; sonra kılık ve huy değiştirmiş virüslere karşı da daha etkili olduğu anlaşılan MRNA aşısı geldi, ona koştuk…
Sağlık Bakanlığı’nın bazı verileri paylaşmıyor oluşu, Hıfzıssıha gibi bir kurumun emperyalizmin ilaç tekelleri ile kâr ve çıkar ortağı kötü politikalar nedeniyle kapatılmasının olumsuzluğu ile çektiğimiz sıkıntılar başka bir tartışmanın konusudur ve özgürce tartışılmalı, karşı çıkılmalıdır.
Ama salgının bu aşamasında, aşılamaların başlangıcından bu yana dokuz ay geçtikten sonra da “aşıyla bana çip takacaklarmış”, “kısırlık yapıyormuş”, “daha üçüncü fazı yapılmamış” gibi teranelerle aşıya karşı çıkmakla, yediği ekmeğin üstüne pislemek arasında çok bir fark kalmadığını göremeyenlere diyecek sözümüz de kalmadı… Ulan sen kaç kuruşluk adam ya da kadınsın da sana çip taksınlar… Biden ya ta Thatcher seni ne yapsın, başka adam mı kalmadı yeryüzünde diye soracaksın…
Aşı yaptırmak istemeyen yaptırmayabilir… Kuzu kuzu otursun o zaman evinde, burnunu bile çıkarmasın dışarıya. Taksın maskesini, serbestlik üstüne felsefe yapsın. Sokağa çıkmasın, okula gitmesin (çocuğunu da göndermesin), lokantaya girmesin, tribünde maç seyircisi olmasın…
O çokbilmiş aklı da kendine mübarek olsun…
Bir an önce bu doğrultuda yasaklar getirilmeli, sürecin uzamasına, yeni virüs varyantlarının ortaya çıkmasına neden olan aşısızların serseri mayın gibi ortalıkta gezmelerinin önüne geçilmelidir.
Bilim ortada, somut gerçekler ortada, doğan günün aydınlattığı gerçekler ortada…
Gününüz aydın olsun…
ÖZGÜRLÜK VE SERBESTLİK ÜZERİNE…

