Anımsadığım ve tanıdığım kadarıyla 30 yıla yakın felsefe ve dinle uğraştı, Sami Dinlerin üç kutsal kitabını karşılaştırmalı olarak okuyup durdu.
“Bize Yunus’u aşacak mürid lazım” diyordu, kendi savı ve amacı da oydu. Yunus’un o dizeleri üstüne Hemşin Pastanesinde saatlerce tartışma yapıldığını bilirim: “Arar idim Allah’ı buldum ise ne oldu?”
Bu bizim feylesof da bulanlardandı sanırım. Molla lakaplı birisi bir gün sormuştu:
“Nerede buldun?”
Yanıt, Yunus öykünmesi olarak gelmişti.
“Kendimde…”
“Kendini bildin yani buldun öyle mi, sen nereden gelip nereye gidiyorsun?”
“Kendimden geliyorum, kendime gidiyorum.”
Sözcük oyunuydu aslında bunlar, boş sözlerdi. Ama çevresi öyle bir pohpohluyordu ki bu kişiyi “vaktin kutbu işte budur” diyenler bile vardı.
Oysa ki, dine felsefe, felsefeye din sokmak, bunları uzlaştırmak, buradan yeni bir sentez çıkarmak… Bu olanaklı mıydı? Yanıtı biz değil Örsan K. Öymen versin: “Felsefe kendisini Tevrat’ın, İncil’in, Kur’an’ın ayetlerine sıkıştırmaz.”
Sıkıştırdı bizimki… Yıllar sonra çalışma notlarını birkaç kitap halinde yayımladı. Yapıtları sözcük oyunları ile doluydu, yeni pencereler açmıyor, olanı da sımsıkı kapatmaya uğraşıyordu. Sağlığında hiçbir tepki, ciddi eleştiri ve övgü almadı bu kitaplar. Öldükten sonra Erzurumluların ve Türkiye dinbaz takımının övgü barajlarının kapakları açıldı birden. Abartılar, kabartılar ayyuka çıktı. Ben ki çok yakından tanırdım, benim bile bilmediğim yanları varmış, meğer satrançta bile rakipsizmiş. Şimdilerde bundan dolayı adına satranç turnuvaları da düzenleniyormuş.
Geçenlerde baktım birisi onun “Erdem” adlı kitabından (126.sayfa) bir alıntı yapmış, övüyor.
Erdemli olmak meğer neymiş:
“Erdemli olmak demek, Rabbinin inayet ve hidayetiyle gerçeği gördüğünü, duyduğunu ve Rabbinin öğretmesiyle gerçeği öğrendiğini bilmek demektir. Erdemli olmak demek, o eşsiz akıl nimetini bahşeden Yaradan’ını, ona bildiklerini öğreten Rabbini, Rabbinin bildirmesiyle, Rabbinin öğretmesiyle bildiğini, öğrendiğini bilmek; Rabbinin bahşettiği o eşsiz nimetten, akıl ve bilgi nimetinden dolayı Rabbine hamdetmek, yani çalışıp çabalayarak kendine bahşedilen nimete layık olmaya gayret etmek, nimetin şükrünü yerine getirmek; kul oluşunun hakkını vermek, Rabbini, Rabbinin bildirmesiyle bildiğini bilmek demektir. Bu ise gaybi bilenin, her şeyi bilenin Âlemlerin Rabbi olduğunu, Âlemlerin Rabbinin bildirmesiyle bilmiş olduğunu bilmektir. Ben bildim, ben bilirim iddiasının, bilen olma, Rab olma, mabut olma iddiası anlamına geldiğini, bunun da nefsine zulmetmek, cahillerden, akılsızlardan olmak, yalancılardan olmak anlamına geldiği şuuruna varmış olmak demektir.”
Yahu bunları söylemek için felsefeci olmaya, kitaplar yazmaya gerek yoktu ki, Erzurum’un yobazlığıyla ünlü Tufanç köyüne imam olsaydın da bunları derdin, Tufançlıların da çok hoşuna giderdi.
Erdemi dinle sınırlamak, din’i erdemin tek kaynağı olarak bilmek ve öyle göstermek. Bu erdemin bilimsel ve ussal tanımına aykırıdır.
Türk Dil Kurumu sözlüğüne bakalım öncelikle nedir erdem:
“Ahlakın övdüğü iyi olma, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk vb. niteliklerin genel adı.
Felsefede ise insanın ruhsal olgunluğu.”
“Ahlak” ve “ruhsal olgunluk” kavramları burada öne çıkıyor. Ahlakın kaynağını, din olarak algılar ve öyle koşullanırsanız, bu abartılan merhum’un yazdıklarını doğru kabul edersiniz. Gelgelelim “ahlak eşittir dindir” kabulü büyük bir yanılgıdır, dinin içinde ahlak vardır ama ahlak dinden ibaret değildir, olamaz da. Ruhsal olgunluğa ise insan bilim ve edebiyatla, çok okuyarak, çok sorgulayarak; yaşama, insanlara ve olaylara değişik öykülerin gözlüğü ile bakarak erişir. Din insana bunları sağlamaz, kendi gözlüğünü takar senin gözüne ve asla çıkarttırmaz, başka gözlükleri haram ve günah olarak ilan eder.
İşte böyle…
Haa durun ama size, bu dine dayalı erdem ve ahlak dersi veren kişinin “Bahar’ın Özlemi” adlı öykü kitabından da söz edeceğim. Bu kitaptaki “Şerefsiz yahut Şerefriz” adlı öyküde bu erdem ve ahlak hocası kişi, yakın dostu Y’nin kendinden 20 yaş küçük kız kardeşine olan aşkını anlatır. Evlerine varıp haline bakmadan bu aşkını (!) ilan da eder, kızın tepkisi “Sen riyakârın birisin” olur, yine de umursamaz bu sert karşılığı, varıp B’nin Abisi Y’nin yanına, ona da aşkını (!) ve evlenme teklifini anlatır. Tepkinin daha serti gelir: “Sen şerefsizin birisin”. Bu haklı tepkiyi yeterince sorgulamaz bile, araya “Doğu’nun Başbuğu” diye bilinen en eski arkadaşı YD’yi sokar, B’nin Abisi ile bir de o konuşacaktır. Konuşur, “şerefsizin biri” suçlamasında ısrar gelir Abi’den.
Bu öykü okunduğunda, arkadaşının tepkisini ve kız kardeşinin riyakâr suçlamasını zerre kadar anlamadığı görülür. Riyakâr suçlamasını ağır bulur ve bu bulmada da yine dinbazlık eder: “Riyakâr İblis’in yani şeytanın unvanıydı.” Abi’nin şerefsiz suçlamasının yanına ise şerefrîz (şeref veren) gelir ve öyküye ad olur.
Şeref vermiş… Bu öyküdeki tüm kişileri tanıyan birisi olarak, bu olayda ben, bu feylesofun ne şerefi verdiğini anlamış değilim.
Oysa yakın dostlarından olan “Abi Y”, onun, felsefe ve din ile uğraşmasını ve bu uğurda işinden gücünden bile ayrılmasını anıştırarak “Yukarıdaki ile uğraşıyor, çetindir o iş” derdi. Meğer, arkadaş yukarıdakini bırakıp onun bacısı ile uğraşır olmuş.
“E canım sevmiş, sevdiğini demiş, açığa vurmuş” gerekçesin sığınılabilir elbette. Ama “kendini aşmış, nefsini terbiye etmiş, olgunluğun doruğuna erişmiş” olarak sunulan bir kişi, arkadaşının hatırı için bağrına taş basmalıydı, bu taş basmadan da yeni sonuçlar erdemler, öyküler çıkarmalıydı.
Öyle mi yaptı? Hayır tersine iyice şirazeden çıktı. Yine “Bahar’ın Özlemi” adlı kitabına dönelim, kitaba adını veren öyküden birkaç tümce okuyalım: “Bunlar beyninde oluşturduğu, yüreğinde sakladığı birer tohumdu. Kendi tohumuydu. Tohumunu nasıl bu donmuş, ölmüş yerde bırakarak dondurabilirdi? Tohumunu Bahar’a ulaştırmalıydı. Tohumunu baharla canlanan bereketli topraklarda filizlendirmeliydi.”
“E canım burada kastedilen senin anladığın değildir belki” diyenler olacaktır. O zaman desinler bu tohum ne tohumudur, nice tohumdur? Yanıt: Nefsine yenilen bir zavallının ham hayal tohumu.
Bu mevsimsiz ve dengesiz, serseri âşık, resim de yapardı arada. “Kerim’in Kuyusu” adını verdiği bir tablosu vardı. Kerim’in kuyusu… Hani “Allah kerimdir”, diyene “Kerim’in kuyusu derindir” denmiş ya, o nükte işte.
Kerim’in kuyusuna düşen kendisiydi aslında.
Kerim’in Kuyusu tablosu, yakın dostu pastacı Nail’in evinde asılıydı.
Yıllar sonra bir tablo daha yaptı. Tablonun adı: “Oyun”, Bahar’ın Özlemi adlı öykü kitabında o tablonun yapılış öyküsünü de uzun uzadıya ballandıra ballandıra anlatır. Sahne, gölgeler, oyuncular ve bir locada iki kişi. Gölgelerle Eflatun’un Mağara’sındaki kişiler arasında bağ kurar. Seyirciler ise hem var hem yokturlar bakana göre değişir durum. O locadaki iki kişiyi ise kendi deyimiyle olup bitene şahit tutmuştu. Buraya kadar tamam, ama buradan sonra yine işi dine döker Kehf ve Rakim ashabına ve ayetlere, yedi uyurlara dek götürür. Hadi buna da eyvallah diyelim ama aslında bu tabloyu B görsün diye yaptığını söyler. Bunu yakın dostlarına da söylemiştir. Yine Pastacı Dostu Nail girer işin içine “Onlarla biz ailece görüşüyoruz, eve davet ederim, Oyun’u Kerim’in Kuyusu’nın karşısına asarım, B ne derse sana iletirim.”
B’ler gelirler Nail’e. B, Oyun’a arkasını döner, Kerim’in Kuyusu’nun karşısına oturur, ona da bakmaz doğru dürüst.
Ve son olarak sözümüz Erzurumlulara! Heyyy Erzurumlular, bu dinbaz filozofun yaya olarak hacca gittiğini uydurup, kitaplarını okumayan, gerçek hayatı hakkında doğru dürüst bir şey bilmeyen Erzurumlular, bu yazdıklarıma ne dersiniz, diliniz dönsün hele!
