“Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer.” İsmet İnönü
“100’üncü Yılında Cumhuriyeti Savunmak” adlı kitabımızda, Lozan ve İsmet Paşa’ya ilişkin birçok gerçeği yazmıştık. Onları burada yinelemeyeceğiz, onları ileri götüren, açan, ayrıntılayan bilgiler vereceğiz.
“Karar Adamı kimdir? Karar adamı elbette ki kritik anlarda, tehlikeli geçitlerde ve dönüm noktalarında, arkasından gelenlere yahut kendini gözleyenlere karşı sorumluluk kabul eden ve karar verebilen adamdır. İşte 4 Şubat 1923’de Lozan konferansının en kritik gününde İsmet Paşa bu durumdaydı. Onun o gün orada yaşadığı çile pek anlatılmamıştır. Ama bu sahneye yakından şahit olan, hem de yetkili bir yabancı var ki, bir eserinde İsmet Paşa’nın bu çilesini bize bütün trajedisi ile aksettirdi. Bu yabancı, Konferansta Lord Gürzon’un daima yanında bulunan sekreteri Mr. Nicolson’dur.
Nicolsun ‘By Lord Gürzon’ adlı eserinde bu sahneyi bütün detaylarıyla işler:
‘İsmet rahatsız ve canı sıkkın. Oturmakta olduğu koltuğa adeta gömülmüş. Alnı (yüzü) kıpırdıyor. Mendilini sık sık dudaklarına götürüyor. Çok rahatsız ve sinirli.
Gürzon koltuğunda azametle kurulmuş oturuyor. Ben onun hemen arkasında oturuyorum ve not alıyorum. Marki (Gürzon) söze başlıyor. Emsalsiz denecek kadar güzel konuşuyor: Tatlılık, ümitsizlik, korkutma, otorite…. İsmet Paşa, diyor, unutma ki, mümkün olandan fazlasını verdim. (Bu bir yalandır. Mümkün olandan fazlasını kazanmıştı. Bu ihtiyar tilki bunu biliyordu). Ve bütün bunları barış uğruna verdim. Barış… Barış… Mr.Bompard’ın dediği gibi sizin elinizdedir. Eğer şu önümüzdeki iki saat içinde barış yapamazsak, ondan sonra artık olmayacaktır. Bel ki de savaş olacaktır İsmet Paşa, savaş!
Biz artık bekleyemeyiz. Size yalvarıyorum, kabul etmeniz için! Bizzat kendi mektubunuzda varmış olduğunuz sonuca göre, size vermiş olduğumuz ödünlerin artık sonuna gelmiş bulunuyoruz.
İsmet Paşa ve Rıza Nur, bunun üzerine durumu görüşmek için Crowes’un odasına çekildiler. Onlara yolda eşlik ettim. Bagajlarda dosyalarımız, götürülmek üzere toplanmıştı. İsmet’i Crowes’in odasına götürdüm ve Marki’nin yanına döndüm. Onun oturma odasındaki atmosfer bunalım kokuyordu. Kendisi arkasını koltuğa dayamış, neşeli, buyurgan, ama yıpranmış oturuyordu.
Saat 6,45’te İsmet dönüyor. Bizim tekliflerimizi kabul ediyor. Fakat ekonomik paragrafı reddediyor. Marki, Pompard’a anlamlı bir gülümseyişle:
-Size demedim mi, diyor.
(…) Kapitülasyonlar hakkında görüşüyorlar. Marki tarafından mükemmel bir surette desteklenen Bompard ve Garoni, İsmet Paşa’yı apells’lerle ve tehditlerle bombardıman ediyorlar. Her zamanki gibi, bu kısa boylu insan için merhamet duyuyorum. Marki de öyle duyuyor. Fakat İsmet daha çok onların silahlarına yapışmış, metanetle savunuyor. Yalnız bir kez kendini kaybetti:
-Ankara’ya döneceğim ve milletime diyeceğim ki, Lord Gürzon’un başkanlığındaki konferans savaş istiyor!…
Hepsi birden:
-Hayır hayır hayır! Diye haykırıyorlar. Çek gergin bir an…
Lord Gürzon saatine bakmaktadır o sırada:
-İsmet Paşa, ülkenizi kurtarmak için ancak iki saatiniz var, diyor.
İsmet Paşa mendilini dudaklarına götürüyor. Kendisini sandalyeye atıyor. Ter içine kalmış alnına, eliyle, parmaklarıyla vuruyor. Çaresiz bir halde:
-Yapamam! Yapamam! diye mırıldanıyor.
İsmet’i seven Marki, acı duyuyor. Ona gülümseyerek, Fransızca olduğunu sandığım birtakım mırıldanmalarla sevgi gösteriyor. Sonra Bompard’a bakarak:
-Pekâlâ, diyor, ümit yok.
-Ümit yok, ümit yok, diyerek Bompard ve Garoni de onun sözlerini yineliyorlar, ona katılıyorlar.
Ayağa kalkıldı ve selamlaşıyorlar. Gürzon ve ötekiler odadan suratları asık ve kederli çıkıyorlar. Sandıklar ve gazetecilerle dolu olan koridorda ilerliyorlar. Massigli, elinde imzaya hazır barış projesi ile duruyor.
İsmet, asansörle iniyor. Ben de onunla indim. Huzur ve sükûn içindedir… Konferans binasını sanki hiç de önemli bir şey olmamış gibi terk ediyor.
Bompard ve Montagna arkasından ona, kapitülasyonlar hakkında yeni bir formül (uzlaşı metni) gönderiyorlar. İstasyona da Orient Ekspresinin yarım saat daha beklemesi için telefon ediyoruz. Acele yemek yiyoruz. 9.15’te oteli terk ediyoruz.
İstasyonda büyük bir kalabalık ve birçok da polis var. Trenden eğilerek, sarkarak bakıyoruz. Belki son dakikada İsmet Paşa yumuşar, inadından vazgeçer diye…
Bompard sinirli ve soluğu kesilerek trenin merdivenlerine eliyle vuruyor:
-İyi değil, iyi değil…
Tren memuruna:
-Gidiyoruz, diyorum.”
20 Kasım 1922’deden beri devam eden Lozan Barış Konferansı, 4 Şubat 1923’te işle böyle bitmiştir. O anda İkinci Adam’ın önünde belki de birkaç adım ilerisini bile seçemediği, bilinmezlerle dolu bir yol var. Bu yolda yalnız memleketi bekleyen tehlikeli ihtimaller değil, bizzat kendisinin kaderi ve geleceği de belirsizlik içindedir. Gerçi sakin görünür. Gerçi vicdanının emrini yapmıştır. Gerçi dünya bir Karar Adam’ı karşısındadır. Ama ruhen tedirgindir. Konferans dağılmıştır. Bu kesin bir dağılma mı, yoksa erteleme midir, o da belli değildir. Gerçi konferansın kesilebileceği ve Lord Gürzon’un ülkesine döneceği söylentileri ortaya çıktığı sırada gazetecilerle şöyle bir konuşması geçmiştir:
-Bize hâlâ eşit devlet muamelesi yapmaya razı olmuyorlar. Bunun için mi dört sene kan döktük?
-Lord Gürzon buradan gidecek deniliyor?
-Giderse, aynı gün ben de Lozan’ı terk ederim. Evet aynı gün!
-Onlar burada teması korumak için bir memur bırakacaklarmış.
-Ben de bir memur bırakırım!
-Size bir taslak verecekler. Bunun cevabını vermek gerek. Olumlu olumsuz cevap vermeniz için burada kalmanız gerekmez mi?
-Gittiğim yerden cevabı gönderirim (güler). Ankara’dan bir cevap telgrafı çekerim.
Evet artık Ankara yolu görünmüştür. Ama kendisine Ankara’da:
-Ne yaptın, bize Lozan’dan ne getirdin, diyeceklerdir.
***
İsmet Paşa ve arkadaşlarının son cevabı öğrenilmiştir:
-Türk Ulusal Egemenliğine aykırı hiçbir kaydı kabul etmem!
İsmet Paşa ve arkadaşları konferans binasını sükûnetle terk ederler. Lozan Palas Otelinin sahibi ise iki güzel buket hazırlatmıştır. Buketler otelin kapısında ve Fransa Baş Delegesinin hanımı Madam Bompard’ın elindedir. Bunlar imzalanacak tasarının ve barışın şerefine, İsmet Paşa’ya ve Bompard’a verilecekti. Fakat ne yazık ki bu çiçekler Madam Bompard’ın elinde kalacaktır.
Oteline dönen İsmet Paşa’yı gazeteciler karşılarlar. Soru ve yanıt kısadır:
-Ne oldu Paşam?
-Ne olacak? Hiç! Esaret altına girmeyi kabul etmedik.
***
İsmet Paşa 7 Şubat sabahı hareket etmeye kararlıdır. Gece gazetecilerle son bir konuşma yapar:
-Efendiler, 2 Kasım’da Lozan’a herkesten önce geldik. Konferans süresince en büyük özverileri gösterdik. Müttefiklerin son tekliflerine karşı tekliflerimizi bildirdik. Bunlara yazılı cevap alamadık. Bugün görüyorum ki bütün delegeler ülkelerine gitmişlerdir. Konferans genel sekreteri konferansın kesilmiş sayılamayacağını söylüyor. Bu durum karşısında bunu ben de öyle sayıyorum.
Ankara’ya gidiyorum, diğerleri gibi ben de hükümetimle konuşacağım.
15 kişilik Türk heyeti 7 Şubat sabahı Bükreş-Köstence yoluyla İstanbul’a hareket etti.
Gülcemal Vapuru ile İstanbul’a ulaşıldı. Paşa’nın Türk gazetecilere demeci kısa oldu:
-Lozan’a herkes istediğini cebine koyup gelmişti. Çok mücadele ettik. Konferans kesilmedi ilkesini herkes kabul etti. Ama bu esas benden çıkmadı. Şimdi durum bu merkezdedir.
O sıralarda Gazi Mustafa Kemal, İzmir’de bulunuyordu. Orada açılan İktisat Kongresinde konuşmalar yapmıştı. Konferansın kesildiği belli olunca kongredeki konuşmasında durumu şöyle açıkladı:
–Efendiler! Bu memleketi esirler ülkesi yapamayız. Lozan konferansının son müzakeresi bu nokta ile ilgilidir. Aylardan beri görüşmeler, tartışmalar sürdü. Gelgelelim karşımızdakiler bizimle üç dört yıllık bir hesap görmüyorlar. Üç dört yüz yıllık bir hesap görmeye kalkışıyorlar.
Millet kararını vermiştir. Ancak bütün millet ve bütün cihan bilsin ki, en sonunda bu millet tam bağımsızlığının sağlanmadığını görmedikçe, yürümeye başladığı yolda bir an bile durmayacaktır.”[1]
Lozan budur işte, kararlılıktır, dirençtir, inançtır, tam bağımsızlık istencidir.
Ya halkımızın kafasında nedir? Son dönemlerde yapılan kara ve karalayıcı propagandalara kapılan halkın büyük bir bölümü “Lozan’ın gizli maddeleri olduğuna, bu maddeler yüzünden madenlerimizi çıkarıp işletemediğimiz, yüzüncü yılında yani 1923 yılında bu olanağa kavuşacağımız” yalanına inandırıldı. 2023 geldi, gizli maddelerin yalan olduğu çıktı ortaya ama bu yalanı ortaya atan dinbaz takımından özeleştiri yapan utanan çıkmadı, halk içinde ne kadar uyanan çıktı, onu da bilmiyoruz.
Oysa ki çok değil 40-45 yıl önceleri yani seksenli yıllarda halk olumlu söylenceler üretip anlatıyordu. İşte onlardan biri, Kars’ın köylerinden:
“Lozan’ın en güzel yorumunu da bizim köyün ihtiyarları yapmadı mı sanki? O nasıl bir ciddiyet, nasıl bir inanmışlıktı Allah’ım: ‘Çörçil gâvuru İsmet Paşa’ya bir çuval buğda göndermişti. Yani diyir ki, benim bu buğda sayısı kadar esgerim var, ayağını denk al. Gafasındaki tilkilere gurban olduğum İsmet Paşam heç altında galır mı? O mübarek de, gâvurun çuvalının içine bir horoz goyup göndermiş. Yani diyir ki benim bir Mehmedim, senin bir ordunu tek başına yiyer, sıçar. Esas sen aklıyın başına al gâvur! Hey gidi günler, bu melmeket nasıl gurtuldu? Heç akıl edirik mi?”[2]
Kars köylerinde yakıştırılan bu tatlı öyküler, ne yazık ki TBMM’de bir grup milletvekili tarafından gösterilmiyordu. İsmet Paşa, sataşmalardan bunalıyor, tepki gösteriyordu ak saçlarına sığınıp:
“İki elini, kır düşmüş sakalların götürerek ‘Ben bu saçları nerede ağarttım?’ diye haykırdığı anda adeta gözlerim yaşarmıştı. Evet daha yedi sekiz ay öncesine kadar bir ak tel bile gözükmeyen ve şimdi enikonu kırlaşmış şakakları ismet Paşa’nın Sulh Konferansında çektiğini apaçık belirtiyordu. Kaldı ki birkaç gün önce aramızda geçen bir hasbıhalde bana ‘Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi’ deyişi de ayrıca içime işlemiş bulunuyordu.”[3]
İsmet Paşa’nın Lozan günlerinde çektiği sıkıntıları gören, bilen bir gazeteci-milletvekili dada vardı: Yunus Nadi Bey.
Yunus Nadi, Lozan’dan Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı bir mektupta durumun ciddiyetine işaret ediyordu:
“Lozan’ın yeniden sonuçsuzluğa uğrayabilme kaygısının verdiği huzursuzlukla zat-ı devletlerini rahatsız ediyorum. Son aşamada durumu cidden acınacak kadar zor olan bir kişi vardır ki, o da ismet Paşa’dır. Görüyorum ki, bugün ortada onu, yüksek kişiliğinizden başka düşünecek ve tutacak kimse yoktur. İsmet Paşa’nın düşürüldüğü utanç, onur sahibi herhangi bir adamı öldürecek kadar ağırdır. İyi bir antlaşma yapabilmek hayaliyle yarattığımız büyük işin akıl ve hayale gelmedik zorluklarla karşılaşmasından çok korkuyorum. Genel durumlardan aldığım kanılara göre, hükümeti Lozan’ın çözümüne ve sonuçlandırılmasına yönlendirmekle, memlekete birincisi kadar önemli ikinci bir hizmet yapacaksınız.”[4]
Yunus Nadi bu satırlarıyla Ankara’daki hükümetin işi yokuşa sürerek İsmet Paşa’yı zor durumda bıraktığını vurguluyor, Mustafa Kemal Paşa’dan duruma müdahale etmesini diliyordu.
Bu elbette yapılmıştır, yapılmasaydı Lozan olmazdı, müzakere masasında aldıklarımızı bile yitirme durumunda kalırdık yeni bir barış masası kurulsa bile.
[1] Şevket Süreyya Aydemir-İkinci Adam 1.Cilt/Remzi Kitabevi
[2] Faruk Kurtbaş-Çocuktum Ülkücüydüm/Tibyan Yayıncılık
[3] Yakup Kadri Karaosmanoğlu-Politikada 45 Yıl/İletişim Yayınları
[4] Emine Uşaklıgil-Düşmanı yendik Nazime-Yunus Nadi’den Eşine Mektuplar/İş Bankası Yayınları

