İnsanlığın yaşam izi, özdeksel ve düşünsel alanda tuttuğu yol, kullandığı yöntemlerden oluşan “kültür”, bir değişim ve yenileşmeyi anlattığı kadar yozlaşmayı, yıpranmayı, kirlenmeyi de ifade eder.
Bunun içindir ki, siyasal iktidardaki sosyal ve sınıfsal değişiklikleri önceleyen evrimsel ve devrimci değişimler, bir “Kültür Devrimi” ile taçlandırılarak, toplumdaki yaygın anlayışların yeri bir biçim ve anlama taşınması amaçlanır… Tarih içinde birçok farklı ülkede böylece adlandırılan topyekûn çabalara, değişimlere tanıklık edildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu da bir “Kültür Devrimi” olarak kolayca okunabilir. Halk ve millet çoğunluğundan kopuk bir saltanat ve hilafet anlayışının, kendi iktidarının devamı için işgalci düşman kuvvetlerini dâhi şirin göstermeye çalışması, el altından İngiliz Emperyalizmi’nin İntelligence Servisi ile birlikte “Muhipler Cemiyeti” kurup oralara üye olması, ülke yönetimini o anlayışa bırakması ve vatanın kurtuluşu için canı pahasına Anadolu’ya geçmiş, millet ve vatan çıkarlarını savunanlar için “Katli Vacip” fetvalar çıkarmasına karşı, halkla birlikte, “devrimci, laik, halkçı, devletçi” bir özgürleşme eylemi başlatmış olanların yaptıkları aynı zamanda büyük bir kültür devrimiydi…
Cumhuriyet’in, kadın hakları, yurttaş eşitliği, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti, laik ve karma eğitim gibi birçok kazanımı halk tarafından yeterince anlaşılamadı; bu değişiklikler, Köy Enstitüleri dışında halkın günlük yaşamına, ekmek ve aş davasına somut olarak katılamadı ve birkaç on yıl bir kenarda sinip beklemiş tefeci bezirgan asalaklığın yeniden canlanması, o değişimci iktidar tarafından Cumhuriyet’e sahip çıkması için (Fransız Burjuva Devrimi’nde olduğu gibi) desteklenmiş, devlet ihaleleri ile beslenmiş yerli Finans Kapital’in 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası emperyalist sermaye ile halvet olması ile yavaş yavaş yitirildi. Ülkede din istismarının baş tacı edilerek kullanıldığı bir yozlaşma süreci ile yeniden alışkanlıklar değişti, ülkede bir kültür karmaşası, yalan ve demagoji hükümranlığı sahne aldı… Üç kuruş maaş ile kendisini halkının eğitimine, üretimde tekniğin kullanımı, emeğe saygıya, üretici örgütlenmesine yönelen Köy Enstitülü fedakâr öğretmenler “komünist” diye karalanarak yaralı kuşlar gibi kanlar içinde bırakıldı. “Benim memurun işini bilir” diyen iktidar sahiplerinin kışkırttığı rüşvet, sahtekârlık, bezirgân anlayışı ise bir salgın hastalık gibi toplum katlarına hızla yayıldı…
Çok ağrıma gidiyor; halkımın emeğinin ürünü olan havaalanlarına, köprülere, stadyumlara, hatta kültür merkezlerine böylesi adların verilmiş ve veriliyor olması…
Galatasaray’ın başında çok uzun yıllar görev almış, hem oradan hem ulusal takımdan kazandığı paralarla servetine servet katmış, zerre kadar hazzetmediğim bir futbol adamının son yaptıkları işe iyice tuz biber ekti… Kulüp başkanı Burak Elmas’ın futbolculara aracılık yapan “menajerlik” firmalarına ödenmiş dudak uçurtan paraları açıklamasıyla başlayan bir süreç, ilgili teknik adamın görevinden ayrılmasıyla son buldu… Meğer beyimiz, Mustafa Muhammed adlı Mısırlı futbolcuya, takıma alınmasının sağlanması için menajerini değiştirip kendi damadının sahibi olduğu bir firmayı aracı tutması için firmanın adını kendi el yazısıyla yazıp şart koşmuş… Mustafa Muhammed de almış elindeki kâğıdı, Başkan Burak Elmas’a gitmiş… Galatasaray’a alınmış, bu ülkede yüzlerce eşdeğeri bulunan birçok vasat futbolcunun transferinin arka yüzü de böylece anlaşılmış oldu.
Mustafa Muhammed de, Mısır’da devam ettiği bir okulun sınavına kendi yerine bir başkasını sokmuş meğer… “Tencere dibin kara, seninki benden kara” derler ya…
Yozlaşmanın, kirlenmenin haddi hesabı yok… Siz böyle ahlâki yapısı tartışılır kimseleri “İmparator” diye alkışlarsanız, onların ve de adları siyasi katliamlara, yolsuzluklara karışmış, yozlaşmanın nedeni olmuş kişileri bir kahramanmış gibi toplumun önüne sürülmesine göz yumarsanız, hatta o işlere katılırsanız (Sosyal Demokrat CHP’li Yenimahalle Belediyesi’nin açtığı bir kültür merkezine Turgut Özal adını vermiş olması beni çok şaşırtmıştı), böyle, dünyanın en zengin olanaklarına sahip coğrafyasında her şeyin ateş pahası olduğu bir ortamda yalan politikalarla kafanız şallak mallak olarak yaşamaya da mahkûm olursunuz…
Hep örnek veriyorum. Dünyanın insanî ölçütler bakımından en rahat ve gelişmiş ülkesi sayılan, “Beyaz Zambaklar Ülkesi” adlı kitapta tarihi gelişimi anlatılan Fin halkının özelliklerini açıklayan kitabın yazarı Rus Papaz Petrov (sonradan papazlıktan atılmış), onların en birinci özelliklerinin “Şaşırtıcı bir dürüstlük” olduğunu söyler…
Bizim ülkemizde de gün geçirmeksizin bir “Kültür Devrimi” başlatılmalı… Demokrasinin, hukuk devleti anlayışının yeniden yaşama geçirilebilmesi için bir araya gelen farklı görüşlerdeki siyasi partilerin başlattığı son olumlu girişim, bir “Kültür Devrimi” ile de taçlanmalı…
Ondan önce de her birimiz, en önce kendimizden başlayarak “doğruluğu, dürüstlüğü” en vaz geçilmez slogan ve yaşam ilkesi durumuna getirmeliyiz…
Gününüz aydın, vicdanlarınız temiz, alnınız ak olsun değerli dostlar…

