Bizim ülkemiz “aydın” diye tanımlanan bir zümreden çok çekti…
Kendisini halkı ve ülkesi için feda edenler, inançları uğruna gecesini gündüzüne katıp emek verenler, bile bile ölüme gidenler de oldu, şan, şöhret, makam, ikbal uğruna sonradan açıkça ihanet diye anılacak eylemlerin içine girenler de…
Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamdan ayrılmasından ve özellikle Cumhuriyet kurucu düşüncesindeki “sınıfsızlık” algısının değişmeye başlamasından sonra, Türkiye’de çok ilginç ve tarihi ders niteliğinde olaylar yaşandı.
Önce Cumhuriyet’in Köy Enstitüleri ile taçlanmış devrimci eğitim felsefesi iğdiş edildi. Emperyalist ABD ile yapılan ikili anlaşmalarla eğitim de emperyalistlerin arzularına göre biçimlendirilmeye, içerik değiştirilmeye başlandı. Eğitimde dinsel ögeler ağırlık kazanır oldu. Mustafa Kemal’in ifadesiyle, “Gaflet Ve Delalet,” Cumhuriyet kurucu partisi CHP’yi de sarmakta gecikmedi. Bu partinin içinde yuvalanmış gericiler, makam heveslileri, finans beylerinin ve bezirgânların “Köy Enstitüleri”ni bir komünizm odağı gibi gösterip ABD emperyalizminden para kazanabilmek, enstitülerin varlığından rahatsız olmuş taşra ağalarının arzularını yerine getirebilmek için Demokrat Parti ile yarışa girdiler. Daha CHP iktidarı dönemimde ilk adım olarak Hasanoğlan Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan görevden alındı. Arkasından Hasan Âli Yücel’e geldi sıra. Yücel’in yerine Millî Eğitim Bakanlığı’na enstitü düşmanı Reşat Şemsettin Sirer atandı…
CHP’nin göreve getirdiği Sirer’in Millî Eğitim Bakanlığı, iktidarlar tarafından kışkırtılmış siyasal yandaşların aydın katmanlara yönelmiş saldırılarının da karargâhı gibidir. Nazilerden kaçan birçok bilim adamının da görev yaptığı ve Atatürk dönemi felsefi geleneğini sürdüren Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Sirer’in gamalı haç saldırılarının sahneye konulma yeri olacaktır. Besleme basını da arkalarına alan “ülkücü” gençlerin ilk eylemi, Pertev Naili Boratav’ın konferans vereceği salonun basılması ve ortalığın dağıtılmasıdır. Konuşmanın konusu folklordur!… Boratav bir tek sözcük bile söyleyememiştir ama, tüm basında, eğer Boratav o konuşmayı yapacak olursa ülke elden gidecekmiş gibi bir hava vardır.
Çok geçmeden Boratav’a Berkes ve Boran da eklenecek, soyadı B ile başlayan bu üç öğretim görevlisi Milli Eğitim Bakanı’nın, güdümlü basının ve ülkücü eylemcilerin hedefinde yer alacaklardır. Hükümet üyeleri, birçok parlamenter ve basın mensupları da eylemcilerin arkasındadır. Eylemleri asıl programlayan ve yönlendiren Sirer’in hedeflerinden birisi de, kendi adayı General Abdülkadir Noyan yerine öğretim üyeleri tarafından daha çok oy alarak seçilmiş Ankara Üniversitesi Rektörü Şevket Aziz Kansu’dur…
28 Aralık 1947 günkü gazetelere “gençliğin kükreyişi” manşetleriyle geçen yürüyüşler, olaylar patlak vermiştir. Ertesi gün üniversite binasının camlarının kırılması, Rektör Şevket Aziz Kansu’nun odasının basılarak elinden zorla istifa dilekçesi alınması olaylarını, devlet radyosu konuşmacısı büyük bir heyecan içinde ve naklen tüm ülkeye aktarmaktadır…
Rektörlüğün cam ve çerçeveleri indirildikten, Rektör epeyce tartaklandıktan sonra gençler Etnografya Müzesi’ne doğru yürüyüşe geçecekler, orada Trabzon Milletvekili Hamdi Orhan ve CHP’nin ileri gelen adlarından Kemal Satır tarafından sigara ikram edilecek, gazaları kutlanacaktır!
- Yüzyıl sonu, 21. Yüzyıl başına gelindiğinde emperyalizmin güdümünde yeni ve büyük bir hamle başlatıldı. Bu kez “liberal” geçinen zevzekler sahnedeydi, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”na cephe açmışlardı. Aslında hedefin Cumhuriyet ilkeleri, erkler ayrılığı, bağımsız yargı olduğu çok sonra ortaya çıkacaktı. Bu “liberal” aydınlar, FETÖ ve diğer cemaat temsilcileriyle birlikte kürsülere çıktılar, ekranlarda boy gösterdiler, bedava her kapıya bırakılan cemaat gazetelerinde köşe yazarı oldular, televizyonlarda Cumhuriyet’i darbeci, vesayetçi ilan eden pozlarla Anayasal kurumlara veryansın ettiler. Kumpas davalarına alkış tuttular. 12 Eylül 2010 Referandumunda “Evet”, “Yetmez Ama Evet!” diyerek ülkeyi bugünlere getiren bir süreçte, “Gaflet ve dalalet ve hatta ihanet”in daniskasının içinde yer aldılar.
Ülkedeki darboğazın, emekçi sınıfların ve emeklilerin içine düştüğü ekonomik sıkıntıların da doğal bir sonucu olarak 2024 yerel seçimlerinde iktidar hemen tüm büyük şehirlerde seçim yitirdikten sonra farklı bir oyun sahneye konmaya başladı. Bir yandan yargı eliyle seçilmiş yerel yönetimler dağıtılıp yerlerine iktidar yanlısı kişiler kayyum atanırken bir yandan da yerel seçimlerde birinci parti durumuna gelmeyi başarmış CHP yönetimine el konulması programı çalıştırılmaya başladı.
Bu kez “Gaflet ve Delalet” için başka bir kesim sahne aldı. Dünyada eşi benzeri görülmemiş yargı kararları ile yitirdikleri seçimlerin utancına aldırmadan kendilerine sunulan koltukları kabul eden “Butlancılar” çıktı tarih sahnesine. Tutuklanan, görevden alınan, suçluluğu kanıtlanmamış, hatta haklarında iddianame bile yazılmamış belediye başkanlarının yerine yapılan vekil seçimlerinde CHP’li Butlancılar iktidar partisi ile işbirliği yaptılar, bütün bu işleri de bir hünermiş gibi, bir “arınma” çabasıymış gibi satmaya kalktılar. Yakından bakıldığında bu oyunun aracı olanların tamamının önceki seçimleri kaybetmiş, toplum ve partisindeki delegelerin gözünden düşmüş birileri olduğu açıkça görülebilmektedir.
Sorun büyük ölçüde aydın sorunudur… Aydınların halk karşısındaki tutumu konusunda birbirine çok yakın bakış açıları olan Türkiye’de Köy Enstitüleri kurucusu İsmail Hakkı Tonguç ile modern Fin toplumunun kültürel kurucusu sayılan Snellman arasında büyük benzerlikler vardır. Ancak, başka tarihsel ve toplumsal gelişmelerden çıkıp gelmiş Fin aydını ile Türk aydını arasında da önemli farklılıklar bulunur.
Beyaz Zambaklar Ülkesi adlı kitapta hakkında çok daha fazla bilgiye ulaşabileceğimiz Snellman, Berlin’de bulunduğu bir sırada Almanya ve Avusturya’da çok başarılı olmuş, büyük bir ün kazanmış bir yazarla onurlarına verilen bir yemekte karşılaşır. Yemeğin sonunda Snellman baş başa oldukları yazara gelişmiş ülkelerin geri kalmış halklara tepeden bakışlarıyla, küçümseyişleriyle ilgili uzun bir konuşma yapar. Slav halkını Alman toplumu için bir tür gülünçleme konusu yapmış ve onunla başarı kazanmış olan yazar, büyük bir sıkıntı duyarak başlar konuşmayı dinlemeye… Snellman için “sıkıcı bir aptal,” diye düşünmektedir. Konuşmanın sonunda ise müthiş bir iç gerginliği, bir değişim duyar kendinde. Snellman’ın elini öpmeye davranır.
Snellman ertesi gün kendi bataklık ülkesine (Suomi) döner. 15-20 gün sonra Viyana’dan bir mektup gelir kendisine… İmzasız olan mektup yalnızca beş satırdan oluşmaktadır: “Siz ruhumu altüst ettiniz. Yeni şekilde yaşayamam. Eski şekilde yaşamak iğrenç. ‘Umutsuzca ama dikkatsizce’ öldürüyorum kendimi. Köpek, köpek gibi ölür.” (Beyaz Zambaklar Ülkesi, s 138)
Slav yazar intihar etmiştir.
Bizim Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un AKP’nin iktidar olduğu yıl yayınlanmış ve hemen o yıl ABD’de en çok satar ilk 10 kitap arasına girmiş Kar romanında, Kars Millet Tiyatrosu’nda “Vatan Yahut Türban” adlı oyun oynanmaktadır. Oyundan önce “Brehtçi ve Bakhtinci” tiyatro anlayışının sergilendiği edepsiz vurgulu “viynet”ler sahnelenir… Bu küçük oyunlar sırasında kadın kılığına girmiş solcu oyuncu Sunay, Kelidor Şampuanı’nın uzun şişesini arka deliğine sokar gibi yapmıştır (Kar, s. 140). Karısı Funda Eser de, gerekli gereksiz erotik hareketler, iç gıcıklayıcı göbek dansları yapıp izleyici tahrik etme çabasında gibidir. Bir sucuk reklamını taklit ederken eline aldığı kangalı “at mı eşek mi?” diyerek göstermiş, edepsiz bir neşeyle, daha ileri götürmeden sahneden kaçmıştır (ilerisi düşünüldüğünde, at ya da eşek penisini cinsel organına sokar gibi yapması çağrıştırılmakta…)
Funda Eser’in davranışları, çarşaftan ve festen kurtulup modern Avrupa’ya koşmak gerektiğini bildiren sözlerinin salona zorla getirilmiş İslamcıları ve imam hatipli öğrencileri kışkırtması kaçınılmazdır. Öğrencilerin ve gençlerin “Allahsız din düşmanları”, “İmansız ateistler”, “Sen de çıplak koş Avrupa’na, çırılçıplak koş!” bağırtıları, yuhalamaları arasında kurtarıcı olarak kalpağıyla ve 1930’ların askeri elbisesiyle (tiyatrodaki odasında Atatürk fotoğrafıyla kendi fotoğrafı yan yana asılıdır) sahneye çıkan Sunay Zaim’in işaretiyle yanındaki askerler ellerindeki tüfekleri kalabalığa doğrultup ateş etmeye başlarlar. Ancak dördüncü yaylım ateşten sonra, yapılan atışların oyun gereği olmadığı, imam hatipli öğrencilerin vurulup öldükleri ayırt edilmeye başlanır. Silahını ateşleyen askerler arasında bulunan Siirtli Kürt, kimseyi öldürmek istemediğinden tüfeğinin namlusunu yukarı doğrultmuş ve attığı mermi çeyrek yüzyıl önce köpeğiyle birlikte film izleyen Sovyet başkonsolosunun bulunduğu locaya gelmiştir.
Atatürk imgesinden sonra Sovyet generali de şöhret kovalayan yazar Orhan Pamuk’un imgesel hedefleri arasındaki yerini almıştır.
Şimdi gelin, biz birer yurttaş olarak kendi halkını “egzotik bir öğe” gibi Batı’ya pazarlayan, yalnız Kar’da değil, birçok başka yapıtında da “Siyasal İslam”ı neredeyse alkışlayan Orhan Pamuk’a, ülkenin bugünkü demokrasi ve hukuk yoksunu duruma gelmesinde senin de en az cemaat ve tarikatlar kadar günahın vardır diyelim… Bırakınız intihar etmeyi, üzülecek midir acaba o beyefendi?
“Gaflet ve dalalet” içinde olanlar bu güzel ülkenin bu mazlum halkın çilesini, sıkıntısını uzatarak ne kadar büyük bir yanlışın içinde olduklarını fark edemeyecek kadar kendilerini siyasi bir hırsa, şöhret aşkına kaptırmış, ruhen de araştırılması gereken kişilerdir… Bir hekim olarak çok üzülüyorum ama inanın hasta oldukları için acıyamıyorum onlara. Zarar verdikleri bu ülkenin ve halkın geleceğidir çünkü. Yazıklar olsun…
Bütün adaletsizliklere karşı, el ele, kol kola direnen halk ve ülke dostlarına da binlerce selam.
29 Ağustos 2026, Alper Akçam
D
Bizim ülkemiz “aydın” diye tanımlanan bir zümreden çok çekti…
Kendisini halkı ve ülkesi için feda edenler, inançları uğruna gecesini gündüzüne katıp emek verenler, bile bile ölüme gidenler de oldu, şan, şöhret, makam, ikbal uğruna sonradan açıkça ihanet diye anılacak eylemlerin içine girenler de…
Cumhuriyet kurucusu Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamdan ayrılmasından ve özellikle Cumhuriyet kurucu düşüncesindeki “Sınıfsızlık” algısının değişmeye başlamasından sonra, Türkiye’de çok ilginç ve tarihi ders niteliğinde olaylar yaşandı. Cumhuriyet’e sahip çıkması beklentisiyle, devlet ihaleleri ve desteğiyle beslenen yerli Finans Kapital zümresinin bir yandan Batılı sermaye, bir yandan Kurtuluş Savaşı yıllarında Payitaht ve Hilafet makamlarıyla işbirliği yapmış, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra bir süre pısıp kalmış, Anadolu ve Urumeli kırsalının tefeci bezirgân zümresi ile siyaset sahnesinde ittifak kurma yolunda adımlar atmaya başlaması, “Gaflet ve Delalet” içinde olanları nicelik ve nitelik olarak çoğalttı…
Önce Cumhuriyet’in Köy Enstitüleri ile taçlanmış devrimci eğitim felsefesi iğdiş edildi. Emperyalist ABD ile yapılan ikili anlaşmalarla eğitim de emperyalistlerin arzularına göre biçimlendirilmeye, içerik değiştirilmeye başlandı. Eğitimde dinsel öğeler ağırlık kazanır oldu. “Gaflet Ve Delalet,” Cumhuriyet kurucu partisi CHP’ni de sarmakta gecikmedi. Bu partinin içinde yuvalanmış gericiler, makam heveslileri, finans beylerinin ve bezirgânların “Köy Enstitüleri”ni bir komünizm odağı gibi gösterip ABD emperyalizminden para kazanabilmek, enstitülerin varlığından rahatsız olmuş taşra ağalarının arzularını yerine getirebilmek için Demokrat Parti ile yarışa girdiler. Daha CHP iktidarı dönemimde ilk adım olarak Hasanoğlan Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan görevden alındı. Arkasından Hasan Âli Yücel’e geldi sıra. Yücel’in yerine enstitü düşmanı Reşat Şemsettin Sirer atandı…
O günlerde çoğu kadrosu “Gaflet ve Delalet” içinde bulunan CHP, “komünizm tehlikesi”ni kullanarak Demokrat Parti’nin yolunu kesmeyi, gençliği kendi saflarında toplamayı amaçlamaktadır. Demirtepe Halk Partisi Ocağı’nda, Behçet Kemal Çağlar, gençleri komünizme karşı harekete geçmeye çağırmaktadır. Toplanan gençler arasından “Kırgızlar’a gitmeden önce doğuya elektrik” isteyen, “başkalarını lekelemenin ayıp bir şey olduğunu” söyleyenler de çıkmakta, ancak beş on kişilik küçük bir grup “Her şeyden önce, Amerika’da olduğu gibi onları tasfiye etmeliyiz” diye haykıran ateşli konuşmacıları alkışlamaktadır (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, s 426). Çok geçmeden, Mc Cartycilik, Türkiye’de de egemen olacaktır.
ABD için en uygun “müttefik” olduklarını kanıtlamak çabasındaki CHP ve DP gericilikte yarışa çıkmışlardır. “İkisi de, kendilerini aynı kapıya hizmet eden yanaşmalara benzetmeye çalışıyordu. O zaman başbakan olan Saraçoğlu, Daily Mail gazetesine verdiği demeçte iki parti arasında görüş birliği olduğunu söylerken bunu, dışarıya karşı öğünme için söylemekle birlikte, yalan söylemiş olmuyordu. (…) Her iki yan için asıl amaç, Amerika ile ‘diyalog’u kurmaktı.” (N. Berkes, Unutulan Yıllar, s 362-365)
CHP’nin göreve getirdiği Reşat Şemsettin Sirer’in Milli Eğitim Bakanlığı, iktidarlar tarafından kışkırtılmış siyasal yandaşların aydın katmanlara yönelmiş saldırılarının da karargâhı gibidir. Nazilerden kaçan birçok bilim adamının da görev yaptığı ve Atatürk dönemi felsefi geleneğini sürdüren Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Sirer’in gamalı haç saldırılarının sahneye konulma yeri olacaktır. “Milliyetçi” ve besleme basını da arkalarına alan “ülkücü” gençlerin ilk eylemi, Pertev Naili Boratav’ın konferans vereceği salonun basılması ve ortalığın dağıtılmasıdır. Konuşmanın konusu folklordur!… Boratav bir tek sözcük bile söyleyememiştir ama, tüm basında, eğer Boratav o konuşmayı yapacak olursa ülke elden gidecekmiş gibi bir hava vardır.
Çok geçmeden Boratav’a Berkes ve Boran da eklenecek, soyadı B ile başlayan bu üç öğretim görevlisi Milli Eğitim Bakanı’nın, güdümlü basının ve ülkücü eylemcilerin hedefinde yer alacaklardır. Hükümet üyeleri, birçok parlamenter ve basın mensupları da eylemcilerin arkasındadır. Her eylem vatan kurtarmaya yönelik bir girişimmiş gibi basında geniş yankılar bulacak, köşe yazarları tarafından alkışlanacaktır… Eylemleri asıl programlayan ve yönlendiren Sirer’in hedeflerinden birisi de, kendi adayı General Abdülkadir Noyan yerine öğretim üyeleri tarafından daha çok oy alarak seçilmiş Ankara Üniversitesi Rektörü Şevket Aziz Kansu’dur…
28 Aralık 1947 günkü gazetelere “gençliğin kükreyişi” manşetleriyle geçen yürüyüşler, olaylar patlak vermiştir. Ertesi gün üniversite binasının camlarının kırılması, Rektör Şevket Aziz Kansu’nun odasının basılarak elinden zorla istifa dilekçesi alınması olaylarını, devlet radyosu konuşmacısı büyük bir heyecan içinde ve naklen tüm ülkeye aktarmaktadır…
Olayların çıkacağı öncesinden neredeyse herkes bilmektedir. Düzenleyiciler de sahnede yer almaktan kaçınmamışlardır. Rektör’ün odası basıldığı an, Tıp Fakültesi Dekanı Abdülkadir Noyan ve Dil-Tarih Dekanı Karal da odada bulunmaktadır! Çok geçmeden Ankara Valisi de sahnedeki yerine geçecek, gençlerin başında yürüyecektir. Ortalığı kırıp geçiren “milliyetçi” gençler Rektör’ün “kahrolsun komünizm” diye bağırmasını istemişlerdir…
Rektörlüğün cam ve çerçeveleri indirildikten, Rektör epeyce tartaklandıktan ve gençlerin arasında “her nasılsa” bulunan bir sivil polis silahını çekip Rektör’ü ölümden kurtardıktan sonra gençler Etnografya Müzesi’ne doğru yürüyüşe geçecekler, orada Trabzon Milletvekili Hamdi Orhan ve CHP’nin ileri gelen adlarından Kemal Satır tarafından sigara ikram edilecek, gazaları kutlanacaktır!
Herkesin gözünün önünde olup biten, bir gün önceden de açıkça bilinen tüm izinsiz gösterilerin ve “komünizme karşı” gençlik ayaklanmalarının etkisiyle 10 Ocak 1948 tarihinde Ankara Üniversitesi üç öğretim görevlisinin üniversiteden uzaklaştırılması kararını alacak, sorun Üniversitelerarası Kurul’a taşınacaktır. Üniversitelerarası Kurul’da Dr. Tevfik Sağlam gibi Reşat Şemsettin Sirer için “faşist” diye bağırabilecek adlar vardır. Milli Eğitim Bakanı Sirer, Kurul’u etkileyebilmek için toplantıyı Başbakan Hasan Saka’nın makamında yaptırmıştır. İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar, Başbakan’a “Hayatım pahasına böyle bir belgeye imza koymam” demek cesaretini gösterecektir… Üniversitelerarası Kurul’dan da, öğretim görevlilerinin üniversiteden çıkarılmasını gerektirir bir durum yoktur kararı çıkmıştır. 30 Ocak 1948 tarihinde Danıştay, bu öğretim üyeleriyle ilgili olarak suç unsuru bulunmadığını bildirmiştir. Basında karşı yazılar sürüp gitmektedir. Peyami Safa ve Orhan Seyfi Orhan’a göre deliller yağmaktadır!
CHP içinde de epeyce yandaş bulmuş “Gaflet Ve Delalet”, Demokrat Parti’nin Köy Enstitüleri konusundaki tüm gerici baskılarına katılarak devam etti ve devrimci felsefesi adım adım iğdiş edilen Köy Enstitüleri 1954 yılında ilköğretmen okullarına dönüştürülerek kapatıldı.
Sonraki on yıllarda da halka ve devrimci Cumhuriyet ilkelerine hançer çekenler çok oldu.
- Yüzyıl sonu, 21. Yüzyıl başına gelindiğinde emperyalizmin güdümünde büyük bir hamle başlatıldı. Bu kez “liberal” geçinen zevzekler sahnedeydi, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”na cephe açmışlardı. Aslında hedefin Cumhuriyet ilkeleri, erkler ayrılığı, bağımsız yargı olduğu çok sonra ortaya çıkacaktı. Bu “liberal” aydınlar, FETÖ ve diğer cemaat temsilcileriyle birlikte kürsülere çıktılar, ekranlarda boy gösterdiler, bedava her kapıya bırakılan cemaat gazetelerinde köşe yazarı oldular, televizyonlarda Cumhuriyet’i darbeci, vesayetçi ilan eden pozlarla Anayasal kurumlara veryansın ettiler. Kumpas davalarına alkış tuttular. 12 Eylül 2010 Referandumunda “Evet”, “Yetmez Ama Evet!” diyerek ülkeyi bugünlere getiren bir süreçte, “Gaflet ve dalalet ve hatta ihanet”in daniskasının içinde yer aldılar.
1946 sonrasının, 1950’li yılların görece “özerk” üniversiteleri, yine belli ölçüde bağımsızlıklarını sürdüren yüksek mahkemeler ve adalet kurumunun hemen her basamaktaki kilit noktaları, cemaat ve tarikat kayırmaları, sınav sorularının el altından alınması, yurt, pansiyon, ev ve burslar sağlanarak üniversite eğitimini tamamlamış, mülakatlarda iktidar yanlısı bakış açılarını bir kez daha kanıtlamış kadrolarla, adım adım ve planlı bir çabayla dolduruldu.
Ülkedeki darboğazın, emekçi sınıfların ve emeklilerin içine düştüğü ekonomik sıkıntıların da doğal bir sonucu olarak 2024 yerel seçimlerinde iktidar hemen tüm büyük şehirlerde seçim yitirdikten sonra farklı bir oyun sahneye konmaya başladı. Bir yandan yargı eliyle seçilmiş yerel yönetimler dağıtılıp yerlerine iktidar yanlısı kişiler kayyum atanırken bir yandan da yerel seçimlerde birinci parti durumuna gelmeyi başarmış CHP yönetimine el konulması programı çalıştırılmaya başladı.
Bu kez “Gaflet ve dalalet” için başka bir kesim sahne aldı. Dünyada eşi benzeri görülmemiş yargı kararları ile yitirdikleri seçimlerin utancına aldırmadan kendilerine sunulan koltukları kabul eden “Butlancılar” çıktı tarih sahnesine. Tutuklanan, görevden alınan, suçluluğu kanıtlanmamış, hatta haklarında iddianame bile yazılmamış belediye başkanlarının yerine yapılan vekil seçimlerinde CHP’li Butlancılar iktidar partisi ile işbirliği yaptılar, bütün bu işleri de bir hünermiş gibi, bir “arınma” çabasıymış gibi satmaya kalktılar. Yakından bakıldığında bu oyunun aracı olanların tamamının önceki seçimleri kaybetmiş, toplum ve partisindeki delegelerin gözünden düşmüş birileri olduğu açıkça görülebilmektedir.
Sorun büyük ölçüde aydın sorunudur… Aydınların halk karşısındaki tutumu konusunda birbirine çok yakın bakış açıları olan Türkiye’de Köy Enstitüleri kurucusu İsmail Hakkı Tonguç ile modern Fin toplumunun kültürel kurucusu sayılan Snellman arasında büyük benzerlikler vardır. Ancak, başka tarihsel ve toplumsal gelişmelerden çıkıp gelmiş Fin aydını ile Türk aydını arasında da önemli farklılıklar bulunur.
Beyaz Zambaklar Ülkesi adlı kitapta hakkında çok daha fazla bilgiye ulaşabileceğimiz Snellman, Berlin’de bulunduğu bir sırada Almanya ve Avusturya’da çok başarılı olmuş, büyük bir ün kazanmış bir yazarla onurlarına verilen bir yemekte karşılaşır. Yemeğin sonunda Snellman baş başa oldukları yazara gelişmiş ülkelerin geri kalmış halklara tepeden bakışlarıyla, küçümseyişleriyle ilgili uzun bir konuşma yapar. Konuştuğu yazar da benzer bir bakış açısıyla yazmaktadır. Slav halkını Alman toplumu için bir tür gülünçleme konusu yapmış ve onunla başarı kazanmış olan yazar, büyük bir sıkıntı duyarak başlar konuşmayı dinlemeye… Snellman için “sıkıcı bir aptal,” diye düşünmektedir. Konuşmanın sonunda ise müthiş bir iç gerginliği, bir değişim duyar kendinde. Snellman’ın elini öpmeye davranır.
Snellman ertesi gün kendi bataklık ülkesine (Suomi) döner. 15-20 gün sonra Viyana’dan bir mektup gelir kendisine… İmzasız olan mektup yalnızca beş satırdan oluşmaktadır: “Siz ruhumu altüst ettiniz. Yeni şekilde yaşayamam. Eski şekilde yaşamak iğrenç. ‘Umutsuzca ama dikkatsizce’ öldürüyorum kendimi. Köpek, köpek gibi ölür.” (Beyaz Zambaklar Ülkesi, s 138)
Slav yazar intihar etmiştir.
Snellman’ın Türkiye’de Kar romanı ile benzer bir yazın tarzına imza atmış ünlü yazarımızla karşılaşması ve konuşması durumunda sonucun ne olacağı sorusu ne yazık ki yanıtsız kalacaktır.
Orhan Pamuk’un AKP’nin iktidar olduğu yıl yayınlanmış ve hemen o yıl ABD’de en çok satar ilk 10 kitap arasına girmiş Kar romanında, Kars Millet Tiyatrosu’nda “Vatan Yahut Türban” adlı oyun oynanmaktadır. Oyun, Kırklı yıllarda, yazarın romandaki değinisiyle, “çarşaflıların devlet zoruyla çarşafsızlaştırıldıkları” (Kar, s.149) dönemde oynanmış bir oyunun tekrarı gibidir… 1970’li yılların bol sloganlı sol tiyatrolarından tanınmış, Kar’ın kahramanı Ka’yla aynı gün Kars’a gelen, bilinen eski solculardan Sunay Zaim ve karısı Funda Eser tarafından sahneye konulan oyunda, Funda Eser çarşafını çıkararak özgürlüğü seçecek bir kadını oynamaktadır. Oyundan önce “Brehtçi ve Bakhtinci” tiyatro anlayışının sergilendiği edepsiz vurgulu “viynet”ler sahnelenir… Bu küçük oyunlar sırasında kadın kılığına girmiş Sunay, Kelidor Şampuanı’nın uzun şişesini arka deliğine sokar gibi yapmıştır (Kar, s. 140). Karısı Funda Eser, gerekli gereksiz erotik hareketler, iç gıcıklayıcı göbek dansları yapıp izleyici tahrik etme çabasında gibidir. Bir sucuk reklamını taklit ederken eline aldığı kangalı “at mı eşek mi?” diyerek göstermiş, edepsiz bir neşeyle, daha ileri götürmeden sahneden kaçmıştır (ilerisi düşünüldüğünde, at ya da eşek penisini cinsel organına sokar gibi yapması çağrıştırılmakta…) Daha sonraki asıl oyun sırasında çarşafı konusunda kendisini sorgulayan ve çarşafını açmaya karar veren bir kadını oynayacaktır.
Funda Eser çarşafını çıkarınca, çıplak ve tombul kolları, güzel gerdanı, içkiden dumanlı olduğu anlaşılan bilinciyle bir yandan izleyenlere oyun öncesinden başlayan erotik iletileri sürdürmekte, bir yandan da kimilerince ancak orospu olanlar çarşafını çıkarır anlamına gelen bir davranışta bulunmaktadır. Funda Eser’in roman boyunca anılması, hep böyle edepsizlikler, tahrik edici davranışlar içinde olacaktır. Çarşafını çıkaran Funda Eser’e, oyun gereği, sakallı yobazlar boğma ipi ve bıçaklarla saldırmışlardır. “Funda Eser onların eline düşünce kurtulmak için iç gıcıklayıcı, yarı cinsel hareketlerle kıvrandı…” (Kar, s. 153). Şeriatçı kılığında sahneye çıkan kişilerin itici görünüşleri, çıkardığı çarşafı yakan Funda Eser’in davranışları, çarşaftan ve festen kurtulup modern Avrupa’ya koşmak gerektiğini bildiren sözlerinin salonda bulunan İslamcıları ve imam hatipli öğrencileri kışkırtması kaçınılmazdır. Öğrencilerin ve gençlerin “Allahsız din düşmanları”, “İmansız ateistler”, “Sen de çıplak koş Avrupa’na, çırılçıplak koş!” bağırtıları, yuhalamaları arasında kurtarıcı olarak kalpağıyla ve 1930’ların askeri elbisesiyle (tiyatrodaki odasında Atatürk fotoğrafıyla kendi fotoğrafı yan yana asılı Sunay Zaim’in bir zamanlar Atatürk filminde başrolü oynamak niyeti de olmuş, bu isteği genelkurmay tarafından geri çevrilmiştir) sahneye çıkan Sunay Zaim’in kısa konuşmasından sonra yanındaki askerler ellerindeki tüfekleri kalabalığa doğrultup ateş etmeye başlarlar. Ancak dördüncü yaylım ateşten sonra, yapılan atışların oyun gereği olmadığı, imam hatipli öğrencilerin vurulup öldükleri ayırt edilmeye başlanır. Silahını ateşleyen askerler arasında bulunan Siirtli Kürt, kimseyi öldürmek istemediğinden tüfeğinin namlusunu yukarı doğrultmuş ve attığı mermi çeyrek yüzyıl önce köpeğiyle birlikte film izleyen Sovyet başkonsolosunun bulunduğu locaya gelmiştir. Açılan ateş sırasında Ka’nın arkadaş olduğu imam hatip öğrencisi Necip de gözünden vurularak ölmüştür. Ölmeden öce sahneye doğru bakarak “görüyorum” dediği söylenmektedir.
Şimdi gelin, biz birer yurttaş olarak kendi halkını “egzotik bir öğe” gibi Batı’ya pazarlayan, yalnız Kar’da değil, birçok başka yapıtında da “Siyasal İslam”ı neredeyse alkışlayan Orhan Pamuk’a, ülkenin bugünkü demokrasi ve hukuk yoksunu duruma gelmesinde senin de en az cemaat ve tarikatlar kadar günahın vardır diyelim… Bırakınız intihar etmeyi, üzülecek midir acaba o beyefendi?
“Gaflet ve dalalet” içinde olanlar bu güzel ülkenin bu mazlum halkın çilesini, sıkıntısını uzatarak ne kadar büyük bir yanlışın içinde olduklarını fark edemeyecek kadar kendilerini siyasi bir hırsa, şöhret aşkına kaptırmış, ruhen de araştırılması gereken kişilerdir… Bir hekim olarak çok üzülüyorum ama inanın hasta oldukları için acıyamıyorum onlara. Zarar verdikleri bu ülkenin ve halkın geleceğidir çünkü. Yazıklar olsun…
Bütün adaletsizliklere karşı, el ele, kol kola direnen halk ve ülke dostlarına da binlerce selam.
28 Ağustos 2026
Kaynakça: Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi, Çev. Sabri Gürses, Ayrıntı Yayınları Ekim 2017, İkinci Basım,
Orhan Pamuk, Kar, İletişim Yayınları 1. Baskı, Ocak 2002
