Büyük şair Nazım Hikmet’in düzyazıya geçince çok başarılı olamamış romanının adıdır; “Kan Konuşmaz”… Babasında gördüğü çıkarcı eğilimlere karşı bayrak açmış, kendisine yeni bir yol seçmiş, insan sevgisinden yana tavır almış, devrimci eylemciliğe geçmiş bir genç, babasına öyle seslenmiştir: Kan Konuşmaz!
Günümüzün eğitimde ve toplumsal dayanışmada yaya kalmış yoz çıkarcı ilişkileri ise her dara kaldığında kanı konuşturuyor…
Çocuklarımız çok kötü koşullarda yetiştiriliyor. Canımı verecek kadar çok sevdiğim yakınlarımda da görüyorum aynı sorunları, benzer dilleri ve eğilimleri… Eğitim sisteminde yer alan çoğu öğretmenimiz eğitimciliği değil, belletmeciliği seçtiği için, eğitim ve öğretim yalnızca öğretmenin etkin olduğu, çocuklara bazı bilgileri belletmeye, ezberletmeye, sonra da onlar konusunda sigaya çekmeye yönelmiş bir tarza oturtulmuş olduğu için, her türlü başarısızlık durumunda, etkin bir özne, akla ve kendi kararını verme yetisinde bir girişimci olduğu gerçeği yadsınan çocuklar suçlanıyor, onların kalıtımları, soyaçekimleri ipe çekilmeye çalışılıyor!
Ülkede sorunsuz hükmedebilmek, dini eğitim kapılarını sonuna kadar açık tutabilmek, çocukları kendi kafalarına göre yetiştirmek için seçtikleri saçma sapan 4+4+4 sistemi de buna tuz biber ekti. Çocuklar yalnız dini eğitimde değil, okullarda da pedagojik donanımı olan öğretmen desteğinden yoksun, zavallı yaratıklar olarak eziliyor, daha küçücük yaşlarda, baskıyla kafalarına istenilen bilgiler tıkılmaya çalışılıyor.
Çocuklarımız çok zor durumda… Birçok çocukta bir tür akıl hastalığı tanısı konup pedagoglara, psikologlara yönlendirme yapılıyor. Çocuklar, sorunlu, genetik yapısından ötürü başarısız ve aykırı varlıklar sayılıp hekim kapılarına, psikolog ve pedagog muayenehanelerine akın ettiriliyor.
Bilimin yüzlerce yıl önce mahkûm ettiği “kalıtsal suç” mantığı da hukuk sistemi içerisinde yeniden hortlatılacak bu gidişle… İnsanlık çıkarcı kapitalizmin her türlü dayanışmayı yok eden çatışmaları içinde her bireyi kendi bacağından asılacak koyunlar durumuna getirdikçe, eleştirel akıl yerini kolaycılığa, taklitçiliğe bırakıyor ve sorumluluğu bir başkasına yönlendirme alışkanlığına kaçıyor.
Çocuklar bilgisayar, telefon ve tabletlerde oyun hastalığına tutuldukça, bu durum onların genetik yapılarının bozulmuş olmasına ya da gıdalardaki hangi bilmem ne özelliğinin kaldırılmış bulunmasına bağlanıyor…
Yapmayın etmeyin ey gözünü sevdiğim insanlar… Siz değil misiniz, ille de kafanızdaki kadar gıdayı masum bebelerin boğazına tıkmak için önlerine koyduğunuz telefonlarda çizgi film izleten, ya da bu yolu seçip için kolayına kaçan bakıcılara teslim eden… Siz değil misiniz, biraz kafayı dinleyeyim diyerek çocukların önüne sabahın köründe televizyon açıp gece yarılarına kadar abuk subuk oyunlar, çizgi filmler izlettiren?
Sizler de haklısınız kuşkusuz… Ağır koşullarda çalışıyorsunuz, eğer bir iş bulabildiyseniz posanızı çıkarıyor kapitalist sistem. Başarılı olabilmek için kendi işlerinize yoğunlaşmak zorundasınız, kendinize de azıcık bir kafayı dinleyecek zaman ayırmak, çocuğunuzun sorunlarını biraz uzakta tutmak durumunda kalıyorsunuz…
Kaç evde yetişkinler çocuklara da örnek olsun diye kitap okuyor? Kaç evin salonunda içinde kitabın, ansiklopedinin yer aldığı bir kütüphane var?
Kaçınız çocuğunuzun yanında elinize bir tarım gereci alıp toprakla uğraşıyorsunuz, kaçınız akşam aile bireyleri bir araya geldiğinizde bir masa çevresinde toplanıp güle oynaya yemek yiyip kendi sorunlarınızı paylaşıyor, el birliği ile birbirinize yol göstermeye çalışıyorsunuz?
Bunun yerine herkesin bir köşede nefsini körleterek alelacele karnını doyurduğu, sonra televizyon, bilgisayar başına koştuğu bir yaşam tarzı geçerli… Haber saatleri dışında, günün çok sınırlı saatlerinde birlikte izlenecek spor karşılaşmaları, içerikli filmler dışında kapatın lütfen şu aptal makinelerini! Bırakın reklamından en cahil yalakaların her gün hep beraber konuşmacı olduğu açık oturumlara kadar karşınıza ne çıkarsa onu izlemeyi…
Çocuklarınıza kitap alın; onların gözü önünde siz de kitap okuyun… Konuşun, birlikte türkü dinleyin, müzik dinleyin radyolardan… İmececi, dayanışmacı toplumsal gelenekleri yaşatın. Doğaya açılın, hiç olmazsa yaz tatillerinde köylerinize gidin, kendiniz yapamasanız da çocuklarınıza üreticileri, emekçileri izletin…
Siz yalnızca kendinizi toplumsal yarışta başarılı kılmak, çekip çıkarmak çabasından ve yalnızca kendi çocuğunuzu başarılı, iyi beslenen, herkesin önüne geçecek bir yarış makinesi olarak görmek huyunuzdan vazgeçin…
Bırakın kendi kanınızı suçlamayı, çocuklarınızın başarısızlığını onun genetiğine bağlayan yetersiz yetişmiş öğretmenlere inanıp pedagolara, psikologlara taşımaktan, hele hele onlara abuk subuk ilaçlar içirmekten vazgeçin…
Bu ülkenin en büyük pedagogu sıradan bir öğretmen olan Tonguç Baba’ydı, onun üretim içinde yetiştirdiği kavruk Anadolu çocuklarının öğretmenlikleriydi… “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı o başucu kitabını yazmış Freire’den onlarca yıl önce orada yazılanların en başarılı uygulamasını yaptı bizim devrimci eğitimcilerimiz,,,
Bırakın eğitimi, beslenmeyi ve gençleri yetiştirmeyi tek taraflı bir eylem olarak görmeyi…. Çocuğunuz etkin bir öznedir. Ve unutmayın ki, konuşan kan değildir, sizin yaşam tarzınızdır; içine atıldığınız bu toplumun çamurlu suya benzeyen kötü alışkanlıklarıdır. Çocuklarınızın o bulanık sudan kir çekmesini istemiyorsanız, en önce önce siz özü sözü bir insan olun…
O istediğiniz şeyi, istediğiniz kadar yemezse yemesin çocuğunuz, bırakın aç kalsın, acıkınca yiyecektir; çizgi film izleterek boğazına bir şeyler tepmeyin, kendiniz kafanızı dinleyebilmek için onları bakıcılara, pedagoglara, psikologlara havale etmeyin.
İnsan sosyal bir yaratıktır… İnsanı ayakta tutan yaban kapışma değil, kolektif aksiyon gücüdür…
Kan konuşmasın, kanınız suçlanmasın; siz kendiniz konuşun çocuklarınıza… Kendiniz örnek olun onlara…
Gününüz de aydın olsun…
(Bugün ve sonraki iki gün de İstanbul Maltepe’de, Kars- Ardahan – Iğdır Tanıtım Günlerinde’yiz. Zamanı olan gelsin âşık dinlesin, halk oyunları izlesin, doğal ürünlerin tadına baksın, sanatçıların kitaplarına, diğer yapıtlarına yönelsin…)

