Her şey bir güç ve dayanışma sorunu… Paris Saint Germain- Başakşehir maçı sırasında dördüncü hakemin Başakşehir yardımcı antrenörü Webo’yu, “Şu siyah olan,” diye tarif etmesi dünyayı karıştırdı. Hem Başakşehir, hem karşı takım oyuncuları büyük bir dayanışma içinde durumu protesto ettiler. Maç tatil oldu, bir gün sonraya ertelendi ve hakem heyeti tamamen değiştirildi. Ve bir gün sonra maça hakemlerin de katıldığı ırkçılık karşıtı bir gösteri ile başlandı.
İnsanın gülesi geliyor… Beyaz ve seçkin Hıristiyan Batı, yüzyıllardır Asya’dan Afrika’ya, Avustralya’dan Endonezya’ya kök söktürüyor insanlığa. Sömürgeci emperyalizm, köle ticaretinden soykırıma her türlü insanlık dışı uygulamayı hak gördü kendine… Dünyanın gıkı çıkmadı. Günümüzde de Irak’tan Suriye’ye, Libya’dan Günay Afrika’ya ne olaylar yaşandı. “Kimyasal silah,” yalanından “bana yan baktı,” bahanesine insanların evleri başına yıkıldı, çoluk çocuk yetim bırakıldı, canını kurtarmak, aynı emperyalist ülkelerdeki hayata kendini atıp kurtarmak isteyenler denizlerde boğulup gitti; bebek cesetleri vurdu kıyılara…
Futbolda durum başka… Dünyanın en seçkin ülkelerinde, en şöhretli takımlarında siyah derili futbolcular anatomik yatkınlıkları ve yetenekleriyle hep el üstündeler. Bizdeki “Üç Büyükler”den en uzak taşra takımlarına kadar profesyonel futbolun baş aktörleri de o siyah derililer… O futbolcular, kendi halkları açlık ve sefalet içinde sömürülmeyi sürdürürken güzel paralar kazanıyorlar ve el üstünde tutuluyorlar.
Her şey bir güç vc dayanışma sorunu. Paris’in zencisi ile İstanbul’un zencisi el ele verince, gık diyemiyor kendini dünyanın egemeni sayan o “Hıristiyan-Beyaz” seçkinler…
Emperyalizm, işini biliyor… Kimi işgal ettiği Müslüman ülkede, “Biz gerçek Müslümanlarız,” (Napolyon, 2 Temmuz 1798, İskenderiye), yalanıyla yerli halkı arkasına takmaya çalışıyor, kimi emekli bir vaizi 500 dönümlük çiftliklerde yaşatıp adına Georgtown’dan Londra’ya, Yalıkavak’tan Abant’a sempozyumlar düzenlettiriyor (ABD-FETÖ ve cemaatler ilişkisi), kimi kutsal insanlarla dalga geçen karikatürlerle halkının o beslenmiş ayrıcalıklı utanmazlığının politika malzemesi yapılmasını kışkırtıyor (Macron), bir zamanlar Doğu ülkelerindeki aşamadıkları ulusal dirençleri yıkabilmek için el altından destekledikleri politika erbabıyla kayıkçı dövüşü yaparken aynı ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını o dövüşür göründükleri adamlarla birlikte yağmalayıp ormanlarını kestirtiyor, yüzlerce binlerce maden arama, yakıp yıkma ruhsatını tereyağından kıl çeker gibi alıyor, tütün ekimini yasaklattırıyor, pancardan şeker üreten fabrikalarını kapattırıyor…
Kültür ve inanç farklılıkları Batı’da ve Doğu’da halkın gözünü boyamak için kullanılıyor. Batı sömürgeciliği Doğu despotizmlerinin de kışkırtıcısı oluyor. Edward Said’in deyimiyle, “Batı Emperyalizmi ve Üçüncü Dünya Ulusçuluğu birbirini besliyor.”
O ulusçuluk emperyalizme karşı mücadelenin bir yandan en büyük dayanağı olurken, bir yandan da başka ülkelere ve halklara karşı bir tür saldırganlığı hak gösteriyor. İdi Amin’den, Saddam Hüseyin’e, Kaddafi’ye, o geri ülkelerdeki otoriter yönetimlerinin oluşmasında da o emperyalist anlayış dolaylı olarak yer alıyor; işi bittiğinde, kendisine karşı çıkıldığında da bir yolunu bulup kanla, silahla deviriyor o diktatörleri…
Emperyalist kültürün kendine dayanak saydığı antik Helen kültürünün aslında Çin’den Hind’e, Mısır’dan Mezopotamya’ya, bir ortak insanlık kültürü sentezi olduğu unutturulup, kendileri insan eti yiyen Frank şövalyeleri ile karanlık ortaçağı, Haçlı Seferleri dönemlerini yaşarken bu insanlık kültürünün sürdürümcüsü olan Abbasi’den Endülüs Emevi’ye, Aristo’yu dahi kendilerine yeniden armağan etmiş İslam ve Doğu kültürleri yok sayılıyor.
Dünya ve ülke tarihleri yeniden yazdırılıyor…
En güzel örneklerini biz kendimizde yaşamadık mı? Kendilerini aydın sayan kimi şaşkın liberallerin “Etnosantrik Milliyetçilik”le karalamaya çalıştıkları dünyanın benzersiz girişimi, kültürler köprüsü Köy Enstitüleri’nin de kurucusu olmuş Hasan Ali Yücel’in 3 Temmuz 1941 günü Ankara Konservatuvarı açılışında başka ülkelerden sanatçılara ait yapıtların orada seslendirilmeleri nedeniyle gelen eleştirilere yanıt olarak yaptığı konuşmayla bitirelim sözü…
“Fakat o sözleri ve sesleri canlandıran biziz. Onun için Devlet Konservatuvarı’nın temsil ettiği piyesler, oynadığı operalar bizimdir, Türk’tür ve millîdir” (…) Ben Doğu ve Batı diye bir fark görmüyorum. İnsan eseri, insan ruhunun iştiyakları, kaygıları, korkuları zaman ve zemine göre değişse de özünde bir ayrılık varsa o, tutulan yol ve usüldendir. Garplı kafasının metoduyla duymasak şarklıda bu özü bulamazdık. Meselâ Mevlâna’nın Fîhi mâ fîhi kitabını Goethe’nin Eckerman’la konuşmalar’ı gibi okuyorum. İkinciyi okumaya alışmasam, kim bilir birinciyi şimdikinden daha az başarı ile söktürebilirim.”
Köy Enstitüleri, geleceğimizdeki geçmiş olarak yüreklerimizde yaşıyor, yaşayacak, geleceğimize ışık tutacak…
Kahrolsun ırkçılık, kahrolsun ırkçılığın asıl besleyicisi kapitalizm ve emperyalizm, kahrolsun onlarla işbirliği yapanlar, halkların, milletlerin arasına nifak tohumları saçanlar, kahrolsun insana ve insanlık kültürüne kıyanlar…

