Erdal İnönü 1947 yılında Amerika’dan master ve doktora yapmak üzere yollara düşer. Uçakla Londra, oradan da vapurla ABD…

Erdal İnönü, o günün cumhurbaşkanı olan milli şef unvanlı babası İsmet İnönü’yü ilk mektubunu Londra’dan yazar. Bu mektup edebi bir gezi izlenimleri yazısı gibidir. Uçağın birden sertçe sallandığından söz eder, Paris üzerine geldiklerinde Eyfel Kulesini görebildiklerini heyecanla aktarır. Londra’da Türk yetkililerin sıcak karşılamalarını, desteklerini ve dostluklarını da ekler satırlarına. Ve “Vapura biniyorum, ellerinizden öperim” diyerek babası ve annesine tekmil verir.
Tembihli ve tekmillere gönüllü ve talimli olan Erdal İnönü, Amerika’dan kaldığı yıllarda durmadan mektuplar yazar babasına, mektuplar alır, annesine kartlar atar.
Baba İnönü’nün oğluna yazdığı mektuplar Sevgi Özel tarafından yıllar önce kitap haline getirilmişti. Can Dündar, Erdal İnönü’ ye “Sizin mektuplar nerede?” diye sorar, “Onlar bende” yanıtını alınca, ister alır onları ve babasının mektuplarıyla birlikte 2010 yılında kitap olarak yayınlar onları. Can Yayınlarından çıkan kitabın adı “Canım Erdal’ım, Sevgili Babacığım“dır.
Erdal İnönü’yü dönelim. New York’a iner, onun geldiği New York Times Gazetesi tarafından haber yapılır. Kardeşi Ömer İnönü de bilimsel kariyer için Amerika’dadır, buluşurlar onunla da.
Erdal Bey babasına buradan da bir mektup yazar ve para durumuna ilişkin raporu verir: “New York’a kadar 45 dolar harcadım.” Nedendir bu para raporu? Çünkü İsmet Paşa ona “Para hesabını yapmayı unutmayacaksın, her ay sonu hesap isterim” demişti (mektuplarında da bunları yinelemiştir sık sık.)
Erdal İnönü’nün bu bağlamdaki raporlarından bir örnek de verelim: “Geçen hafta 600 lira gelmiş… Eylül, Ekim, Kasım aylıklarımın hepsi 413 lira geldi.”
Bu hesap vermeler neredeyse her hafta yazılan tüm mektuplarda var. İsmet Paşa oğlunun para durumunu izliyor, denetliyor. Erdal Bey de babasına hesap veriyor ve parasını çok dikkatli harcıyor.
İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanı ve milli şef olarak da sınırlı bir bütçeye sahip olduğunu ve bu bütçeden asla taşmamaya aşırı derecede dikkat gösterdiğini de gözlemliyoruz bu mektuplarda. İşte buna ilişkin çarpıcı bir örnek: Erdal İnönü yazıyor: “Dün bir kürkçüye gittim, buranın en iyi kürkçülerindenmiş. Rusya’dan gelen derileri kendileri işleyip kürk yapıyorlarmış. Bir hermin kap (beyaz) (dediğiniz gibi kısa ve tuvaletin üzerine omuza alınacak şekilde) 1000 dolar, buna Amerikan vergisi dahil değil, vergiyle beraber 1260 dolar, fakat ABD dışına satılırken bu vergiden muaf tutuluyor, biz 1000 dolara alabileceğiz. Bir bej rengi (şampanya rengiymiş) hermin cup var, 600 dolar vergisiz.
Ve baba İnönü, milli şef yanıt veriyor mektupla: “Kürk hikayesini de okudum. Olacak iş değil! O kadar doları bulamayız. Senin bu kadarcık ihtiyat paran için üç senedir uğraşıyoruz. Hulasa, olacak iş değil.”
Şimdi bir de İnönü’den sonraki devlet yöneticilerine bakınız, 1000 dolara, 600 dolara para mı dediler, olmasa da buldular, birilerinden aldılar kimi bürokratik ve akçalı çıkarlar ve ödünler karşılığında.
Mektuplarda İsmet İnönü’nün çocuklarına olan sevgisi, ilgisi, güveni ve bağlılığı, çocuklarının da babalarına aynı koşutluk ve karşılıkta duygu ve tutumlarını görüyoruz. Onları da örnekleyelim:
Bunlar İsmet Paşa’ dan:
“Ben evlatlarımın vazife duygularına güvenirim.”
“Doktora tezini bana yazmayacak mısın, belli oldu mu?”
“Sürmenajdan sakınmalısın.”
“Yazılarını, sözlerini sevdik, okşadık.”
“Özlemiş özlemiş öperim.”
Ve işte bunlar da Erdal Bey’den:
“Annemin gönderdiği üzüm, pestil ve sucuk makbule geçecek.”
“Sözde evlenme ihtimali. Amerika’nın hiçbir eğlence yerinde hiçbir kızla beraber olmadım (Amerikalı bir kızla evleneceği haberleri ve ailesinin kaygılanması üzerine.)
Mektuplarda İsmet Paşa’nın okuma ve müzik aşkını, atlara olan tutkusunu, bilimsel yeniliklerle yakından ilgili olmasını da görüyoruz. Bu dediklerimize ilişkin de tümceler aktaralım:
“W. Somersye Maugman’ın Human Bondage adlı kitabının 1.cildi. Sonuna geldim gibi. Pek hoşuma gitti. Stil çok güzel. Sade, akıcı, çok renkli, lezzetini insan dudaklarında hisseder gibi devamlı bir zevk alma hissediyor.”
“Musiki ihtiyacım o kadar çok artmış ki…”
“Dün akşam konsere gitmiştik. Şimdi de konserden geliyoruz. İngiliz-Türk müzik festivali diye bir müzik haftası tertip ettiler. Bugün son konseri idi. İngiliz parçaları da ne kadar güzelmiş. Hatta bizim zevkimize daha da yakın.”
“Bilmem Jules Verne diye birini tanır mısınız?”
“Bana hidrojen bombasını anlat. Arada opera dinlemeyi ihmal etme.”
“Bugün manejde ara bindik. Manejden sonra Kral İbni Suud’un bana gönderdiği iki Arap kısrağını maneje bıraktık. Seyrettik.”
Mektuplarda Mevhibe İnönü’nün dindarlığına ilişkin de ilginç satırlar var:
“Bugün ramazanın ikisi, annen oruç tutuyor, dayanabileceğini zannetmiyorum. Ama istiyor, inşallah sarsılmaz.”
“Yılbaşı peygamberin doğduğu geceye rastladı. Annen içirmedi. Biz bize dans ettik.”
“Annen şimdi namazda sana dua ediyordur.”
Ve mektupların en önemli satırları bize göre. İsmet Paşa kaybedeceği 14 Mayıs 1950 seçimlerine hazırlanıyor bir yandan da. Oğlu Erdal’a o günlerde şunları yazacaktır: “Netice ne çıkarsa şeref bizimdir, kazansak da kaybetsek de…”
Neden böyle diyor? Çünkü Türkiye’yi -bize ve pek çok yurttaşımıza göre zamansız da olsa-çok partili siyasal yaşama, gerçek demokrasiye geçirme kararlılığındadır İsmet Paşa. Bu azim ve kararlılıkla istese devretmeyebileceği iktidarı içi rahat olarak ve övünçle Demokrat Parti’ye devrediyor.
Erdal İnönü ise babasının oğlu olduğunu kanıtlıyor seçim sonrası yazdığı mektubunda: “Bir haberde seçimlerin gayet muntazam geçtiğini, büyük bir çoğunluğun seçimlere katıldığını okudum, çok sevindim. Asıl başarı bu. Netice itibariyle memleketimizde demokrasi olduğunu dünyaya ispat edecek kesin olay, düzgün, hadisesiz bir iktidar partisi değişmesi geçirmekti. Bunu yapabilirsek, bu seçimlerin hakikatte en büyük zaferimizi ilan ettiği anlaşılacak.”
