İNANILMASI GÜÇ BİR MİSAFİRPERVERLİK ÖRNEĞİ, VEYA VENEDİKLİ BRUNO TAGLİBİATRİ

İNANILMASI GÜÇ BİR MİSAFİRPERVERLİK  ÖRNEĞİ, VEYA VENEDİKLİ BRUNO TAGLİBİATRİ

Sene 1972, Fransa’da lisans üstü öğrenime başlayalı iki yıl olmuştu. Université De Paris VIII, VİNCENNE’ de Şehircilik Yüksek Lisansı tamamladıktan sonra, Université De Paris I, PANTHEON-SORBONNE’ da 1973 Yılında, Doktora öğremine başlamıştım.

1970 Yılında geldiğim Fransa’dan  Türkiye’ ye, 1972 Yaz döneminde, ilk kez tatile, daha önemlisi, ben 4 yaşındayken, 1949 yılında Baba’mın vefatından beri, ya askere giden büyük oğlunun dönüşünü (en büyük Ağabeyim 1950 Yılında Kore Savaşından 1952 Yılında Gazi olarak dönmüştü), ya da, üniversiteye giden diğer çocuklarının üniversite dönüş yolunu (benden 5 yaş büyük olan bir diğer Ağabeyim 1959 da İstanbul Teknik Üniversitesi’nden, İnşaat Mühendisi olarak mezun olmuştu), dört duvar arasıda yol bekleyerek geçirmeye  alışmış olan Annemi görmek için, iki yaz tatilinden sonra, yeni geliyordum.

Fransa’ya, Veteriner alanında Doktora yapmaya gelmiş olan, Tarsuslu Tokay isimli arkadaşımla, Paris Trafiğine kayıtlı (75 Plakalı), kırmızı renkli, eski model Peugeot 404 marka arabası ile, İstanbul’a kadar, 3.000 KM. civarında yol katetmiştik.

Türkiye’ den Fransa’ya dönüş yoluna , İstanbul’da  randevulaştığımız adreste buluşarak  başlayacaktık.

Dönüş yolu güzergahımızı belirlerken, Yunanistan ve Yugoslavya’ yı, bir baştan diğerine katederek geçmek niyetinde idik. Yaptığımız, Fransa’ya dönüş planımızı uygulamaya koyulmuştuk.

Yunanistan’a, İpsala  sınır kapısından giriş yapmıştık. Kavala ve Selanik’ ten geçip, Kuzey yönünde ilerleyerk, o zamanlarda henüz bölünmemiş olan Yugoslavya’ ya, Makedonya’ dan giriş yapmıştık.

Üsküp, Priştina, Mostar gibi eski Osmanlı Topraklarından geçerek, 4 Mayıs 1980 Tarihinde vefat eden Mareşal Tito (Josip Broz Tito)’ nun ölümünden sonra bölünen Yugoslavya’nın, şimdilerde daha ziyade Hirvatistan’nın sınırları içerisinde kalmış olan, tek kelime ile muhteşem Adriyatik kıyılarını takip ederek, Trieste’den İtalya’ ya giriş yapmıştık.

Hedefimiz geceyi Venedik’te geçirmek idi. Venedik’e vardığımızda saat akşam 8 :00 gibi olmuştu.

Venedik’e ilk kez ve araba ile giriş yapıyorduk. Tabelaları okuyarak Venedik yolumuzu takip ediyorduk. Yolun bittiği yer Venedik’te son nokta idi. Arabayı yol kenarında  bulduğumuz bir boşluğa park ettikten sonra, deniz kenarında orta düzeyde bir lokantada yemek için oturmuştuk. Garson genç bir delikanlı idi. Yemek siparişimizi verdikkten sonra, yemek gelinceye kadar bir sigara yakmıştım. O zamanlarda kapalı alan içerisinde sigara içmek yasak değildi. Yaktığım sigara Samsu 216 idi.

Sonradan ismini öğrendiğim ve ahbap olduğumuz garsonun ismi ; Brunu TAGLİBİATRİ idi. Bruno yaktığım sigaradan kendisine de bir tane istemişti. Ben de çıkartıp kendisine açılmamış bir paket vermiştim.

Yemeğimizi bitirdikten sonra, hesabı ödeyip çıkmak üzere iken , Bruno Venedik’ i iyi bilip bilmediğimizi sormuştu, biz de, bu ilk gelişimizdir, çok iyi bilmiyoruz  demiştik. Bunun üzerine Bruno, kendi mesaisinin saat 22 :00 gibi biteceğini, eğer istersek, saat 22 :00 den sonra bize Venedik’ i gezdirmek üzere eşlik yapabileceğini söylemişti. Biz de olur demiştik. Biraz sağa sola bakındıktan sonra, saati gelince tekrar restoranın önüne gelmiştik. Bruno iş kiyafetini değiştirdikten bir müddet sonra bize katılmıştı.

Bruno ile birlikte, yürüyerek Venedik’i tanımak istiyorduk. Saint Marco Meydanı’nı, kanalları. Köprüleri gondolları görmek  istiyorduk. Bruno’nun çalıştığı restorandan sonraki kısımlara araç girişi mümkün değildi. Ulaşım o noktadan sonra tamamen su kanallarından yapılıyordu. Biz de. Saint Marco Meydanı’ na kadar olan mesafede suda giden teknelere binmekten ise, kenti daha özümseyerek tanımak için yürümeyi tercih ettiğimizi belirttmiştik.

Attığımız her adımda mekansal değişimin bu derece zengin olduğu bir başka kent daha yoktur Dünya’da desem yanlış olmaz. Çünkü Karayolu aracı kullanamadığınız yolları ve meydanları zoraki olarak ancak yaya yürünebilen başka bir kent daha bulmazsınız. Hollanda’ nın Amsterdam Kenti I,çin, “Kuzeyin Venediği” derler ama, gerçek Vendik gibi asla olamaz.

Yaklaşık 45 dakika 1 saat kadar yürüyerek, birçok, harika meydan ve köprülerden geçtikten sonra, Saint Marco Meydanı na varmıştık. Ağustos ayının son günleri idi.  Meydan turistlerle doplup taşıyordu, gecenin 12:00 sinde bile.

Bruno, yolda yürürken hep konuşuyordu. Fransızcası fena değildi. Bir ara bize « hiç hapis yattınız mı ? » demişti. Biz de henüz yatmadık demiştik. « Ben yattım, Faşistleri protesto yürüyüşünde polisle çatıştık. Bu nedenle, kıssa da olsa bir süre yattım » demişti. Öte yandan judo da siyah kuşak sahibi olduğunu söylemişti.

Bir yandan da Saint Marco Kilisei’nin mermer kolonlarının bir çoğunun İstanbul’dan Marmara Adası’ndan getirildiğine kadar da bilgisi vardı.

Meydanda bir süre oturup çay, kahve içmniştik. Sonra kalkıp biraz dolaşalım dedik. Bruno bizi, Meydanın arkasında yer alan bir köprüden geçirmişti. Bu köprünün adı ; » PONTE DEİ SOSPİRİ » dir demişti. Türkçe ; « Ahlar Vahlar Köprüsü » denebilir.

Atalay Ali adında bir Türk turist bu köprü ile ilgili olarak şunları paylaşmış : « Son nefes, iç çekiş ve buna benzer sıfatları olan köprü. Dükler sarayında mahkemeden, sonra cezasını çekmek, idam edilmek üzere diğer binaya götürülürken, yakınlarını son kez görebildikleri köprü. Yakınları mahkumu göremezken,mahkum sevdiklerini son kez buradan görebiliyormuş. Acı bir durum. Bir rivayete göre de buradan bir tek Casanova kaçabilmiş. »

Buruno da buna benzer hikayeler anlatmıştı. Bu köprüden geçtikten sonra, eski Venedik sokaklarını arşınlıyorduk. Bruno birden durup dedi ki; “ bu mahalle Venedik’ in popüler mahallesidir. Ben bu mahallede doğdum buralı olmaktan da gurur duyuyorm. Ama burası özellikle zengi Amerikan turistler  için çokta tekin bir mahalle değidir. Bazan gayri resmi genç turist rehberi çocuklar, bu semtleri gezdirirken, turistlerin el çantasını elinden alıp kaçtıkları çok olmuştur. Böyle durumlarda, kaçan çocukları, mahallenin dar ara sokaklarda kimse yakalayamaz. Kimse ne panceresini ne de kapısını açıp, kimseye yardım yapmaz ” Demişti.

Yol arkadaşım Tokay, Bruno’nun bu anlattıklarından sonra; “bu çocuk da tekin birine benzemiyor. Bizi bu mahallye ne diye getirdi, haydi geri dönelim demişi”. Ben de Bruno bize buraların özelliğini anlatıyor. Doğma büyüme bu malleli biri olarak anlattıkları çok önemlidir demiştim.

Sonra Meydana  geri dönüş yoluna girmiştik. Bruno, bize bir içecek ısmarlamak istemişti meydanda.

Venedikte aracımızı  park ettiğimiz yere doğru yürümekte iken, Bruno bize nerede yatacağımızı sormuştu. Biz de otelde kalırız demiştik. “Rezervasyon yaptırdınız mı?” demişti. Biz de hayır yaptırmadık demiştik. “Bu Ağustos Ayında rezervasyonunuz yok ise, otelde yer bulmanız mümkün değil demişti.” Biz de yer bulamaz isek arabada yatarız demiştik.

Bruno; ”arabanızı otoparka mı park ettiniz?” demişti. Hayır, restorana yakın, yol kenarında bulduğumuz bir yere park ettiğimizi söylemiştk.

Bruno; “Bilmiyormusunuz burası Venedik’tir, inşallah arabanız, içinden bişey çalınmadan yerinde duruyordur.” demişti.

Bunun üzerine, adımlarımızı biraz daha hızlandırarak, arabayı park ettiğimiz yere erken ulaşmak istemiştik. Arabayı park ettiğimiz yere varınca, arabayı bıraktığımız gibi görmekten dolayı çok sevinmiştik. Bu arada saat sabahın 01:00 ini geçiyordu.

Bruno bize; “sizin arabada yatmanızı kabul edemem, ben Annem ve Babamla birlikte kaldığım, Venedik’in bir nevi banliyösü olan Mestre’ deki evimizde sizi misafir edeceğim ”, demez mi?

Bu arada, sokaktaki jetonlu bir telefondan evini aramaya başlamıştı bile. Karşısında konuştuğu kişi herhalde Babası olsa gerek ki, baba oğluna gecenin bu saatine kadar nerede kaldın diye azarlarken, Bruno Babası’na; “ duo amigo Turco” gibi sözler içeren cümller kuruyordu.

Telefondaki konuşmasını bitirdikten sonra; “arabanıza binin bize gidiyoruz” demişti. Yol arkadaşım Tokay’la bir ara bakıştık. Tokay; “Bruno’yu evine bırakalım ama onun evinde kalmayalım” demişti. Ben de bakarız demiştim.

Yola koyulduk. Bruno’nun evinin bulunduğu siteye vardığımızda saat sabahın nerede ise 02:00 si olmuştu. Bruno arabadan indikten sonra bizimde inmemizi israrla diretiyordu. Tokay’I, ben ikna etmeye çalışıyordum; bir bakalım görelim demiştim.

Bruno’nun kaldığı site bizdeki TOKİ konutları gibi mütevazi bir site idi. Merdivenlerden çıkmaya başlamıştık. Üçüncü kata geldiğimizde Bruno bir kapı ziline basmıştı. Bir kaç dakika sonra, yarı açık kapıdan, sıska ve kızgın suratlı birisi Bruno’ya İtalyanca hızlı hızlı sözler sayıp duruyordu. Babası olduğunu sandığım kişinin arkasında, kilolu yapıya sahip, annesi iki elini kavuşturmuş şekilde, Babayı yavaş konuşmaya davet eder gibi bir tablo çiziyordu.

Baba, Oğlu Bruno’ya yeterince kızgın olduğunu belli ettikten sonra birden, gözleri benim gözlerimle kesişecek pozisyona gelmişti ki, birden o kızgın suratlı adam gitmiş, sevecen bir kişiye dönüşmüştü, Bruno’nun kızgın Babası.

Bize dönerek; “Neden kapıda bekiliyorsunuz, neden  içeri girmiyorsunuz” diyerek, evlerinden içeriye davet ettiler. Anne, daha da sevecen bir tavır sergileyerek; “uzak yoldan geliyorsunuz, banyoyu hazırlayayım bir duş alınız”, dediyse de biz teşekkür ettiğimizi belirterek, müsaade ederlerse, kendilerini zahmete sokmak istemediğimizi,  geri dönmek istediğimizi söyledik. Onlar da, “geri dönmenize  hiç gerek yok, Bruno’nun iki ağabeyi daha var, onlar Milano’da çalışıyorlar, onların odası boştur, bu geceyi o çocuklarımızın odasında geçirebilirsiniz” dediler ve de israr ettiler.

Tarsus’lu Yol Arkadaşım Tokay, geceyi Bruno’nun evinde geçirmeye hiç sıcak bakmıyordu; “Ben, Venedikte geçen çok polisiye roman okumuşum. Bunlar gece kalkıp bizi kesebilir”, gibi endişeleri dile getirdikçe, ben de, bunlar çok sevecen bir Aileye benziyor, bizim kesilmeye değer neyimiz var ki, öğrenciyiz, çalışmıyoruz bile, diyerek o geceyi orda geçirmeye karar vermiştik.

Bu arada, Bruno’nun, sempatik kilolu Annesi bize içmemiz için sıcak süt bile hazırlamıştı. Yatacağımız odayı bize göstermişlerdi. Zaman bir hayli ilerlemişti saat sabahın 02:00 ni geçiyordu. Yatacağımız odaya geçip, derin bir uyku çekmeyi sabırsızlıkla bekliyordum.

Yatacağımız odanın kapısının üzerinde, kapının anahtarı duruyordu. Tokay bana dedi ki, “kapıyı içerden kilitlemek istiyorum”. Ben de böyle birşey asla yapmamalıyız. Tokay’ın bu düşüncesini gerçekleştirmesine fırsat vermemiştim.

Sabah saat 08:00-09:00 gibi uyanmıştık. O gün günlerden Pazar günü idi. Bruno’nun Annesi bize kahvaltı hazırlamıştı. Anne’nin bu misafirperverliğini nasıl ödeyebilirdik ki?

Arabada, İstanbul’dan aldığım, bikaç hediyelik ve bir de, meşhur Türk Lokumundan bir kutu lokum alıp gelmiştim. Bruno’nun Annesi çok sevinmişti.

Saat 09:00 gibi Bruno’nun evinden ayrılmak üzere, Annesi ve Babasına çok teşekkür lerimizi bildirdiğimiz de Annesi; “Burasını eviniz gibi bilin, kapımız her zaman açıktır, başka zaman da bekleriz” sözleri hala aklımda dünkü gibi duruyor.

Bu güzel insanlara el sallayarak ayrılmıştık. Günlerden Pazar olmasına rağmen, Bruno’nun çalıştığı restoran açık olduğu için, Bruno’ da bizimle birlikte evden çıkmıştı.

Bruno’nun çalıştığı restoran, motorlu araçların gidebileceği son noktanın yanında olduğu ve kontrollü araç otoparklarının bulunduğu yere yakın olduğu için, bu sefer arabayı olması gereken yere park etmiştik. Bruno gündüz gözüyle de Venedik’I görmek istediğimizi anlamıştı. Restorana uğrayıp, kıssa bir süre için, patronundan izin almıştı. Bizimle birlikte, gece kattetiğimiz yolları tekrar dolaşcaktık.

Zamandan tasarruf edebilmek için, Saint Marco Meydanı’na kadar, “Büyük Kanal” dan geçen, motorize büyük teknelere, Bruno üçümüz için bilet bile almıştı.

Ağustos Ayının sonlarına doğru çok güneşli güzel bir gündü. Saint Marco Meydanı’na kadar, onlarca harika köprünün altından ve çok güzel meydanların yanından geçmiştik.

Meydan’a vardıktan sonra Brunu bizi orada bırakıp işinin başına dönmek üzere bizden ayrıldı ve dönüşümüzde kendisine mutlka uğramamızı istedi.

Venediğin, bütün ihtişamını birkaç saatliğine de olsa, gündüz gözü ile tekrar görmenin sevinci ile, Saint Marco Meydanı’ndan ayrılarak, arabayı park ettiğimiz, Bruno’nun çalıştığı restorana doğru yürümeye başladık.

Bruno’yu restoranda, son kez görerek vedalaşmıştık. Bu arada, Paris’teki, Sorbonne Üniversitesi’nin, Kuzey kenarından geçen, « 25 Rue Des Ecoles, Paris 75, 5 éme»  üzerindeki adresimi kendisine vermiştim ve Bruno’nun ev adresini da yanıma almıştım. Kendisini Paris’te mutlaka misafir etmek istediğimi bastırarak ifade etmiştim.

Fransa’ya doğru yol almaya başlayalı bikaç saat olmuştu. Yola koyulduğumuzda saat 14 :00’ ü geçiyordu. Paris’e en kestirme yol, İsviçre’nin batısındaki, Cenevre’nin de içinde yer aldığı, Fransa’ nın doğu tarafındaki ucundan geçecek olursak, yolumuzu 100 Km. Kadar kıssaltmış olacaktık. Öyle de yaptık.

Geceyi, İtalya sınırları içinde, Milano’yu bir hayli geçtikten sonra, yol üstünde dağlık bir park alanında arabanın içinde geçirmiştik. 4-5 saat lik uykudan sonra, sabahın saat 05:00 i gibi uyanmıştık. Gece üşümemek için, İstanbul Kapalı Çarşı’dan aldığım iki adet, o zamanlar çok moda olan « Moumout » diye adlandırılan koyun postu kabanları üzerimize giyinmiştik.

İsviçre’ye doğru ilerlerken gün iyice ağarmaya başlamıştı. Sınır kapısına gediğimizde, İsviçre’ de çalışan Fransızların bir kesimi arabaları ile çoğu da yaya yürüyerek gümrükten geçiyorlardı ve sadece kimlik kartlarını göstermeleri yeterli oluyordu.

Biz tam gümrükten geçmek üzere iken, arabanın plakası 75 (Paris Plaka numarası) ve markası Peugeot olduğu için, tam içeri girmek üzere iken, Gümrük Polisi, tiplerimizi beğenmemiş olsa gerek, pasaportlarımızı istemiş oldu. Türk Pasaportlarımızı gören görevli birden heyecanlandı ve telaşla, arabamızı, Gümrük binasının yanıunda bir park yeri göstererek oraya çekmemizi istemişti.

Saat sabahın 07:00 si olduğu için, özel araba arama memurları mesaiye bir saat sonra gelecekleri için, bizim ikimizi ayrı ayrı yerler göstererek oturttular.

Özel, araba arama memurları tam üç saat boyunca arabanın söküp bakmadıkları hiçbir noktasını bırakmadılar. Ama, söktükleri her parçayı da itina ile yerlerine yerleştirmişlerdi.

Üç saatin sonunda, arabada uyuşturucu bulamadıkları için, belki de üzülmüşlerdi. Ben de çok sinir olmuştum bu duruma. Özel arama kiyafetli memura, demiştimki ; « Pek şanslı değilsiniz. Bu sefer bir şey bulamadınız, belki bir başka sefer bulursunuz ». Bizim Fransa’da öğrenci, olduğumuzu, hemde Doktora yaptığımızı söylemiştim. Neden bu kadar heyecanla, ama mutlaka kaçak bir madde bulacaklarına inanırcasına arama yaptıklarını sormuştum. Bize ne söylediler tahmin edemezsiniz.

Özel araba arama memuru dedi ki; “ Biliyormusunuz, bu yıl, bir Türk Parlementerin arabası İsviçre’ye yakın bir Fransız Gümrük kapısından giriş yaparken, arabasında, önemli miktarda, baz morfin yakalanmış.

O yüzden, İsviçreli Gümrük Memuru,  Türk Pasaportluları potansiyel, uyuşturucu kaçakçısı olabileceklerini ima etmişti.

İsviçre’nin Cenevre civarındaki Gümrük kapısından ayrılıp, Paris’in yolunu tutmuştuk:

İtalya’dan ayrıldıktan sonra Paris’e ulaşmak için toplam 600 kilometrelik yolu 100 Km. kısaltacak diye İsviçre’nin, Cenevre Kenti civarından geçelim derken, bu tercihimiz, en az 4 saat zaman kaybımıza mal olmuştu.

Sonunda, “sağ salim”, Paris’e varmıştık ve Paris’teki normal yaşam düzenimize giriş yapmıştık.

1974 Yılında, Sorbonne Üniversitesi’ndeki Doktora Öğrenimine başlamadan bir yıl önce, Paris Botanik Parkı’nın bir yanından geçen Rue Buffon’daki beş mimar ortağın soy isimlerinin baş harflerinden oluşan, BCDMB (Babette, Claud, De Lauger, Manolakis, Braslavski), Mimarlık ve Şehircilik Bürosunda çalışırken, tanışmış olduğum, Paris Milli Güzel Sanatlar Okulu (Ecole National Des Beaux Arts), 6. Sınıf öğrencisi, Tunus’lu Naas ile, 1972 Yılının Eylül Ayı içinde, Sorbonne yakınından geçen ünlü Saint Michel Bulvarı’nda, tesadüfen karşılaşmıştım.

Naas, bana Yakınlarda İtalya’ya gideceğini, Sicilya’dan Toskana’ya, bir baştan bir başa bütün İtalya’yı dolaşığını söylemişti ve demişti ki; “İtalya’da tanıdık arkadaşın var mıdır”? Ben de var demiştim ve Bruno Taglibiatri’nin adresini kendisine vermiştim.

Yaklaşık bir yıl sonra, Naas ile, bir konuda görüşmem gerekiyordu. Saint Michel Bulvarı üzerinde, Café Clouny’de randevulaşmıştık. Bu arada kendisine; “geçen yıl İtalya’ya gittin mi, Bruno’yu gördün mü” diye sormuştum.

Bana ne dese iyi; “Evet gittim, Sicilya’dan kuzeye doğru Venedik üzerinden, çok güzel bir yolculuk yaptım. Venedik’te Bruno’nun adresine uğradım. Ama Bruno evde yoktu. Annesi kapıyı açmıştı. Ben de Annesi’ ne Bruno’nun bir arkadaşı olduğumu, birkaç gün Venedik’te kalacağımı söylemiştim. Annesi de bana, Bruno’ da diğer ağabeyleri gibi, çalışmak için, Milano’ya gittiğini ve Bruno’nun arkadaşlarının da kendi oğlu sayıldığını. İstediğim kadar evlerinde kalabileceğimi söyledi” demişti.

Ve Tunuslu Naas Bana; 3-4 gün Venedik’te geçirdiği tatilinin en güzel günlerini, Bruno’yu hiç yüz yüze görmeden ve tanımadan, Bruno’nun evinde geçirdiğini ve bu süre boyunca geceleri Bruno’nun yatağında yatmıştı.

Tunus’lu Naas’ın bu anlattıklarını, benim yolculuğum sırasında Venedik’te yaşadıklarımı da düşününce, o zaman dedim ki: Misafirperverlik, hiçbir kişinin ve milletin tekelinde olamayacak kadar önemli ve insani bir kavram, bir vasıftır.

Bu yaşadıklarımdan sonra; her yılın Ağustos Ayının, son Pazar Gününü, “DÜNYA MİSAFİRPERVERLİK GÜNÜ “olarak ilan etmek geliyor içimden!

Prof. Dr. Zülküf GÜNELİ

 

(1) Tunca Özgişi, Türk parlamento tarihinde cumhuriyet senatosu, TBMM kültür, sanat ve yayın kurulu yayınları no: 153, sayfa 60

KENT HAYAT MEDYA EKİBİ.