İkinci Dünya Savaşında Irkçılık Turancılık ve 1944 tutuklamaları

İkinci Dünya Savaşında Irkçılık Turancılık ve 1944 tutuklamaları

OROSPU SIDDIKA, TÜRKEŞ’İN CIRNAHLARI VE İSMET PAŞA

Yıl 1972, Alparslan Türkeş, Erzurum’a gelmiş, havaalanında karşılamışız, konvoy eşliğinde MHP il binasına gelmişiz. Ben Erzurum İl Gençlik Kolları İkinci Başkanı olarak, konvoya katılan taksilerin düzeni ve bedellerinin ödenmesi ile görevliyim. Parti binasının önünde bir arkadaşla duruyoruz, taksici geliyor, plakasını söylüyor, parasını ödüyoruz, gidiyor.

Tam o sırada kırk yaşlarında görünen ihramlı bir kadın yaklaşıyor yanıma, soruyor Erzurum şivesiyle:

-Oğul kim gelmiş?

-Türkeş eze (teyze) Türkeş geldi.

-Haa, İsmet Paşam ki cırhahlarıni (tırnaklarını) söktürmüş ya, o gavat mi?

Şaşırıyorum. Ama çabuk toparlanıp yanıt veriyorum:

-Bak ayıp, çok ayıp, bir yerden yalan yanlış bir şeyler duymuşsun gelip burada söyleyip olay mı çıkarmaya çalışıyorsun…

-Ola götveren, sen onun abugatı (avukatı) mısan?

Haydaa, al başına belayı. Yahu ne yapayım ben şimdi? Bir arkadaşım hemen yanımızda bitiyor ve o kadına:

-Neydirsen orosbi, kim yolladi seni buraya, defol git, yoksa seni Türbederesine götürür oynadıram, sorasını da bilirsen.

Kadın:

-Vişş ola sen nerden çıhdın, deyip çekip gidiyor.

Meğer bu kadın pek tanınmış bir kadınmış, ona “Orospu Sıddıka” derlermiş, CHP’li imiş ve güya İsmet Paşa’nın dostu imiş. İsmet İnönü, Erzurum’a her geldiğinde, Sıddıka’yı istermiş.

Tabii ki bu pis bir yalan! İsmet Paşa gibi örnek bir ailesi, Mevhibe Hanımefendi gibi bir eşi olan bir insana bunlar asla yakışmaz, kondurulamaz. İsmet Paşa’nın asker kaçağı olduğu gibi saçma bir iddia. Belli ki müzmin İsmet Paşa düşmanlarının uydurması. İşin aslı böyle ama Orospu Sıddıka’nın bir CHP üyesi ve militanı olduğunu da ben daha sonraki yıllarda gördüm, duydum, öğrendim.

Ve İsmet İnönü’nün 1944 Irkçılık-Turancılık tutuklamaları sırasında Alparslan Türkeş’in tırnaklarını söktürdüğü yolundaki halk arasında dolaşan iddiayı övünçle bana söylemekteydi bu kötü lakaplı kadın.

Bu tırnak sökme işinden Türkeş “1944 Milliyetçilik Olayı” adlı kitabında hiç söz etmez. Hiçbir demecinde de böyle bir beyanı olmamıştır. Tersine “doğru değil” dediğini ben biliyorum. O tutuklamaların bir başka figürü, Türkeş’in koğuş arkadaşı Prof.Dr. Reha Oğuz Türkkan, yıllar sonra şunları söylemiştir:

“Türkeş’in bana anlattığına göre, ilk tutuklandığında kerpetenle bir polis işe başlamış, fakat komiser, asker üniformalı oluşuna işaret edip durdurmuş’’[1]

IRKÇILIK VE TURANCILIĞIN BOY ATTIĞI İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI  

Atatürk’ün ölümünden bir yıl sonra başlayan İkinci Dünya Savaşında ne yazık ki Atatürk’ün Sovyetler Birliği ile ilgili uyarıları ve izlediği politikaya aykırı hareket edildi. “Atatürk’ün ölüm döşeğinde çevresindeki arkadaşlarına Sovyetler Birliği ile ilişkilere ilişkin olarak yaptığı önemli uyarı şuydu: “’Sovyetler Birliğine karşı asla bir saldırı politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Sovyetlere yöneltilmiş herhangi bir antlaşmaya girmeyecek ve böyle bir antlaşmaya imza koymayacaksınız.’

Zekeriya Sertel anılarında Atatürk’ün ölümünden bir gün önce bu vasiyetini Celal Bayar’ın kendisine aktardığını, sonraları bu sözleri o dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın da doğruladığını yazmaktadır.”[2]

Peki Atatürk’ün bu vasiyet ve uyarısına aykırı, somut olarak neler yapıldı? İşte bir çarpıcı örnek: “Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Von Papen 28 Ağustos tarihli raporunda şöyle yazar: ‘Saraçoğlu’ndan belli kişilerin Türk topraklarından geçişinin görmezlikten gelineceğine dair söz aldım. Saraçoğlu’nun görüşü benim fikrimce hayra alamettir ve yeni dönemde Türkiye’yi kazanmak kozdur.’”[3]

Peki neymiş Saraçoğlu’nun hayra alamet görüşü? 27 Ağustos tarihli raporunda Papen, onu da anlatıyor. Bu anlatıma göre “Saraçoğlu Kafkasya’da Türk-Nazi Yönetimi kurulmasından yanadır. Fakat bunu Rusya’daki Türkler misillemeye uğrar diye, tarafsızlık görüntüsünü bozmadan, gizlice yardımlarla yapmak kararındadır.”[4]

“Türkiye’de Turancılık akımı II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla ivme kazanmıştı. Türk-Alman Saldırmazlık Paktı’nın imzalanmasından birkaç gün sonra başlayan Barbarosssa Harekâtı ise hareketin gelişmesi için gereken uygun ortamı sağladı. Turancı çevrelere göre, Almanya’nın başarısı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, içinde yaşayan Türki toplulukların bağımsızlığını sağlayıp Turan vizyonunu gerçekleştirecekti. Almanya bu dönemde Turancı düşünceyi desteklemek ve kendi çıkarına kullanmak adına Türkiye’de yoğun bir propaganda faaliyetine girişti. Bu düşünce hükümet çevrelerinden bazı isimleri etrafına toplasa da Türkiye’nin sınırları dışında bir toprak hedefi olmadığına ilişkin resmi söylemi değişmedi. Burada özellikle üzerinde durulması gereken nokta, Sovyetler Birliği çatısı altında yaşayan Türki grupların geleceği için hükümet ile Nuri Killigil Paşa gibi ‘adanmışların’ birbirlerinden farklı tahayyüllerinin olduğu olduğudur. Örneğin, Nuri Paşa’nın hedefi bir Turan Devleti kurmakken, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu Almanya ile yaptığı görüşmelerde Türkiye’nin emperyalist hedefleri olmadığını, sadece Sovyetler Birliği içinde bulunan azınlıkların kültürel varlıklarının sürdürülmesine önem verdiğini söylüyordu.

Ancak bu söylem farklılığına rağmen hükümetin 1941-1943 arasındaki dönemde Turancılık davası gütmese de bile konjonktürün yardımıyla Turancılardan yararlanmak istediği açıktı. Zaten 1943’te Stalingrad Muharebesinin Sovyetler Birliği tarafından kazanılması ve 1944’te Sovyetlerin Balkanlara girmesi sonucu konjonktürün yeniden değişimiyle birlikte, Türkiye’de Turancılık Davası olarak bilinen yargılamaların başlaması da bunu göstermektedir.

Hükümetin, özellikle de İnönü’nün bu konuya bakışındaki en önemli etkenin Turancı bir vizyondan daha ziyade II. Dünya Savaşının geneline yayılmış bir anti-Sovyetizm olduğu da söylenebilir. 1939’dan başlayarak Sovyetler Birliği ve Almanya’nın kendi topraklarına yönelebilecek bir tehdidinden çekinen Türkiye için. Barbarossa Harekâtının başlamasıyla birlikte ortaya çıkan Büyük İttifak da içinde soru işaretleri barındırıyordu. Ankara’ya göre Britanya, Sovyetler Birliğine Türkiye’den toprak konusunda bazı sözler verebilirdi. Üstelik Türkiye’nin yanı başında, İngiltere ve Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmiş bir İran bulunuyordu.”[5]

Sovyet Birlikleri savaş sonunda Berlin’e girdiler Von Papen’in raporlarını ve benzeri belgeleri Alman arşivlerinde gördüler. Stalin’in savaş sonrası husumeti buradan geliyordu. Hükümetin birdenbire Turancılara karşı operasyonlar düzenlemesi de Stalin ve Sovyetleri yumuşatma amaçlıydı.

Ne yazık ki böyle.

Irkçı Turancılara operasyonun tetiğini çeken neden ise Hüseyin Nihal Atsız’ın, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektuplar[6] ve bu mektuplar sonrasında meydana gelen olaylardı.

Atsız’ın ilk mektubuna şöyle başlıyordu:

“Sayın Başvekil,

Hem Türkçü hem de başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum. Yalnız başvekil olsaydınız bunları yazmak emeğine katlanmazdım. Çünkü Türkçü olmayan bir başvekile hitap etmenin ne kadar boş olduğunu bilirim. Yalnız bir Türkçü olsaydınız yine yazmaya lüzum görmezdim. Çünkü, faydasız kalacak olduktan sonra, sizden daha eski Türkçülerle yurdun dertlerini her zaman konuşabilirim. Fakat Türkçü olarak idare mekanizmasının başında olduğunuz için sizinle konuşmaktan faydalar doğabileceğine inanıyor, onun için size hitap ediyorum.

Millet meclisinde, 5 Ağustos 1942 günü verdiğiniz nutukta: ‘Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir’ demiştiniz. Türk tarihi ile uğraşmış bir münevver olarak söyleyebilirim ki ne ırkımızın ne de devletimizin tarihinde, Türk milliyetçiliği resmî bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman açığa vurulmamıştı. Bu sözlerin Türkçü çevrelerde nasıl sevinçle karşılandığını anlatmaya lüzum yoktur. Fakat ardından bir buçuk yılı aşan bir zaman geçtiği hâlde biz, bu Türkçülüğün iş alanına geçmediğini görmekten doğan bir sıkıntı içindeyiz. Fikirler iş hâline geldiği zaman manalıdır. Buna ülkü deriz. İş hâline gelmeyecek fikirler ise ham hayalden başka bir şey değildir. Yetmiş yıldan beri işlene işlene bugünkü duruma erişen kuvvetli Türkçülüğün artık tatbikat alanında da kendisini göstermesi zamanı elbette gelmiştir.

İşte bu satırların güttüğü istek, size, Türkçülüğün niçin yalnız sözde kalarak, bugünün imkânları nispetinde iş hâline gelmediğini sormak ve Türkçülük tatbikat sahasına geçmediği için yurdumuzun düşmanı olan fikirlerin nasıl gelişip yayıldığını anlatmaktadır.”

Anlatıyordu Atsız mektubunda bazı olayları ve devletin koynunda yılan beslediğini öne sürüyordu:

“İşte Türkçülüğün hâkim olduğu bir Türk ülkesinde böyle bir olay oluyor. İşin en kötü ciheti de bu nümayişi yapanların hem üniversiteli, hele çoğunun devlet parasıyla talebe yurtlarında okuyan talebeler oluşudur. Demek ki devlet bilmeden koynunda yılan besliyor. Kızıl gözlü, sinsi ve zehirli yılanlar. Bu yılanlar yarın birer doktor olup yurt köşelerinde vazife aldıkları zaman ilk işleri baltalama hareketlerine girmek olacak, vatanı arkadan vuracaklar, bekledikleri kızıl sabahı Türkiye’ye getirecek olan yabancı ordulara ajanlık edeceklerdir.”

Peki o Türkçü Başbakan, gerçekte nasıl bir insandı, ideolojik bakışı, siyasal tutumu ne idi? Şu: “Herkes onu Nazi yanlısı sanırken aslında İngilizlere sıcak bakan, bir eliyle büyük sermayeye destek verirken, öte yandan köylüye toprak edindirmek için uğraşan, komünist düşmanlığı ile ün yapmışken solcuların eğitim yuvası olarak görülen Köy Enstitülerini sahiplenen, onları koruyup kollayan bir başvekildi.

Komünist yaftası yapıştırılan edebiyatçı-öğretmen Sabahattin Ali’ye ‘N’aber bizim Bolşevik!’ diyecek kadar yakın duran, ama öte yandan Turancı fikirlerin yılmaz savunucusu ve anti komünist Nihal Atsız’ın ona açık mektup yazacak kadar kendinden gördüğü bir siyaset adamıydı Saraçoğlu.

Saraçoğlu, Atsız’ın mektubunu içeren dergiyi hasta yatağında okudu.

Saraçoğlu Kendini yorgun ve halsiz hissettiği için başbakanlığa gitmemişti. ‘Ne yapmış bu oğlan?’ diye hayıflandı. Her ne kadar Atsız’la yakın düşünceleri olsa da İsmet Paşa’nın tepkisinden çekiniyordu.

Merak içinde üstünü giyinmeye başladı. Saadet Hanım onun bitkin haliyle ayaklanmasına kızdı.

‘Şükrü Bey yine mi kalktınız, size hiç istirahat hakkı verilmeyecek mi?’

Saraçoğlu sadece “Gitmem lazım!’ dedi. Başvekalete girer girmez özle kalem müdürünün bağladığı telefon aklına gelenin başına geldiğini gösteriyordu, İsmet Paşa telefonun öbür ucundaydı.

‘Geçmiş olsun Saraç, niye ordasın? Biraz yatıp dinlensen daha iyi olmaz mıydı?’

‘Paşam iyi sayılırım. Görmem gereken acil işler var. Bunun için geldim. Hem sonra çalıştıkça açılacağımı ümit ediyorum.’

‘Yok olmaz seni biraz izne gönderelim. Bursa’ya ne dersin?’

Saraçoğlu’nu ter basmıştı. Paşa’nın kararlı ses tonu ve emir kipiyle konuşması meselenin sadece bir istirahat teklifinden ibaret olmadığını gösteriyordu. Atsız’ın mektubuna bozulduğunu ve bu işin giderek büyüyeceğine ilişkin endişe taşıdığı belli olmuştu. Irkçı-Turancıların Saraçoğlu’ndan güç aldıklarını düşünüyordu.

Saraçoğlu yutkunarak sordu:

‘Paşam Ankara’da birkaç gün istirahat etsem o vakit?’

‘Yok Saraç! Bursa sana iyi gelir. Hem havası hem suyu sıhhatlidir.’

Durumu anlamıştı. Başvekil olarak mazeretli sürgüne yollanıyordu. Onun olmadığı zamanda büyük bir temizlik yapılacaktı. Engel olması istenmiyordu.

‘Peki efendim, siz nasıl uygun görürseniz…’[7]

İsmet İnönü’nün Saraçoğlu’nu Bursa’ya sürgüne gönderdikten sonra başlattığı operasyonun görünür gerekçesi 3 Mayıs 1944 tarihinde meydana gelen olaylardı.

“Bu tarihte Turancılar komünizm aleyhine bir gösteri düzenler ve beraberinde Nihal Atsız’a sevgilerini belirtirler. Mahkeme salonuna giremeyen gençler Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşe geçmişler, burada İstiklâl Marşı söylemiş ve komünizm aleyhinde sloganlar atmışlardır. Kafile Ulus Meydanı’ndan sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişse de bunda başarılı olamamış, milliyetçi gençlerin gösterileri hükûmet tarafından şiddetle önlenmiştir. Bu gösterilerde tutuklanan üniversiteli gençlerin sayısı 165 olarak tespit edilmiştir.

Üsteğmen olarak nümayişe katılıp gözaltına alınan Alpaslan Türkeş olaylarla ilgili olarak: ‘Bunlar Millî Şef ve onun gözde Millî Eğitim Bakanına nasıl gösteri yapabiliyorlardı? O zamana kadar Millî Şef’in müsaade etmediği hiçbir gösteri yapılamazdı. Demokrasi, Eşitlik, Hürriyet, Gençlik… Bütün bunlar Türkiye’nin 1944 iktidarında hep palavradır. Halkın alkışları, gençlikten çıkacak ‘yaşa’ naraları kayıtsız şartsız İnönü’nün tekelinde kalmalıdır’ demiştir.

3 Mayıs’ta bir araya gelen ve gösteriler yapan gençler birer birer tespit edilip toplanır ve tutuklanır. Milliyetçi gençler, Alparslan Türkeş’in ifade ediş şekliyle, kıyasıya dövülür.”[8]

Fırat Kazganoğlu adlı Türkçü yazar, olayların sonrasını kendince şöyle aktarır: “Bu gergin ortamda 9 Mayıs gününe girildi. Nihal Atsız- Sabahattin Ali davasının karar duruşması görüldü. Atsız, 66 lira 60 kuruş ağır para cezasına çarptırılsa da cezası sicilinin temiz olması nedeniyle te’cil edildi.

Türkçüler her şeyin çözüldüğünü veyahut bittiğini zannediyorlardı. Fakat ‘Çankaya’da Kâbus’ daha yeni başlıyordu. Atsız mahkeme çıkışı kaldığı otelde tutuklandı. Reha Oğuz Türkkan İstanbul’dan Ankara’ya geldiği trende tevkif edildi. Orhan Şaik Gökyay, Hüseyin Namık Orkun gibi devlet vazifesi gören Türkçüler önce açığa alındılar, ardından tutuklandılar.

Cadı kazanı kaynıyordu. Türkçülerin suçu ‘hükûmeti devirmeye teşebbüs etmek’ idi. Bir suçu olmayan bu genç ve yaşlı münevverlerin tutuklanması gözleri Millî Şef İsmet İnönü’ye çevirmişti. İsmet Paşa bu tevkifatla ilgili hiç konuşmamıştı. Önünde konuşma yapmak için en uygun tarih olarak 19 Mayıs duruyordu.”[9]

İsmet İnönü bu tutuklamaların ardından 19 Mayıs Bayramı için yaptığı konuşmanın ilgili bölümünde şunları söyledi:

“Türk milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız. Memleketimizde politika garezleri için uydurulan ırkçılık önderlerinin çok acıklı faciaları, hatıralarımızda canlıdır. 1912 senelerinde Rumeli’de tutunmak için tırnaklarile kayalara yapışarak son gayretlerini sarf eden Türk erlerine Arnavud Priştineli Hasan ve Derviş Hima ile beraber arkadan hücum tertipleyenlerin Türk ırkçı politikacısı olduğu, Büyük Millet Meclisinde ispat olunmuştur.[10] ‘Politika icabı’ diye tefsir etmekte en ufak bir güçlük çekmiyen bu adamlar, sözlerine inanıp daha büyük bir felakete uğradığımız zaman gene ‘politika icabıdır’ diyerek yeni bir fesad prensipi yaratmaktan geri kalmıyacaklardır.

Köy enstitülerinde, her çeşid okullarımızda, müesseselerimizde, ordumuzda müşterek vatanın ülkülerini Türk çocuklarına, eşid adalet ve şefkat hislerile vermeğe çalışıyoruz. Onları büyük Cumhuriyet potasında kaynatıp meydana Türk vatanseveri çıkarmağa uğraşıyoruz. Vatandaşlarım emin olabilirler ki muvaffakıyetlerimiz esaslıdır ve gelecek zamanda daha göz alıcı olacaktır.

Türk milliyetçiliği içinde vatan çocuklarının temiz ülkülü ve vatan fikirli olarak birbirine dayanan sağlam bir millet olması, erişilmez ve yanlış bir hayal değildir. Bunun doğru bir fikir ve erişilir bir hedef olduğunu, elle tutulur ve gözle görülür neticelerile tamamile anlıyoruz. Şimdi insaf ediniz. Türk vatandaşı yetiştirmek için bütün iyi şartları özünde toplamış olan bu feyizli yolu bırakır da ırkçıların milleti binbir parçaya ayıracak fesadlı ve nifaklı zehirlerine cemiyeti kaptırır mıyız?

Son zamanların zararlı bir gösterisi daha: Turancılık.

Turancılık fikri, gene son zamanların zararlı ve hastalıklı gösterisidir. Bu bakımdan Cumhuriyeti iyi anlamak lâzımdır. Milli kurtuluş sona erdiği gün yalnız Sovyetlerle dosttuk ve bütün komşularımız eski düşmanlıklarının bütün hatıralarını canlı olarak zihinlerinde tutuyorlardı. Herkesin kafasında, biraz derman bulursak sergüzeştçi, saldırıcı bir siyasete kendimizi kaptıracağımız fikri yaşıyordu.

Cumhuriyet kuvvetli bir medeniyet yaşayışının şartlarından bir esaslısını, milletler ailesi içinde bir emniyet havasının mevcud olmasında görmüştür. İmparatorluktan son zamanlarda ayrılmış olan komşularile de iyi ve samimî komşuluk şartlarının temin edilmiş olmasını, milletin saadeti için lüzumlu saymıştır.

Görülüyor ki millî politikamız memleket dışında sergüzeşt aramak zihniyetinden tamamen uzaktır; asıl mühim olan da bunun bir zaruret politikası değil, bir anlayış ve bir inanış politikası olmasıdır. Ancak bu inanışa vardıktan sonradır ki, etrafımızda bulunan milletleri daha yakından tanımak imkânlarını bulduk.

(…)Turancılar, Türk milletini, bütün komşularile onulmaz bir surette derhal düşman yapmak için birebir tılsımı bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesadcıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesadcılar, genç çocukları ve saf vatandaşları aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemiyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.

(…) Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiye’nin ırkçı ve turancı olması lâzım geldiğini iddia edenler, hangi millete faydalı, kimlerin maksadına yararlıdırlar? Türk milletine yalnız belâ ve felâket getirecek olan bu fikirleri yürütmek istiyenlerin Türk milletine hiçbir hizmetleri olamıyacağı muhakkaktır. Bu hareketlerden yalnız yabancılar faydalanabilirler. Fesadcılar, yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar? Yabancılar fesadcıları idare edecek kadar yakından münasebette midirler? Bunları hüküm olarak kestirmek bugün mümkün değildir. Ama yabancıya hizmet kasdi ve yabancının yakın ilişiği hiçbir zaman meydana çıkmasa dahi hareketlerin, Türk milletine, Türk vatanına zararlı olması ve bunlardan yalnız yabancıların faydalanmış olması, söz götürmez bir hakikattir.

Vatandaşlarım! Emin olabilirsiniz ki vatanımızı bu yeni fesadlara karşı da kudretle müdafaa edeceğiz.”

Bu konuşma sonrasında dışarıda kalan bazı ırkçı-Turancılar da tutuklanacaktı.

Ve mahkeme aşaması… Neler dediler Irkçı-Turancılar bu mahkemede, mahkeme aşamasına gelinceye dek neler yapmış, neler yazmışlardı?

En baştan söyleyelim, her türlü sapık düşünce onlarda idi. Nihal Atsız, ırkçılık-turancılık suçlamasıyla yargılandığı sıkıyönetim 1 nolu mahkemesindeki ifadesinde, Türk Milletinin üç ülküsü olduğunu söylüyordu; birincisi istiklal, ikincisi Türk Birliği, üçüncüsü de cihanı istila etmek.[11]

Cihanı istila etmek? Neden? Ne için ne uğruna? Hitler gibi Cermen ırkı dışındaki ırkları köle yapmak için mi? O ırkların suçu nedir. Suça gerek yok ki, Atsız oğlu Yağmur’a yazdığı vasiyetinde de her halkı düşman ilan etmiyor muydu:

“Yağmur, Oğlum! Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol.

Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır.

Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.

Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.

Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerki düşmanlarımızdır.

Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.

Tanrı yardımcın olsun!

Nihal Atsız

4 Mayıs 1941”[12]

Atsız, o mahkemedeki ifadesinde Türkiye Cumhuriyeti’ni pespayelik ve alçaklık olarak nitelemiş, çocuğunu bile Cumhuriyetten korumanın yollarını aradığını, “Cumhuriyet veledi zinalarının oğlunun ahlakını bozduğunu” bildirmiştir.  “Atatürk’ten hoşlanmadığını, kanuni olarak da onu sevmek zorunda olmadığını, Dalkavuklar Gecesi adlı romanı Atatürk için yazmadığını beyan etmiştir.”[13]

Başka başka? Var var daha neler var neler. Bakın sözgelimi Atsız, kız-erkek öğrencilerin bir arada okumalarına karşı çıkıyor. Nedenmiş? Çünkü kızlar arasında kalan kimi erkek çocuklar erkeklik duygularını yitiriyorlarmış.

Peki gerçekten böyle midir, bu fikrin bilimsel bir dayanağı var mıdır? Hiç olur mu? Atsız kendi saplantısını ortaya atmıştır ve bugün de bazı uydu kafalar bunu papağan gibi tekrar edip savunmaktadırlar.

Ama durun dahası da var, Atsız, erkek öğrencilere bayan öğretmenlerin ders okutmasını da zararlı buluyor. Buluyor ama kendi hanımı Bedriye Atsız erkek öğrencilere ders okutup durmuş.

Bitti mi? Hayır. Atsız, okulların birer kışla gibi olmasını, öğrencilere askeri eğitim verilir gibi eğitim verilmesini ve mümkünse okul müdürlerinin de yüksek rütbeli subaylardan olmasını savunuyor.

“Ceza bütün şiddetiyle okullara girmeli ve kötü aile muhitlerinde yetişen veya şahsen fenalığa istidatı olan çocuklar yaptıkları hareketlerin mukabelesiz kalmadığını görmeli ve iyi çocukların da bozulmasının önüne geçilmelidir’ diyor.

Ya spor? Ohooo o bağlamda da neler var neler: ‘Askerlik ve spor liselerde daha sıkı olarak devam etmeli ve talebeler silahla toplu bir halde talime, hakiki süngü ve kılıçlarla hakiki mübarezeler (çatışmalar) yapmağa alışmalıdır. Zarar yok, aralarında tehlikeli yara alanlar bulunsun… Bu yaralar sinemaların, baloların yaptığı tahribat kadar zararlı değil; talebeyi tehlikeli azımsamağa alıştırmak bakımından faydalıdır.”

Çınaraltı Dergisi’nde yayımlanan ‘Türk Gençliği Nasıl Yetiştirilmeli’ adlı makalesinden alınmıştır yukarıdaki ifadeler.

Ya şiirleri? Onlara da bakalım mı?

‘Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca/namert bir el arkandan seni vurur kadınca’

Kahpenin, namerdin kadını erkeği olur mu? İnsafsız, haksız ve dayanaksız bir kadın düşmanlığı…

Ve felsefe düşmanlığı:

‘Anlamayız hayatı felsefeyle ilimle/Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı/Rahat yatakta ölmek sanki olmaz mı çile/Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı’

Hayatı bilim ve felsefe ile anlamamak, biz de bunu anlamayız. Felsefe ve bilim yapmakla, yurdunu müstevlilere karşı savunmanın çelişen bir yanı yoktur bize göre.

Ve bir diğer sanık Reha Oğuz Türkkan… Gizli Görem Cemiyeti’ni kuruyor, kurucular arasında sonraki yılların sıkı Kemalist’i Ceyhun Atuf Kansu da var. Gelgelelim bir süre sonra, Kansu’yu Çerkez olmakla suçluyor Reha Oğuz, araları açılıyor. Atsız ise Reha Oğuz Türkkan’ı önce Ermeni[14] sonra, Gürcü diye suçluyor, onların da araları açılıyor. Reha Oğuz “Kitapseverler Kurumu” diye de bir oluşuma gidiyor. Buraya Türk ırkından olanları üye ediyor. Mahkeme tutanaklarında Türkkan’ın ifadelerinde şunlar var: “Hatta bir müddet Türk tarihini birlikte yaşamış olan Arnavutlar, dönmeler vesaire (Türklerle melezleşmedikleri takdirde) Türk Milletinden sayılmazlar. Biz kandan biyolojik kanı değil, ırka tekabül eden bir mana anlıyoruz. Bir Boşnak benim gibi konuşmakla, Hazreti Muhammed’i benim gibi peygamber tanımakla Türk gibi düşünemez. Benden sayılamaz.”[15]

Ve bu Reha Oğuz Türkkan, Nazi Almanya’sından para alıyor. Hayri Yıldırım’ın “Son Türkçü Atsız” adlı kitabından bir dipnotu buraya metin olarak almak gerek:

“Mehmet Ali Ağaoğulları, Geçiş Sürecinde Türkiye adlı kitapta yer alan ‘Aşırı Milliyetçi Sağ’ adlı yazısında Reha Oğuz hakkında ‘Büyük para yardımı alan Bozkurt’un sahibi Reha Oğuz Türkkan’ şeklinde söz eder. (bak: Mehmet Ali Ağaoğulları ‘Aşırı Milliyetçi Sağ’, Geçiş Sürecinde Türkiye, Belge Yayınları 3.Baskı, İstanbul 1998, S.205”

Ve dünya çapında bir tarihçi bilim insanı Ord.Prof.Dr. Zeki Velidi Togan… Doğu Türkistan Türk Birliği adlı bir dernek kuruyor ve o derneğe yapılan gizli yeminlerle üye alıyor. Yaptığı faaliyet devletin bilgisi dışında ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dış politikası ve çıkarlarıyla da uyuşmuyor. Siz Sovyetler Birliğinin kuruluş aşamasında Lenin’le iş birliği yapmışsınız, sonra aranız açılmış, kaça kaça Ankara’ya dek gelip sığınmışsınız, Atatürk sizin bilimsel yanınızı duymuş, sizden yararlanmak istiyor, yararlanıyor da bir süre, sonra siz Atatürk’ün tarih tezine karşı çıkıp ülkeyi terk ediyorsunuz Avrupa’ya gidiyorsunuz, 1939’da yeniden dönüyorsunuz, sonra da Sovyetler Birliği’nin içini karıştırmak için gizli dernek kuruyorsunuz. İşte bu olmaz Hoca!

Ve yarım yamalak Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 1918-1920 yılları arasında Cumhurbaşkanlığını yapan Mehmet Emin Resulzade, o da boş durmuyor, Almanlarla mercimeği fırına veriyor. Azerbaycan’da kurmuş olduğu Müsavat Partisi’nin yayın organında müsavatçılığın Nasyonal Sosyalizmle benzerliğine ilişkin yazılar çıkıyordu[16], Bakû petrollerine ağızları sulanan Almanlar da bu yayınları destekliyorlardı.

Atatürk’ün Türkçülük anlayışı asla bu değildi. Atatürk, Resulzade’yi Sovyetlerle dostluğumuza halel getirmesin diye Türkiye dışına çıkarmıştı.  Atatürk’ün Türkçülüğü ile 1944’te tutuklanan Irkçı ve Turancıların Türkçülükleri, tarih tezleri ve SSCB ile ilişkilerle orada yaşayan Türklerle ilgiler ve ilişkiler bağlamında görüş ve yaklaşımları birbirine hiç benzemiyordu ve bu benzemezlik, gele gele 1944 yılı Mayıs’ında ciddi bir hesaplaşmaya gitme durumunda bırakıyordu İnönü’yü.

Irkçı-Turancıların pek çoğu Kurtuluş Savaşına destek vermişler, Atatürk’ün yanında olmuşlardı. Savaş sonrası Atatürk onların pek çoğunu önemli görevlere de getirmişti. Ama onların bir bölümü, Anadolu’da ülke ve tarih gerçeklerine uygun, akıl ve bilimle donanmış bir çağdaş ulusa yaratmaya çalışan Atatürk’ü anlamaya çalışmak yerine Osmanlı/İttihat Terakki Türkçülüğü ve Turancılığını sürdürmek istediler.

“Türk Ocağı Başkanı Hamdullah Suphi’nin Ziya Gökalp’in 1924’te ansızın ölümü üzerine Türkçü Hareketin de bir anlamda önderi haline geldiği bu dönemde, Turancılar yeniden kıpırdanmaya başlamışlardır. Öyle ki, son genel sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın anlattığına göre, Türk Ocağı yöneticileri, Mustafa Kemal’in bizzat gönderdiği, Kurtuluş Savaşından silah arkadaşları üç subayın üyelik başvurusuna, aradan günler geçmesine karşın bir yanıt bile vermemişlerdir. Bu duruma çok öfkelenen Mustafa Kemal’in buyruğuyla gecikmenin nedeni sorulduğunda da çekinmeden bu üç subay hakkında ırk bakımından soy araştırması yaptırdıklarını söylemişlerdir.

Taner Timur bu gelişmelerle ulusçuluğun yeniden Türkçülük adı altında ırkçılığa dönüştüğünü vurgulayarak ‘Atatürk’ün derin bir sezgi ile çağdaş Türk uygarlık terimleri ile tanımlama ve yaratma eğilimi de kısa zamanda Türkçü boyutlar kazandı ve eski uygarlıkları Türklere mal eden tezler ortaya atıldı’ diye yazmaktadır.”[17]

Ve Atatürk bu durumları görünce 10 Nisan 1931 tarihinde bir olağanüstü kurultay toplayıp Türk Ocaklarını kapattırdı ve yerine Halkevlerini kurdu. Kurdu çünkü Atatürk “ulusçuluk, Türkçülük eylemlerinin kesinlikle misak-ı milli sınırları içinde kalmasını istiyordu.”[18]

Irkçılar-Turancılar ise misak-ı milli sınırlarını tanımıyorlar, Turan hayalleri peşinde koşuyorlar, Sovyetler Birliği ile dostluğu reddediyorlardı. O Turan’a ne ile nasıl gideceklerdi, onu düşünmüyorlardı, düşündürmek isteyenlere veryansın ediyorlardı. İşte çarpıcı bir örnek:

“Bu millet, vaktiyle olduğu gibi bugün de sırf Tanrı’nın adını yükseltmek için bir savaşa girip er meydanlarında kan ve can harcayabilir. Bu millet, tutsak Türkleri kurtararak en büyük Türkiye’yi (yani turanı) kurmak için de sınırlara koşabilir. Fakat onların Kemalist prensipleri için kılını bile kıpırdatmaz. Hatta Kemalizm’in çığırtkanları bile Kemalizm uğruna ölmez.

Irkçılıkla Kemalizm arasında bir ölçüştürme yapmak gerekirse şöyle denebilir: Irkçılık, bizden olmayanların bize hep ihanet ettiklerini bilmekten doğan tarihi bir gerçeğe, Kemalizm ise otuz yılın yalan dolan propagandasına dayanmaktadır.” [19]

Oysa ki Kemalizm, Anadolu gerçeğini de Türk Dünyası gerçeğini, dünyanın siyasal koşullarını da biliyordu, ona göre tutum alıyor, gerçekçi uygulamalar yapıyordu. Anadolu’yu bilmeyenler ırkçılar-Turancılardı. Bunun kanıtı satırları Kemalist Türkçülük kitabımdan buraya aktarayım:

“1944 Irkçılık-Turancılık tutuklamaları olduktan sonra, Dil-Tarih Coğrafya Fakültesinde bir toplantı düzenleniyor, o toplantıyı DTCF’nin o günkü öğrenci derneği başkanı, sonraki yılların ünlü bilim adamı İlhan Başgöz düzenliyor. Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel de konuşuyor o toplantıda ve şunları söylüyor:

‘Turan’a gidip hayal ülkelerinde kâşaneler kuracağınıza, gidin bir Türk köyüne abdesthane yapın. Bundan büyük ideal olamaz. Semtine uğramadığınız köylü, evinin arkasına büyük abdestini yapıyor, üzerine de tüy dikiyor. Ertesi sabah pisliğe yapışıp donan tüyden tutarak götürüp evin uzağına atıyor.’”

Turan’a gidip hayal ülkelerinde kâşaneler kurmak isteyenleri sıkıyönetim askeri mahkemesi çeşitli cezalara çarptırdı… Dava daha sonra Askeri Yargıtay’a kadar gitti ve sanıkların tümü beraat etti. Bunu hukuksal bir beraat gibi almamak gerekir. Nitekim Erzurum MHP İl Teşkilatında benim de bulunduğum bir toplantıda Alparslan Türkeş, kendilerini, ağırlığını koyarak Mareşal Çakmak’ın kurtardığını söylemiştir.

 

VE 3 MAYIS TÜRKÇÜLER GÜNÜ

3 Mayıs’ı bir zamanlar Türkçüler Günü olarak kutlayan, hatta yazı yazan, konferans verenlerden biri de bendim. Ama sonra gerçeklerle karşılaştıkça görüşlerimiz değişti. Kemalist Türkçülük kitabımızda şunları yazdık:

“Yıllardır 3 Mayıs Türkçüler günü kutlanır, yıllardır her 3 Mayıs’ta aynı ezberler hiçbir soruşturma, araştırma ve yargılama sürecinden geçirilmeksizin yinelenir.

Bugün yine aynısı yapılacak; İsmet İnönü’ye Sabahattin Ali’ye, Hasan Âli Yücel’e sövgü; Atsız’a abartılı, kabartılı övgü.

Bir taraf pür kötü, hain, öbür taraf pir-nur, pir ü pak…

Böyle midir acaba? Böyle mi devam etmeli?

Bence hayır, nesnel bakılmalı yaşananlara, özeleştiri yapılmalı, tarihten ders alınmalı.

 

DEĞERLİ BAŞVEKİLİM SARAÇOĞLUNUN ŞEREFİNE

Evet, Saraçoğlu’nu Bursa’ya yollamıştık, ne oldu, nasıl döndü, sonra neler oldu, onları da yazalım:

“İki haftalık zorunlu istirahatin ardından yorgunluğu geçmiş, bu kez sinirleri altüst olmuştu. Yaşadıklarına kendisi de inanamıyordu. Bir başvekil olarak resmen olmasa da fiilen sürgüne yollanmıştı.

Ankara’ya döndüğünde en azından fırtınanın ilk şiddetli rüzgârı dinmiş ortalık biraz sakinleşmişti. Bursa sürgününden önemli dersler çıkarmıştı. Her ne olursa olsun Milli Şef’in dediğinden bir adım olsun dışarı çıkılmayacağını bir kez daha öğrenmişti.

29 Mayıs günü Meclis kürsüsünden yaptığı konuşma Saraçoğlu için İnönü’ye biatinin ilanı gibiydi:

‘Her Türk gibi ben de Kemalist rejimin doğruluğuna sağlamlığına o kadar eminim ki er geç bütün dünya milletlerinin bizim rejime benzeyen bir rejim etrafında toplanacaklarına kaniyim. Son günlerde hürriyeti suiistimal eden fesatçılar derhal yakalanmış ve adaletin pençesine teslim edilmişlerdir.’

Temmuz ayında İnönü, Köşkte Saraçoğlu’nun başvekilliğinin ikinci yılı şerefine bir yemek verdi. Hemen hemen tüm vekillerin ve CHP’li parti yöneticilerinin katıldığı yemekte İnönü’nün keyfine diyecek yoktu. Belli ki başvekilin gönlünü almak istiyordu. Saraçoğlu da zaten bu olayı unutmak istiyordu.

İnönü kadehini kaldırırken normalden fazla bir ses tonuyla seslendi:

‘Değerli Başvekilim Saraçoğlu’nun şerefine!”

Saraçoğlu kadehini başına diktikten sonra ayağa kalktı, İnönü’nün yanına gitti. Elini öpüp başına götürürken, İnönü iki eliyle Saraçoğlu’nun yüzünü avuçları arasına aldı. Alnına bir buse kondururken sadece onun duyacağı bir biçimde fısıldadı:

‘Sen benim iki gözümsün’”[20]

 

VE HÜKÜMET IRKÇILIK-TURANCILIK KİTABI ÇIKARDI

Irkçılık ve Turancılık düşünceleri özellikle genç kesimde ilgi görmeye ve kitlesel gösterilere dönüşmeye başlayınca, hükümet de bu görüşleri çürütmek, halkı ve gençliği Cumhuriyetin milliyetçilik ve halkçılık anlayışına doğru çekebilmek amacıyla bir kitap yayımladı.

“Irkçılık-Turancılık” adıyla yayımlanan kitap Türk İnkılap Tarihi Enstitüsünün 4’üncü yayını olarak 1944 yılında yayımlandı, Maarif Matbaasınca basıldı.

Bu kitapta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve CHP Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal’ın konuşma ve genelgeleri yer aldı. 286 sayfalık bu kitabın kalan bölümleri ise dönemin ünlü yazarlarının yazılarından oluştu.

Bu yazılardan alıntılar yaparak, Alparslan Türkeş’in “1944 Milliyetçilik Olayı” adlı kitabından sonra ülkemizde oluşan tek yönlü koşullanmayı ortadan kaldırmak istiyoruz.

Önce o tarihte CHP Genel Sekreteri olan ünlü yazarımız Memduh Şevket Esendal’ın CHP Örgütüne yayımladığı genelgeden bir bölümü aktaralım:

Biz milliyetçiyiz. Bu milliyetçiliğimizin ne olduğu da partimizin programımda açıkça yazılıp aydınlatılmıştır.

Bu programdaki geniş hayat görüşü karşısında bizi ırkçılık gibi müphem (belirsiz) ve dağıtıcı, Turancılık gibi karanlık ve çıkmaz yollara sürüklemek isteyiş ve çocuklarımızın sokak politikasına sürükleyiş, yalnız akılsızlık ve zavallılık ile izah edilemez, bunu milletimize karşı bir hıyanet olarak telakki etmeye (anlamaya) mecburuz.”

Kitaba en çok yazısı alınansa dönemin ünlü gazeteci-yazarı Falih Rıfkı Atay’dır. İşte onun değişik yazılarından alıntılar:

Bu tahrikçiler (kışkırtıcılar) Romanya’nın başına milli tarihinin en büyük felaketini getiren Gardistlerin bu memlekette üreyip türemelerine imkân olmayan basit taklitçileri olsa gerektir. Şurası bilinmek doğru olur ki Cumhuriyet kanunları ne Gardistlik tedhişçiliğine (teröristliğine) ne de Troçkistlik anarşisine, bu memleketin başına bela getirmek fırsatını vermeyecektir. Gardistler ve Troçkistler başka yerlerde olduğu gibi bizde de hak görünürüne sığınmakta, alt okun bir veya ikisini mızrak boyu sivrilterek göz boyama yolunu tutmaktadırlar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin prensipleri, milliyetçiliği, vatancılığı, halkçılığı ve devletçiliği hiç kimsenin tezvirli tefsirlerde (yalan yorumlarına) bulunmasına ihtiyaç göstermeyecek bir vuzuh ve tarif edilmiştir.”

“Irkçılık ve Turancılık, anayasa prensiplerinin zıddıdırlar. Irkçı ve Turancı, CHP’den olamaz. Irkçılar ve Turancılar milli birliğin ve Türkiye güvenliğinin tehlikesidirler. Biz Türkiye Türkçüsü ve Türkiye istiklalcisiyiz.

(…) Alttan alta bir soruşturma var: Sağ adı altında koyu Türkçülüğü suçlayarak kendi milliyetçilik davamızı da zayıflatmış olmaz mıyız?

Hayır, tersine kuvvetlendirmiş oluruz.

Biz Osmanlı saltanatının Arapçılığı, Arnavutçuluğu, Ermeniciliği, Rumculuğu arasında Türkçü idik. Bu devlet, saltanat topraklarının Türk parçası üzerinde kurulmuştur ve adına Türkiye denmiştir. Türkiye Türkleri, Anayasaya ve CHP’nin temel prensiplerine göre nasyonalist-milliyetçidirler. Ne Turancı ne de ırkçıdırlar. Turancılık dış politika bakımından, bağımsız Türkiye’nin nasıl başlıca tehlikelerinden biri ise, ırkçılık, iç politika bakımından ‘bir ve bütün Türkiye’nin parçalanmasından, azalıp dağılmasından başka hiçbir işe yaramaz. Biz göğüsler dolusu gururla Türk ve Batı sözlüklerinde ilmî anlamıyla milliyetçiyiz. Hiçbir yalan icat etmek ihtiyacında değiliz.

(…) Kemalizm millidir; Türkiyecidir. Türkiye’de doğmuştur. Türkiye ebediyen yaşar. Kemalizm’e aykırı her ideoloji yabancı kokar: Böyle bir ideolojinin yayılmasından mutlaka Türk olmayan yabancı siyasetler yararlanır. Çocuklar birinci perdede, ağabeyler ikinci perdedirler. Alt perdeler Bektaşi sırrı, farmason sırrı gibi kapalıdırlar. CHP Kültür tesisleri, Halkevleri, dergiler ve bütün vasıtalar, altı oklu Kemalizm’e sarılmalı, onu sağa sola çekilemez bir bünye sağlamlığına, bir olgunluğa, bir aydınlığa eriştirmelidirler.”

Bu kitapta Hüseyin Cahit Yalçın, Peyami Safa Reşat Şemsettin Sirer, Tahsin Banguoğlu, Ahmet Kutsi Tecer, Emin Erişirgil, Burhan Belge, Zekeriya Sertel, Ethem İzzet Benice, Yavuz Abadan ve Bedrettin Tuncel ve daha pek çok yazarın da aynı içerikte uzun yazıları bulunuyor.

 

[1] https://www.haber3.com/guncel/muthis-iddia-turkesin-tirnaklari-mi-sokuldu-haberi-2508

[2] Şerafettin Pektaş-Milli Şef Döneminde Cumhuriyet Gazetesi/Fırat Yyaınları

[3] Aynı yapıt

[4] Aynı yapıt

[5] Doç.Dr. Hazal Papuççular-Cumhuriyetin Dış Politikası/İş Bankası Yayınları

[6] Nihal Atsız dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu’na Orhun dergisinde 1 Mart 1944’te ve gene bir ay sonra 1 Nisan 1944’te olmak üzere iki açık mektup kaleme alır, Başbakan’a şikayet ve uyarıda bulunur. Şikayet edilenlerin arasında Ahmed Cevad Emre, Sabahattin Ali, Sadrettin Celal Antel, Pertev Naili Boratav ve Hasan Âli Yücel de vardır. Açık mektuptaki hakaretamiz ifadeler nedeniyle Sabahattin Ali tarafından Atsız mahkemeye verilir. 26 Nisan 1944’te Ankara’da başlayan ilk mahkeme, dönemin gençleri tarafından hınca hınç doldurulur. Mahkeme, 3 Mayıs 1944’e ertelenir.

[7] Gürkan Hacır-Efe Başvekil Şükrü Saraçoğlu’nun Romanı/ Asi Kitap

[8] https://tr.wikipedia.org/wiki/Irk%C3%A7%C4%B1l%C4%B1k-Turanc%C4%B1l%C4%B1k_Davas%C4%B1

[9] https://misakizafer.com/2020/06/12/ismet-pasanin-19-mayis-nutku-1944/

[10] İnönü burada, Atsız’ın manevi babası ve Lozan’a birlikte gittiği Dr.Rıza Nur’u kastetmektedir.

[11] Alparslan Türkeş, ifadesinde “Ben de aynı Nihal gibi düşünüyorum” demiştir.

[12] Oğlu Yağmur, yaşamı boyunca bu vasiyeti hiç ciddiye almamıştır.

[13] Elif Akar-1944 Yargılamaları-Türk Tarih Kurumu Yayınları

[14] Reha Oğuz Türkkan’ın ana tarafının geldiği yer olan Azerbaycan’ın Gence şehrine bağlı Kendek köyünün tamamı Ermeni imiş. Kaynak: Hayri Yıldırım, Son Türkçü Atsız

[15] Elif Akar-1944 Yargılamaları-Türk Tarih Kurumu Yayınları

[16] Kaynak: Шнелле Й. “Враг моего врага”: деятельность азербайджанской партии “Мусават” в Германии (1933-1939) // Исторический Вестник. — 2020

[17] Demirtaş Ceyhun- Ah Şu Biz Karabıyıklı Türkler/Asi Kitap

[18] Aynı yapıt

[19] https://huseyinnihalatsiz.com/makale/milli-birlik/#google_vignette

[20] Gürkan Hacır-Efe Başvekil Şükrü Saraçoğlu’nun romanı/Asi Kitap

About Post Author

About Post Author