İki değerli yazardan İsmet Paşa anekdotları

“BENİ AFFEDİYORSUN DEĞİL Mİ?” VE “MERHABA ASKER!”

Türk basının değerli adlarından biri olan Sadun Tanju yazıyor “Bazı Anılar” adlı kitabında:

“İhtilalin dört beş ay öncesiydi. 1959 kışı. Bursa’daydık. İsmet Paşa iktidarı seçime zorluyordu. Gittikçe batıyorsunuz, ülkeyi felakete sürüklüyorsunuz, seçimden başka çareniz yok gibi bir şeyler söylüyordu.

Hiç unutmam Bursa’nın saygın bir Halk Partilisinin evinde öğle yemeğindeydik. Selim Süter, Paşa’nın sevgisini kazanmış eski bir partili idi. Çepeçevre masalardan kurulu bir sofrada İnönü’nün yakınında oturuyordum. Bir ara, Paşa’nın tam yanında oturan partili ile yer değiştirip kendisine bir soru sordum. İktidarın bütün devlet kuruluşlarına el attığından şikâyetçisiniz; bürokrasiyi, adalet mekanizmasını, hatta orduyu siyasal amaçlarla kullanma gayretini kınıyorsunuz; bütün bu güçleri elinde ellerinde toplayarak millete baskı uyguladıklarını söylüyorsunuz; peki bu kadar korkusuz ve fütursuz hareket eden bir siyasal kadroyu seçim yapmaya nasıl zorluyorsunuz? Güvendiğiniz güç ne? Dedim.

İsmet Paşa duymak istediği zaman, söylenenleri gayet iyi anlardı. Bunun hoş bir örneğine yine bir parti gezisinde, Ordu’dayken şahit olmuştum. Ordu’da Çebilerin evinde konaklamış-o zamanlar otel filan hak getire-sabah erkenden yola çıkmıştık. Paşa önde şoförün yanında oturuyor, basın bültenlerine ve gazete özetlerine göz gezdiriyor. Arka koltukta Dr. Kemal Satır, ben ve foto Hüseyin oturuyorduk. Hüseyin, Ulus’un ve partinin fermanlı delisi idi. Aklına geleni konuşur, ağzına geleni söylerdi. O gün de Paşa nasıl olsa duymaz diye, bir akşam öncesinin dedikodusunu yapıyordu. Kemal Satır böyle şeylere bayılır ‘söyle bakalım davar…’ diye adamı teşvik ederdi. Hüseyin, başı yeşil eşarplı genç hanımın, eczacının hanımı olduğunu, savcı ile işi nasıl pişirdiğini filan, kendi neşeli üslubuyla anlattıkça biz arkada kıkırdıyoruz… Derken, biraz sonra Paşa elindeki bültenleri arkaya, Kemal Satır’a uzattı. Hafifçe geriye dönüp Hüseyin’e baktı. Hangisiydi o eczacının karısı, diye sordu.

O öğle yemeğinde, İnönü’nün verdiği cevabı bugün bile gayet net hatırlıyorum. ‘İşte’ demişti, ‘bu soruyu senin gibi herkes sorup cevabını arayınca, asıl güç meydana çıkar.’

Onun için diyorum ki, İsmet Paşa ihtilalin olacağını biliyordu. Bildiği içindir ki, Meclis kürsüsünden iktidar saflarına dönüp ‘Sizi ben bile kurtaramam’ diyordu.

İsmet Paşa ile çok anılarım var. Gazeteciliğe başladığım zaman o artık yetmişine merdiven dayamıştı ve geçmişsinde şanlar, şereflerle dolu en az kırk yıllık bir hizmet ve deneyim dönemi vardı. Onun yakınında yirmi yıl geçirmiş olmak benin neslimden gazeteciler için büyük bir talihtir.

Topkapı olaylarından sonra, Sultanahmet’teki parti merkezine geldiğimiz zaman, sanki o edepsizce saldırıya ben hedef olmuşum gibi kendimi tutamayıp ağladığımı görünce, gelip başımı okşamış, ‘ben affediyorsun değil mi?’ demişti. Ertesi gün Vatan’da büyük bir coşkuyla, ‘Sizi affetmek mi İsmet Paşa?’ yazısını yazmıştım. O, bütün bu olup bitenlerden kendisini sorumlu tutuyor, kendisinden çok genç nesle, hâlâ hareketlerinin doğruluğunu anlatma ihtiyacını duyuyordu. Demokratların, muhalif   gazetecileri yıldırmak amacıyla bir sokak serserisini polisin himayesinde üzerime saldırttıkları günün ertesi sabahında ondan bir yıldırım telgraf almıştım. Aynen şöyle diyordu:

‘Uğradığınız çirkin tecavüz, hür düşünce ve hür yazma hayatımıza yöneltilmiştir.

Yaranızın acısını sizden fazla hissettim. Hür düşünceye tecavüz kısmını, sizin tahmin edemeyeceğiniz kadar zararlı gördüm.

Siz genç neslin yazarları bir asırlık milli emeğin mahsullerisiniz. Siz genç yazarlar, aydın geleceğimizin temellersiniz. Sizlere bu ilerleme zamanınızda yaşama ve çalışma imkânı sağlamak, biz siyaset adamlarının başlıca görevidir. Şevkinizi korumanızı bekleriz.

Bize düşen görevleri yerine getireceğimize güvenmenizi isteriz. Size, benden çok yaşlı gibi derin saygılar sunarım.

Hasretle gözlerinizden öperim.

İsmet İnönü”

İstanbul’da olduğu zamanlar, Taşlık’taki, Maltepe’deki, Heybeli’deki evine giderdim. Bazen erken gider, öğle uykusundan kalkmasını beklerdim. Bir keresinde Taşlık’taki evde, ben aşağıda salonda beklerken oyalanayım diye Meclis’te yapacağı konuşmanın el yazılı metnini göndermişti. Yukarı kattan inerken merdiven ortasında durup ‘nasıl buldun?’ diye sordu. ‘Çok iyi olmuş efendim’ dedim ve kanepede yanıma otururken ‘sadece şunları anlamadım’ diyerek metinde yan taraflara konulmuş işaretleri gösterdim. Bana bir badem ezmesi ikram ederken güldü. ‘Onlar’ dedi ‘ben kürsüde konuşurken bana yapılacak harfendazlıklara karşı bir çeşit savunma. O noktalarda iktidar sıralarından bana saldırılar olacak, ben de cevaplarını vereceğim.’

Sonra bir süre susup siyaset dersini tamamladı:

‘Siyasette sürprizle karşılaşmak olmaz. Daima hazırlıklı olmak gerek.’

Yeşilhisar’da Nevşehir’e doğru yoluna devam etmesin diye bir tabur askeri getirip İsmet Paşa’nın karşısına dikmişlerdi. Askere süngü de taktırmışlardı. Ne teatral bir sahneydi o Allah’ım! Barış zamanındayız, kendi vatanımızda bir şehirden diğerine gitmek istiyoruz ve sen İsmet Paşa’sın, Kurtuluş Savaşı kahramanı, devlet kurucusu, eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı, Ana Muhalefet lideri, karşına ‘Yassah’ diye bir tabur asker diziyorlar!

Arabadan indi.

Kış günü. Hava açık ama, buz gibi. İnsan kırbaçlayan bir rüzgâr esiyor. Paşanın sırtında palto. Önü açık. Boynunda yerlere kadar uzun kahve rengi yün bir atkı. Hepsi rüzgârda uçuşuyor.

Biz hepimiz geride kaldık. O tek başına süngülü askerin üzerine doğru yürüyor. Sanki Paul Muni’nin başrolünü oynadığı o ünlü Juarez filminden bir sahne.

Taburun başında kızıl saçlı, babayiğit bir binbaşı var.

Paşa ona bir adım daha yaklaşarak durdu.

‘Merhaba asker!’

Bir ‘Sağ ol’ çığlığı soluk mavi gökyüzüne yükseldi.

‘Açılın geçeceğim!’

Sanki Musa Kızıldeniz’i yarıyor.

Tabur kaynaşıp ikiye bölündü. Ortada dar uzun muntazam bir yol belirdi. Paşa, tek başına o dar geçitten geçip geriye döndü. Biz arkada kalanlara ‘siz de gelin’ demedi. Dese kim bilir, asker kendisine verilen emri yerine getirecek, bir facia yaşanacak.

Geldi, otomobiline girip oturdu.

Beklemeye başladık. Bu arada resmi görevliler koşuşturup duruyorlar. Ankara ile temastalar. Paşa’nın kafilesindeki milletvekilleri de başta Turhan Feyzioğlu, bu rezalete son verilmesi için Ankara’yı sıkıştırıp duruyorlar.

Her halde, Paşa ile asker arasında geçen bu olay iktidar öfkelilerini bir nebze düşünmeye yöneltmiş olmalı ki, İçişleri Bakanlığı geçiş izni çıktı sonunda.

Nevşehir’e vardık. Vakit akşam.

Galiba parti başkanının eviydi. Sobalar yakılmış. İçerisi kalabalık. Paşa, pek bir şey yemeden ‘yatacağım’ dedi.

Merdiven karşısındaki odayı hazırlamışlar.

Yattıktan kısa bir süre sonra odaya girişimi, onun kaba bir çiçekli yorganın altında adeta kaybolmuş, büzülmüş küçük vücudunu, çocuk gözlerle öylece bana bakışını, ‘Allah rahatlık versin Paşam’ deyip yorganını sıkıştırışımı, ne kadar canlı görüyorum bu kadar yıl sonra…”

 

İSMET İNÖNÜ’NÜN FERMUARLI ÇANTASI VE “PLANCI UYANDIM”

60’lı yıllarda Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışıp o kuruluşun müsteşarlığına kadar yükselen Ali Nejat Ölçen anlatıyor:

“Yüksek Planlama Kurulu toplantılarına Başbakan İsmet İnönü, en erken gelenlerden biri ve ilki olurdu her zaman. Bomboş salona girer, elini upuzun toplantı masasına vurarak “Nerede plancılar?” diye bağırırdı.

Özel Kalem Müdürü Necdet Calp’ın getirdiği dosyayı alıp masanın üzerine bırakır, ama küçük, siyah renkli deri, fermuarlı çantayı da koltuğunun altında tutardı. O çantanın içinde ülkenin en önemli ve gizli belgelerinin yer aldığı ve yatarken bile çantayı başının altına koyduğunu sananlar her halde yanılmıyorlardı. Ama sadece ben biliyordum o küçücük fermuarlı çantanın içinde ne olduğunu. Birer ikişer toplantı salonuna girer ve utana sıkıla Başbakan İnönü’nün yanından geçerdik. O da sanki yolumuzu kesmek istiyormuşçasına masadan uzağa çekerdi koltuğunu. Hani biraz daha genç olsa, çelme takıp bizi yere düşürmesi işten bile değildi.

O zamanlar tam tamamına 33 tane İktisadi Devlet Kuruluşu vardı. Genel Müdürleri teker teker dinler, arada sırada Müsteşar Müezzinoğlu’na dönerek:

‘Ne söylüyor nu?’ derdi.

Bir defasında bir genel müdüre o kadar kişinin içinde:

‘Sende rakam ciddiyeti yok mu, çık dışarı’ diye bağırmıştı.

(…) Toplantı salonuna, Besim Bey’le birlikte oturduğum odadan geçiliyordu. Bu yolu sadece Başbakan İnönü ve toplantıya katılacak olan bakanlar izliyordu. Müsteşar dâhil hiçbirimiz toplantı salonuna bu yolu izleyerek girmezdik. Ona karşı saygısızlık etmeyiz gibi bir duyguya kapılırdık.

Toplantıya katılmadığım zamanlar içerde konuşulanları ev Başbakan İnönü’nün bağırmalarını işitirdim. Genellikle toplantıyı öğleden önce saat 10’da başlatır ve kesinlikle saat 12’de ara verirdi. Ara kapı açılıp da Başbakan İnönü odadan içeri girdiği zaman ayağa kalkardım. Eliyle oturmamı işaret eder ve tam karşımdaki geniş maroken koltuğa gömülür, ‘plancı beni 21 dakika sonra uyandır’ derdi. Benim bulunduğum odada kendisini öylesine güvende hissediyordu ki kımıldarsam uyanır kuşkusuyla kolumu bile oynatmaktan çekiniyordum. İşte o zaman küçük çantanın fermuarının açıldığını görüyordum. İçinden eşi Mevhibe Hanım’ın nakış oyasıyla iki yanını dantellediği küçücük beyaz yastığı çıkarır ve başının arkasına yerleştirirdi.

Saklı tuttuğu gizi öğrenmiş olmamdan mutlu, gözlerini kapar ve derin bir uykuya dalardı. 21’inci dakikanın geçmesinde bir yanlışlık yapmamak için gözümü saatimden ayırmazdım. Ama hiçbir zaman da onu, söylediği saatte uyandırma olanağına kavuşamadım. Yerimden tam kımıldayıp da kalkacağım zaman gözlerini açar ‘Plancı uyandım’ derdi.”[1]

 

 

 

 

[1] Ali Nejat Ölçen-Devlet Yokuşu/Doruk Yayınları

About Post Author