III. KISIM:

III. KISIM:

Beni engelleyen memura sert bir bakış atarak; “bunlar hep böyle yapar” diyerek çıkışa kadar bana eşlik yapmıştı. Çoğu kitaplardan oluşan eşyalarımı ancak bu şekilde, Sirkeci Garı’ndan çıkartabilmiştim. Kitaplar ve diğer eşyalarımla, Sirkeci Tren Garı Gümrüğünden dışarı çıkmak için uğraşırken, çıkış kapısında, siluetini biraz önce gördüğümü zannettiğim, İstanbul’daki üniversite öğrencilik dönemi arkadaşım Fırat AYKUT’un ta kendisi idi, çıkışta beni bekliyen.

Fırat AYKUT’la, İstanbul Teknik Üniversite öğrencilik yıllarında (1963-1969) beri tanışıyorduk. “68 Kuşağı” döneminin, aktif öğrencileri idik. 1969 Yılında, mezun olduktan sonra, GAP’ın hazırlık ve başlangıç dönemleri olan, 1960-1970 li yıllarda, DSİ’nin önemli rol yüklendiği, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde başlatılan, büyük kalkınma projelerinde istihdam edilmek üzere, çok sayıda teknik elemana gereksinim vardı.

DSİ.X. (DEVLET SU İŞLERİ ONUCU) Bölge Müdürlüğü; Diyarbakır’da hizmet veren önemli bir Müdürlük idi. Mezun olduktan sonra, DSİ.X. Bölge’de mimar olarak görev almıştım.

Üniversite öğrencilik dönemi arkadaşlarıma; “öğrenci iken mangalda kül bırakmıyordunuz”, Ülke Kalkınma Projesi olarak önemli bir proje olan çalışmalarda, görev almaları için, dönem arkadaşlarıma; “ Geliniz Bölge’de, Görev Sizi Bekliyor” diyerek, çağrıda bulunmuştum. En başta Fırat AYKUT, bu çağrıma olumlu yanıt vermişti. Kendisinin dışında, 6-7 dönem arkadaşı, İnşaat Mühendisi ile birlikte, DSİ. X. Bölge Müdürlüğü’nün gönderdiği, Chevrolet Marka 8 kişilik, 4X4 suv, Taksim Meydanından, arkadaşları alıp DSİ. X. Bölge’de göreve başlamaları için, Diyarbakır’a getirmişti.

Lisans üstü eğitim ve öğrenim için, Haziran 1970 Yılında gittiğm Fransa’ya hareket edinceye kadar, bu idealist teknik kadro ile birlikte; arazi, şantiye, büro ayırımı yapmadan, GAP. Uygulama sınırları içinde, büyük bir özveri ile çalışmıştık.

Fırat AYKUT ile olan arkadaşlık bağlarım bu yüzden çok güçlü ve İstanbul’daki, üniversite öğrenciliği dönemi başlarına kadar gidiyordu. Münih’ten telgraf çektiğimde, beni karşılamaya geleceğinden çok emindim.

Eşyalarımı, Fırat’ın beyaz renkli Peugeot 505 model arabasının bağajına yükledikten sonra, hatırladığım kadarı ile, en az üç dönem, Belediye Başkanlığı yaptığı, doğum yeri olan Çatalc’ya doğru yönelmiştik.

Fırat, beni birkaç gün misafiri olmam için israr etmişti. Fırat’ın Muhterem Babası, Annesi ve diğer Aile bireyleri ile tanışma fırsatı bulmuştum.

Kitap ve eşyalarımın önemli bir kısmını, koliler halinde posta ile, Annemin yaşadığı Diyarbakır’ın Ergani İlçesi’ne göndermiştim.

İstanbul’dan ayrıldıktan sonra, önce Ankara’ya uğradım ve Milli Eğitim Bakanlığı’na uğrayarak, Sorbonne Paris I Üniversite’si Doktora Diplomamı vererek, üniversitelerde öğretim üyesi olmak için hazır olduğumu bidirmiştim.

Daha sonra, Türkiye’ye geri dönmek kararımda çok önemli etken olan, Annemin yıllarca yolumu beklerken yaşadığı, Ergani’ye dönmüştüm. 1949 Yılı, Eylül Ayında Babam vefat ettiğinde ben 4 yaşındaymışım. Annem, 1950 Yılında Askere alınan ve askerliğini Kore Savaşı Gazisi olarak tamamlayan en büyük Ağabeyim’in yolunu’da burada beklemişti. Benden 6 yaş büyük olan ikinci Ağabeyimin de benim gibi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği öğrenimi döneminde, Annem hep çocuklarının yolunu beklemişti. Bu yüzden, Paris’in cazibesine kapılıp dönmemezlik yapamazdım.

Annem çok mutlu olmuştu dönüşüme, ama duygularını pek belli etmezdi. Bizim yaşamımız ile ilgili verdiğimiz kararlarımızda, kendi kafasındaki herhangi bir çerçeveye oturtmak için zorladığını hiç hatırlamıyorum.

Annem 1986 Yılında, İstanbul’da vefat etmişti. Mezarı; İnşaat Mühendisi Ağabeyim Baysar, Amcamın Eşi Rahime Yengem ile birlikte, Topkapı Aile Mezarlığında yer almaktadır. Işıklar içinde uyusunlar.

Benim Paris’te öğrenim döneminde, bir yıl süre ile, bir nevi rotasyon formasyonu almak için, Paris’teki bir hastahanede staj gören Abdulkadir POLAT arkadaşım, Diyarbakır Dicle Üniversitesi Ortopedi Servisinde, Doç Dr. Olarak görev yapıyordu.

Paris’te eşiyle birlikte geçirdiği formasyon tamamlama döneminde, Akadaşım ve Eşinin, Paris’e alışmalarında çok yardımım olmuştu.

Diyarbakır’a döndüğümü öğrenince, beni evlerinde yemeğe almışlardı. Paris’teki dönemi ve dönüş yolculuğum sırasında başımdan geçen kaza ile ilgili olayları anlatmaya başlamıştım. Kaza sonrası yaşadıklarımın, karayolu, yol trafik memurları, hastahaneye götürülüşüm, 50 Frank lık, Yol Sigorasının önüme açtığı olanaklar, ilgililerin moral verici davranışlarının, benim üzerimde yaptığı pozitif etkinin boyutunun, özenle donattığım ikinci el Peugeot 305 spor arabamın pert oduşunun, bende yaratabileceği uzüntüyü nötürleştirdiğini anlatmıştım. Bu yaşadığım organizasyonun, bir ülkenin kurumsallaşmasının ulaştığı düzeyi belki biraz abartarak anlatmıştım. Aslında abartı yoktu. Gerçekten de hemen hemen her alanda işleyen kurumların tarafsız davranışı, bir ülkenin devlet  mekanizmasının ve alt birimlerinin senkronize bir şekilde işleyişi, ilgili ülkenin gücünün kaynağını oluşturduğunu anlamak, benim için zor olmamıştı.

1763 yılında James Waat tarafından bulunan buharlı makine ile başlayan Sanayi Devriminin ileride en başarılı ülkesi konumuna gelen, Hitler Döneminin yıkımını yaşamış olmasına rağmen, Almanya kurumsallaşmayı genetik bir kazanıma adeta dönüştürmüş olmalıdır.

Kurumlarının işleyişinin, yukarıda anlattığım kişisel ve bire bir deneyimini yaşadığım olayın geçtiği bir ortamda bu kurumları; renk, dil, inanç, gelir düzeyi gibi kriterlerinin önemsenmediği, ama muhattabın canlı bir dünyalı olmasının yeterli bir vasıf olarak önemsendiği toplumlarda, özel cemaatlara veya aşiretlere mensup olmanın hiçbir zaman gündem konusu olması mümkün olmayacaktır.

Toplumun bilinçli organizasyonu, Papazın ve  Ağanın insafına tekedilmekten, insanları soyutlamıştır. 

Bizim toplum gibi toplumlarda, bir cemaata veya bir aşirete mensup olmak arayışının, önemli  ve yoğun bir arayış olması, kurumların görevini tarafsız ve kayırmasız yapmamalarından kaynaklanmaktadır. Görünüşte, akrabalık bağlarının güçlü seyredişi bile, aile bireyleri arası menfaatların çatışması anına kadar geçerliliğini koruduğunu da biliyoruz.

Kurumsallaşmasını tamamlamış toplumlardaki insanlar; dostluklarını, arkadaşlarını seçmekte, çıkar dışı, ilgi alanına yakın, yaratıcı ve üretkenliğini destekleyici ilişkileri yeğlemeyi tercih etmektedir.

Çünkü Böyle toplumlarda, birey bir haksızlığa uğradığında, sorununu çözmek ve hakkını arayabilmek için, mevcut kurumların işleyişine güvenir. Nüfuslu bir cemaat veya aşiret reisini veya mensubunu aracı olarak kullanmak aklından geçmez.

Ekonomik, Eğitim ve Kültür düzeyi zayıf ülkelerin mensubu olan bireyler, mensubu oldukları toplumun Kurumlarının, işleyişinde ya maddi çıkarın ya da zor kullanmanın, önemli bir icraat aracı olduğunu, adeta kanıksamıştır. Bireyin içerisine düşürüldüğü bu ortam, aşiret ve veya cemaat mensubu olmak veye mensuplarına yakın durmayı, bir sosyal yaşam tarzının normal işleyişi olarak,  önemsemeye itmektedir. 

Ortopedi Doçenti arkadaşımın evindeki yemek, bu konuşmalarımın yapıldığı ortamda geçmişti.

Almanya’da geçirdiğim trafik kazasını anlattıktan sonra, arkadşım kendisinin haberdar olduğu ve Türkiye’de, Ankara’dan, zannedersem Şanlı Urfa’ya gitmek için, eşi ile birlikte, özel arabasını kullanarak yola çıkan, bir Avukat arkadaşının başından geçen korkunç kazayı anlatmıştı. Söz konusu kazada Arkadaşının, ölümden döndüğünü söğlemişti.

Ankara’yı 100 Kilometre geçe, bir hayvan sürüsüne çarpmamak için yaptığı yanlış ve zamansız hareketinden dolayı, sürücü direksiyon kontrolünü kaybettiği için, araba takla atıyor, Avukat önemli bir darbe alıyor fakat ölmüyor.

Yanındaki Eşi ise, aldığı darbeden dolayı, olay yerinde ölüyor. Avukat kendine gelinceye kadar birkaç gün hastahanede kalıyor. Kaza olduğu ıssız yerde, kaza yerine ilk yetişen, kim olduklarını tespit edemedikleri kişiler, ölen Karısının kolundaki altın bilezikleri almak için karısının kolunu kemişler.

Bu son anlattılanlar; Avukatın kendisi komadan çıkıp uyandıktan sonra, kendisine iletilen kaza raporunda yazılı olanlardan  ibaret imiş!

BU KISMIN SONUDUR.

 

KENT HAYAT MEDYA EKİBİ.