Perry Anderson’un, Franco Moretti’ye “bir ithaf, bir yanıt” diyerek yayına hazırladığı dosyayı “Tarihten Siyasete Eleştiri Yazıları” başlığı altında toparlamıştı. İletişim Yayınları tarafından 2003 yılında yayımlanmış bu yapıtta 1982 ile 1992 yılları arasında, on yıllık bir süreçte yazdığı eleştiri notları yer almaktadır.
Postmodernist akım sözcülerinin de dört elle sarılarak tartışmaya açkıtları “Tarihin Sonları” başlıklı son bölümde tarihin sonu hakkında birçok düşünürün ileri sürdüğü görüşü değerlendirir Perry Anderson… Lutz Niethammer’in aralarında hiçbir siyasi bağ ve benzerlik bulunmayan, hatta birbirinin karşıtı gibi görünen Henri de Man, Arnold Gehlen, Bertrand de Jouvenel, Carl Schmitt, Aleksandre Kojeve, Ernst Jünger, Henri Lefebvre, hatta “kendi tarzlarında” olarak bilinen Walter Benjamin ile Theodor Adorno’nun iki dünya savaşı arasındaki dönemde “eylemci ya da sempatizan olarak” Avrupa’daki yerleşik düzenin yıkılacağı yönünde besledikleri radikal umutların gerçekleşmemesi üzerine düştükleri derin düş kırıklığı ortamının “tarihin sonu” gibi bir kavrayışın doğmasında önemli bir etken olduğu tezini tartışmaya açar önce…
Neithammer’in adlarını bir araya toparladığı farklı figürleri kitlelere uzak kalmış birer kâhin durumunda görmesi de dikkat çekicidir. Ona göre, “…eleştirel bilgi, anlamsız makro anlatılar safsatasında değil, çoğunluğun sıradan, mütevazi kitaplarında aranmalıdır” (s 386).
Niethammer’den yalnızca iki ay sonra, Francis Fukuyama’nın “The End of History?” başlıklı metni yayınlanır. Fukuyama, Haziran 1989 tarihinde yayımlanmış metninde, Niethammer’den bağımsız ve habersiz olarak geliştirdiği kendi kuramsal tezinin ana kaynağı olarak Alexandre Kojeve’yi adres göstermektedir.
Fukuyama’nın tezinin merkezinde, “20. Yüzyılın sonunda Batı liberal demokrasisinin bütün rakipleri karşısında üstünlük kazanmasıyla birlikte insanlığının ideolojik evriminin sonuna geldiği” (s 387) bulunmaktadır. Fukuyama’ya göre “Liberal Demokrasi” yalnızca faşizmin ve “. Dünya Savaşı sonrasının en büyük düşmanı komünizm karşısında değil, Üçüncü Dünya’nın geri kalmış ülkelerinde, ayırıcı toplumsal içerikten ya da evrensel iddialardan yoksun milliyetçilikler (milliyetçiliğin nasıl bir evrensel iddiası olabilir –bizim notumuz-), belirli dinsel cemaatlerle sınırlı köktendincilikler karşısında da zafer kazanmıştır (s 387)…
Japonya, Çin, Güney Kore ve Tayvan’daki değişimler ile de sanayileşmiş ülkeler arasındaki rekabet “ideolojik ve askeri damgadan arınmış” olarak devam edecektir!
“Sosyalizmin bozguna uğramasıyla birlikte Batı liberal demokrasisi, insan yönetiminin nihai biçimi olmuş, tarihsel gelişmeyi sonuna erdirmişti. (s 388)
Fukuyama, liberal demokrasinin zaferi ile sonuçlanmış bu zaferin ilk haberini Hegel’in verdiği inancındadır.
Perry Anderson, Fukuyama’ya yönelik eleştirisinde küçük, devlet ve demokrasi kavramlarının tartışılmaya başlandığı, Hegel’e kadar felsefenin esin aldığı savaşçı devletlerin seçkin yurttaşlarının enerjilerini kamusal uğraşlara ayırdıkları dönem ile günümüzü karşılaştırır. Hegel’in öngörüleri ile gerçekleşecek korporatif toplumların kitlesel yoksulluk ve üretimi teşvik için gösterdiği tek hedefindenizaşırı yayılmak olacağına ilişkin öngörüsüne vurgu yapar. (s 397)
Nedir bu denizaşırı yayılmak?
Perry Anderson 1992 tarihli, tam 116 sayfa tutan “Tarihin Sonları” başlıklı, Batı liberal demokrasisini mercek altına aldığı bu yazısında “emperyalizm” sözcüğünü de ilk ve son kez kullanmış olur.
Perry Anderson, Cournot, Nietzche ve Köjeve ile sürdürdüğü tarihin sonu üzerine tartışmayı liberal demokrasinin farklı ülkelerde yol açtığı yaşam farklılıklarına yönelik gözlemleri, geri kalmış ülkelerde hızla çoğalan nüfusun gelişmiş Batı ülkelerine geçmek için yol açacağı nüfus hareketleri olasılıkları ile genişletir…
Perry Anderson’un, ABD’nin Orta Doğu üzerindeki doğrudan askeri müdahalelerinin açıkça göz önünde olduğu, Afganistan’da, Pakistan ve bazı Yakın Asya ülkelerinde de yayılmakta olan dini ideolojilerle donatılmış grupların silahlanma yarışına girdikleri bir dönemde Fukuyama’nın büyük övgülerle göklere çıkardığı liberal demokrasinin nasıl bir rolü olduğu üzerine tek bir söz etmemesi çok ilginçtir.
Fukuyama’nın tezinde, dünyanın geleceği için petrol kaynaklarının korunması, göçün kontrol altına alınması, -silahlanma başta olmak üzere- ileri teknolojilerin kimi yerde engellenmesi gerekmektedir. “Bu amaçları temin edecek yeni bir dünya düzeninin uygulanması açısından NATO, Irak harekâtında sağlam bir birliğe sahip olmadığı ortaya çıkan BM Güvenlik Konseyi’ne kıyasla daha uygun bir araçtır.” (s, 481)
Irak harekâtı denince gelişmiş bir liberal demokrasi ülkesinin “Kitle İmha Silahları”nın var olduğu gerekçeyle Irak’a yaptığı bir harekâtı ve o gerekçenin bir safsatadan başka bir şey olmadığı gerçeğini anımsamadan edemiyor insan.
Perry Anderson’un aklına gelmemiş olsa da (!), Fukuyama’ya dünyanın dört bir noktasında aynı inanca sahip oldukları halde birbirleriyle savaşan terör örgütlerinin ellerindeki silahların nereden geldiğine bakmasını önermemizin bir yararı da olmayacaktır sanırım.
Fukuyama’nın bir baş belası gibi gördüğü sosyalist sistemin (onun sosyalistliği de epeyce tartışmaya açık bulunuyor olsa da) ortadan kaldırılması için yaratılmış “Yeşil Kuşak” saldırı harekâtına ve onun bir türevi olarak 11 Eylül faciasından Afganistan’da o liberal demokrasinin iktidarı devrettiği, kadınların artık neredeyse birer insan sayılmadığı Taliban otokrasisine karşı söyleyeceği neler vardır acaba?
Fukuyamanın “liberal demokrasi” üzerine dizdiği o methiyeler içinde kendisine yer bulamamış o “Yeşil Kuşak” harekâtının Kuran sayfaları aracılığıyla yapıldığı gerçeği (John Didion yazısı), o konuşmanın yapıldığı tarihten tam kırk yıl sonra da bir “stratejik ortak” devletin kilit noktalarına yerleşmiş “gayrı nizami bir savaş örgütü”nün liderinin arkasındaki haritada Bosna’dan Afganistan’a, Fas’tan Hindistan’a, hatta Endonezya ve Malezya’ya uzanan bir bölgeyi yeşile boyayarak yer alacaktır. (Bakınız Türkiye’de askeri okullara öğrenci alınmasından devletin ve yargının önemli noktalarına personel atanmasına kadar yetkili olduğu anlaşılan SADAK adlı örgütün logosu)
Perry Anderson, Fukuyama’ya yönelik eleştirisinde liberal demokrasinin egemen oldukları ülkelerdeki “demokrasi”nin nitelikleri üzerine epeyce söz söylemektedir…“(ABD) Yurttaşlarının yarısından azının oy kullandığı, Kongre üyelerinin yüzde doksanının yeniden seçildiği ve bir milyon dolar karşılığında koltuğun satıldığı bir toplum. Japonya’da para daha da etkilidir ve iktidar partisi görünürde bile değişmemektedir. Fransa’da meclis tamamen işlevsizdir. İngiltere’de yazılı anayasa bile yoktur. Polonya ile Macaristan’daki yeni demokrasilerde seçmen kayıtsızlığı ve kinizm Amerika’dakini aşmaktadır -son zamanlarda yapılan seçimlere seçmenlerin dörtte birinden azı katılmıştır-. Fukuyama hiçbir yerde bu kasvetli tabloda kayda değer bir ilerlemenin olası olduğunu ileri sürmez.” (s 483)
“Liberal Demokrasi” üzerine sayfalarca yazar döker Perriy Anderson ama, Fukuyama’ya yönelttiğimiz soruların yanıtı onda da yoktur…
ABD emperyalizminin darbe, suikast, karışıklık, bombalama örgütü CIA’in kimi görevlerini devralmak için 1983 sonrası ABD Kongresi kararıyla kurulmuş NED (National Endowment for Democracy) örgütünün etkinliklerini Fukuyama da, Perry Andersan da duymamış olmalıdır. Bu örgüt tarafından aracılığıyla tüm dünyaya “demokrasi ihracı” işlemi çerçevesinde Türkiye’deki Türk-İslam sentezcisi örgüt ve yığınlara para aktarılmaya başlanmıştır. Para alanlar arasında, İlim Yayma Cemiyeti ile Aydınlar Ocağı üyelerinin ve CIA Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze’nin de yazı yazdığı, Prof. Dr. Aydın Yalçın tarafından yönetilen “Yeni Forum” dergisi de vardır. Yeni Forum’un NED’den aldığı 50.000 ABD Doları’nın izi Uğur Mumcu tarafından bulunmuş, aynı tarihlerde bir açıklama yapan Aydın Yalçın da bunun gizlenecek bir yanı olmadığını söylemiştir. “Yeni Forum’un Türkiye’de totaliter rejimlere karşı ve demokrasinin yerleşmesiyle ilgili mücadeleye 35 yıldır sürdürdüğü katkıları desteklemek amacı güden bu yardımın gizli kapaklı hiçbir yanı yoktur.” (Aktaran Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s 77)
1980’lerin başında Washington’da gerçekleşmiş olan “Sovyet İmparatorluğu’nu Geri Püskürtmek” başlıklı toplantının yapıldığı yer bir liberal demokrasi ülkesi değil midir?
ABD’li araştırmacı Joan Didion’un Varlık dergisinin Nisan 2003 tarihli sayısında çevirisi yayınlanan “Sabit Fikirler ya da Tarihin Dönüm Noktası” başlıklı yazısı Doğu toplumunda yükselen “radikal İslamcılık” ile emperyalizm arasındaki ilişkileri bir kez daha göz önüne sermektedir. “1980’lerin başlarında, Washington’da gerçekleşen Muhafazakâr Siyasal Eylem Konferansı’nın ‘Sovyet İmparatorluğu’nu Geri Püskürtmek’ konulu bir oturumuna katılmıştım. O günkü konuşmacılardan biri olan Jack Wheeler adında bir tür maceracı-ideolog, mücahitler denilen Afgan özgürlük savaşçılarının yanından yeni dönmüş olduğundan bahsedip duruyordu. ‘Bir İslami dirilişi başlatmak için’ Sovyetler Birliği’ne gizlice Kuran nüshalarının sokularak (Sovyetler’in) ‘bin yerinden kesilerek öldürülmesini önerince ayakta alkış aldığını anımsıyorum.” (Joan DIDION, “Sabit Fikirler ya da Tarihin Dönüm Noktası” başlıklı yazı, Varlık, Nisan 2003)
Yazı Varlık dergisinde 2003 tarihinde olsa da olayların yaşandığı tarih 1980’lerin başıdır: Fukuyama da, Perry Anderson da bu tür tartışmaların çok yaşandığı bir entelektüel ortam içinde yer almış aydınlardır.
ABD’nin İslam dini ve dinin günlük yaşamda egemenliği üzerine yaptığı çalışmalar, İslam dünyası aydınları tarafından da açıkça gözlenebilmektedir. İran İslam Devrimi yönetiminin öldürme tehditleri altında yaşamakta olan Amir Taheri’nin söyledikleri çok anlamlıdır: “İlginç olan şey, bazı Batılı aydınların biz Müslümanlar’ın zamanda geriye gitmemiz, köklerimize inmemiz ve gelenekleri elden bırakmamamız gerektiğini düşünmeleri ve bizim genç insanlarımızın da bu ithal ‘kaynağa dönüş’ fikrinden oldukça etkilenmeleridir. Niçin Batı kendi kaynaklarına, bu kaynaklar her neyseler, dönmüyor?” (Amir Taheri’den aktaran Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s 437)
Fukuyama’ya da Perry Anderson’a da, son zamanlarda liberal demokrasi şampiyonu onun üzerinde ülkenin büyükelçisinin birlikte yayınladığı bir bildiri ile dört yıldır ülkeyi yöneten kişinin yatmasını istediği için cezaevinde yatan AİHM tarafından da daha önce serbest bırakılması uygun bulunmuş, kendi ülkesinde de yargı tarağından önce serbest bırakılmış olmakla birlikte sonra hemen yaratılıvermiş yeni bir davayla tutuklanmış bir ülkedeki yönetimin oluşmasında yıllar önce o bildiriyi imzalayan ülke yönetimlerinin ne büyük bir işbirliği içinde olduklarını da anımsatmak gerekecektir. 2002 yılında Türkiye’de birden oluvermiş bir iktidar değişiminde “liberal demokrasi” sahibi gelişmiş ülkelerin çok büyük bir katkısı olduğu kimsenin yadsımadığı bir gerçekliktir.
Tarih neden sonuç ilişkileri içinde değerlendirilmedikçe, hele de kendini dar bir bakış açısı içinde izleyenlerin baş tacı edildiği bir anlayış değişmedikçe hep sürprizlere gebe olacaktır…
“Tarihin Sonu” henüz gelmedi… Tarih iyi ve güzel şeylere de tanıklık edecek daha…
Hiç kuşkusuz, insan var oldukça tarih de var olacak ve günün birinde insan aklı sayesinde, kapitalizmin emek sömürüsünden ve kazanç hırsının doğayı ve insan aklını yağmalamasından başka bir şey olmayan o liberal demokrasi aldatmacası dışında kendisine adil ve kardeşçe bir biçimde yaşayabileceği bir sistem kurmayı da başaracaktır…
Kaynakça:
Joan DIDION, “Sabit Fikirler ya da Tarihin Dönüm Noktası” başlıklı yazı, Varlık Dergisi, Nisan 2003
Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, Ulus Dağı Yayınları, Ankara 2006, 15. Basım,
Perry Anderson, Tarihten Siyasete Eleştiri Yazıları, Çev. Simten Coşar, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2003

