Bu çocukları siz ağlatıyorsunuz ey vicdansızlar…
Memleketin varını yoğunu yağmalayanlar…
Hırsızlıklarını, mal mülk hırslarını gizleyebilmek için din iman maskesi kullananlar…
Güzel Anadolu’muzun geçim kaynaklarını bir avuç vurguncuya yağmalattıranlar…
Tarlada, çayırda, bostanda karnını doyuramayan insanları yer altında can pahasına maden ve kömür işçiliğine mecbur bırakanlar…
Politika sahnesinde çıkarları için onursuzca takla atanlar; mazlum halkın kafasını karıştıranlar
Sizler en büyük düşmanısınız bu can toprakların…
BAK ŞU İNSANLARIN KALLEŞLİĞİNE, PUŞTLUĞUNA…
Toplumsal gelişmeleri ve insan davranışlarını üretim ilişkileriyle, üretici güçler felsefesiyle yorumlayan diyalektik tarihle ilk karşılaştığımda okuduklarımı çok da benimseyememiş, hayatla ilişkili bulamamıştım. Yıllar geçtikçe, bilimin soyutlamaları, tarihin kuramlara dönüşen arka plan gerçekliği, bir bir kendini kanıtladı… Sosyal bilimlere olan saygım çoğaldı.
İnsan üretici gücünün, tarih içindeki yeri çok önemliymiş meğer. “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere” ve “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş: Japonya” kitaplarının da yazarı, büyük Türk devrimcisi Dr. Hikmet, bizdeki insan olumsuzluğunun temel nedenini yedi bin yıllık tefeci bezirgânlığımıza bağlıyordu. Yerden göğe haklıymış meğer. Bu olumsuzluk, en çok da aydın davranışlarında kendini ele veriyormuş.
Aydınların halk karşısındaki tutumu konusunda birbirine çok yakın bakış açıları olan Türkiye’de Köy Enstitüleri kurucusu İsmail Hakkı Tonguç ile modern Fin toplumunun kültürel kurucusu sayılan Snellman arasında büyük benzerlikler vardır. Ancak, başka tarihsel ve toplumsal gelişmelerden çıkıp gelmiş Fin aydını ile Türk aydını arasında önemli farklılıklar da bulunur.
Beyaz Zambaklar Ülkesi adlı kitapta hakkında çok daha fazla bilgiye ulaşabileceğimiz Snellman, Berlin’de bulunduğu bir sırada Almanya ve Avusturya’da çok başarılı olmuş, büyük bir ün kazanmış bir yazarla onurlarına verilen bir yemekte karşılaşır. Yemeğin sonunda Snellman baş başa oldukları yazara gelişmiş ülkelerin geri kalmış halklara tepeden bakışlarıyla, küçümseyişleriyle ilgili uzun bir konuşma yapar. Slav halkını Alman toplumu için bir tür gülünçleme konusu yapmış ve onunla başarı kazanmış olan yazar, büyük bir sıkıntı içinde dinler Snellman’ı. Konuşmanın sonunda ise müthiş bir iç gerginliği, bir değişim duyar kendinde, Snellman’ın elini öpmeye davranır.
Snellman ertesi gün kendi bataklık ülkesine (Suomi) döner. 15-20 gün sonra Viyana’dan bir mektup gelir kendisine… İmzasız olan mektup yalnızca beş satırdan oluşmaktadır: “Siz ruhumu altüst ettiniz. Yeni şekilde yaşayamam. Eski şekilde yaşamak iğrenç. ‘Umutsuzca ama dikkatsizce’ öldürüyorum kendimi. Köpek, köpek gibi ölür.” (Beyaz Zambaklar Ülkesi, s 138)
Slav yazar intihar etmiştir.
Snellman’ın Türkiye’de Kar romanı ile benzer bir yazın tarzına imza atmış ünlü yazarımızla karşılaşması ve konuşması durumunda sonucun ne olacağı sorusu ne yazık ki yanıtsız kalacaktır.
Orhan Pamuk’un AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılı yayınlanmış ve hemen o yıl ABD’de en çok satar ilk 10 kitap arasına girmiş Kar romanında, Kars Millet Tiyatrosu’nda “Vatan Yahut Türban” adlı oyun oynanmaktadır. 1970’li yılların bol sloganlı sol tiyatrolarından tanınmış, Kar’ın kahramanı Ka’yla aynı gün Kars’a gelen, bilinen eski solculardan Sunay Zaim ve karısı Funda Eser tarafından sahneye konulan oyunda, Funda Eser çarşafını çıkararak özgürlüğü seçecek bir kadını oynamaktadır. Oyundan önce “Brehtçi ve Bakhtinci” tiyatro anlayışının sergilendiği edepsiz vurgulu “viynet”ler sahnelenir… Bu küçük oyunlar sırasında kadın kılığına girmiş Sunay, Kelidor Şampuanı’nın uzun şişesini arka deliğine sokar gibi yapmıştır (Kar, s. 140). Karısı Funda Eser, gerekli gereksiz erotik hareketler, iç gıcıklayıcı göbek dansları yapıp izleyici tahrik etme çabasında gibidir.
Funda Eser’in roman boyunca hep böyle edepsizlikler, tahrik edici davranışlar içinde olacaktır. Salona zorla getirilmiş İmam-Hatipli öğrencilerin yuhalamaları arasında kurtarıcı olarak sahneye çıkan, kalpağıyla ve 1930’ların askeri elbisesiyle Atatürk’e benzemek isteyen Sunay Zaim kısa bir konuşma yapar. Onun işaretiyle yanındaki askerler ellerindeki tüfekleri kalabalığa doğrultup ateş etmeye başlarlar. İmam hatipli öğrenciler vurulur, birisi ölür. Silahını ateşleyen askerler arasında bulunan Siirtli Kürt, kimseyi öldürmek istemediğinden tüfeğinin namlusunu yukarı doğrultmuş ve attığı mermi çeyrek yüzyıl önce köpeğiyle birlikte film izleyen Sovyet başkonsolosunun bulunduğu locaya gelmiştir.
Şimdi gelin, biz birer yurttaş olarak kendi halkını “egzotik bir öğe” gibi Batı’ya pazarlayan, Cumhuriyet ve kurucusunu gözden düşürmeye çalışan imgeler kuran, yalnız Kar’da değil, birçok başka yapıtında da “Siyasal İslam”ı neredeyse alkışlayan Orhan Pamuk’a, ülkenin bugünkü demokrasi ve hukuk yoksunu duruma gelmesinde senin de en az cemaat ve tarikatlar kadar günahın vardır diyelim… Bırakınız intihar etmeyi, üzülecek midir acaba o beyefendi?
Şimdi, kirli çamaşırları nedeniyle başı sıkıştıkça parti değiştirenleri, seçimlerle kazanamadıkları makamları dünyada benzeri az bulunur yargı kararları ile geçirmeyi hüner sayanları, hele de bunları alkışlayanları gördükçe, memleketin düzlüğe çıkabilmesi için ne çok işimizin olduğu daha çok anlaşılıyor. Bir zamanların “Çorak bataklıklar ülkesi” olan Finlandiya, bugün yer yüzünde insanın en rahat ve kardeşçe yaşayabildiği, herkesin gıptayla baktığı bir coğrafya olmuş, Türkiye ise, bu bereketli doğasına ve olanaklarına karşın, emekçilerin, emeklilerin karın doyurmakta zorlandığı, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun giderek çoğaldığı bir ülke durumunda kalmışsa, aydınlarımızın bu işte çok büyük bir günahı vardır.
Yiğitlerimiz, onurla yaşayanlarımız da var kuşkusuz. Öncelikle, her türlü kalleşliğe karşı durup zindanlarda yatmayı da göze almış o güzel insanlara, hele de kadınlarımıza bin selam olsun.
Gününüz aydın olsun değerli dostlar…
09 Ekim 2026

