ÇİLE ÇEKENLER VE KAYMAK YİYENLER…

Hayatın her alanında olduğu gibi, edebiyatta da çile çekenler ve kaymak yiyenler vardır.

Has edebiyatın onurlu sahipleri çile çekenlerdir. Onlar çağlar geçse de adlarını tarihe silinmez harflerle yazdırırlar. Bizim edebiyatımızda bize şiiri, öyküyü, romanı, denemeyi, eleştiriyi sevdirenler çile çekenler olmuştur. Nazım Hikmet’ten Sabahattin Ali’ye, Rıfat Ilgaz’a, Aziz Nesin’e, Fakir Baykurt’a, Dursun Akçam’a, Ümit Kaftancıoğlu’na zindan kapıları kapanmıştır üzerlerine, mahkemelerden, kovuşturmalardan, sürgünlerden, hatta kurşunlanmalardan nasiplerine düşenleri almışlardır… Ülkelerinin sorunlarına yürekleriyle bakan sanatçılardı onlar çünkü. Halkının, içinde yaşadığı doğanın sorunlarından uzak kalamamışlar; bezirgânın, sömürücünün, çirkin ve vicdansız politikacıların, onların kullandığı beyinsiz tetikçilerin hedefleri olmuşlardır.

Bir de edebiyatın kaymağını yiyenler vardır. Son zamanlarda onlara taktım kafayı. Kafalarını kuma görüp insanoğlunun ve yeryüzünün sorunlarına kayıtsız kalarak, ya da sade suya tirit bahaneler düzerek kendi şöhretleri ve kazançları için yazmışlar ve kaymak yemişlerdir.

Bizim toplumdaki kaymak yiyenler hakkında sıkça eleştirel yazılar yazdım; bugün oraya girmeyeceğim.

Dünyanın en tanınmış yazarları arasında bulunan Amin Maalouf’la ilgili yazdığım kitap beni çok uğraştırmıştı. Diğer kitaplarını eleştirel bir anlayışla ele alıp ben “Amin Maalouf’la Geçmişten Günümüze”yi yayınladıktan sonra o “Labirent / Batı ve Hasımları” diye bir kitap daha yayınladı. Onunla ilgili bir makale daha yazıp www.academia.eduya yükledim. Kitap bir baskı daha yapabilirse onu da metne eklerim.

Son altı yedi aydır Umberto Eco ile, söz yerindeyse boğuşuyorum. Eleştirel metin bitmek üzere. Şimdi yayınevleri ile mücadele başlayacak. Büyük olasılıkla kimse basmak istemeyecek… Kitaplarım basılır basılmaz binlerce satmıyor ya… Bakalım neler olacak.

Umberto Eco’nun yazdığı onlarca kitapta on binlerce sayfayı notlar alarak okudum. Editörlüğünü yaptığı, kendi adıyla yayınlanmış binlerce sayfanın da sonuna gelmek üzereyim.

Umberto Eco, çok zeki, çok çalışkan bir edebiyatçı. Bir o kadar da bana göre işin kaymağını yemiş bir ad…

1962 yılında yazdığı, edebiyat kuramı hakkında çok yönlü bir bakış açı ve ayrıntılı araştırmalar içeren “Açık Yapıt”tan ölümünden sonra yayımlanan son seçkisi “Budalalıktan Deliliğe” kadar uzanan, onu şöhret basamaklarına tırmandıran Sean Connery’nin başrolünü oynadığı, yüz milyonlarca kişinin izlediği filmiyle bildiğimiz “Gülün Adı”ndan, edebiyat heveslilerinin tüm birikimlerini altüst edebilecek bir kültür karmaşası olan “Faucalt Sarkacı”na, “Yahudi Soykırımı”nda Hitler’e ve Alman Nazi Partisi’ne esin kaynağı olduğu söylenen “Siyon Bilgeleri Protokolü”nün romanlaştığı Prag Mezarlığı’na, cilt cilt ürettiği Ortaçağ, Yakındoğu ve Riccardo Ferdiga ili birlikte kaleme aldığı felsefe tarihlerine, dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş edebiyat kuramı üzerine kitaplarına, denemelere uzanan koca bir külliyat hakkında eleştirel bir şeyler yazayım düşüncesiyle yola çıkanların başına gelecek olan bellidir; “Umberto Eco’ya Çarpılmak”…

Umberto Eco, bir yanıyla insanlık kültür tarihidir, bir yanıyla kuramsal ve didaktik olandan uzaklaşmaya çalışırken semboller ve bilgiler sağanağı içinde bir bilinmezlik fırtınasına savrulmaktır. Edebiyat kuramının çok önemli temellerinden yola çıkıp Postmodern Şarkiyatçılık’ın belirsiz boşluklarında, okumayı ve yazmayı günlük hayattan daha öncelere alıp yazın zanaatının tükenmek bilmeyen satır ve sayfaları arasında kaybolmayı göze almaktır.

Umberto Eco’nun özellikle kurguda büyük ustalık gerektiren romanlarını ortaya çıkaran gücün arkasındaki bakış açısı, tarihi komplolara, spekülasyonlara kurduran bir izleği yürütürken bir yandan da gizli kalmış kimi yanlışlıkları barındırdığını görebilmek için onun editörlüğünü yaptığı kitaplara, özellikle de Ortaçağ’a yakından bakmak gerekir.

Editörlüğünü yaptığı ve giriş bölümünde ayrıntılarıyla değerlendirmeler yaptığı, kendi bakış açısını ortaya koyduğu “ORTA ÇAĞ / BARBARLAR, HIRİSTİYANLAR, MÜLSÜMANLAR” adlı yapıtı okuduğumuzda, Eco’nun hemen roman kurguları içinde biraz abartarak öne çıkardığı özdeksel temele fazla dayanmayan, kimi komplocu bakış açılarının, tarihe spekülatif yorumlarla bir hareket kazandırma çabasının, aslında onun kendine özgü ve bilinen tarihi diyalektiğe oldukça aykırı gelen, hatta zaman zaman tarihin akışını tersine çevirmeye çalışan bir mantıksal dizilimin sonucu olduğunu görürüz.

Umberto Eco, özellikle editörlüğünü yaptığı Ortaçağ adlı yapıtın “Ortaçağa Giriş” başlıklı önsözünde kendini açıkça ortaya koyar… O, bir Ortaçağ hayranı olarak Ortaçağ’ı kapatmış Rönesans’ın insana ve tarihe getirdiği değişimi görmezden gelerek, Rönesans’ı Rafael’in ölümüyle 1520 yılında bitirmiş bir ‘tarihyazımı’nı kendisine hareket noktası kabul ederek (Agy, s 18) kendince bir “Orijinalite” yaratmaya çalışırken bilime ve özdeksel tarihe de bir cephe açmış gibidir.

Eco’nun Ortaçağ adlı yapıtın önsözünde Ortaçağ’ın bir milat olarak, “Amerika’nın keşfedildiği ve Mağribilerin İspanya’dan kovulduğu tarih olan 1492 yılı” (Agy, s 11) saptaması, bir sanatçıya, bir edebiyatçıya, bir halka ya da halklara bakış açısı olarak ne kadar şöven ve kibirli bir Batılı bakış açısını içeriyor olsa da, editörlüğünü yaptığı kitapta yer alan hemen tüm bildirilerde açık bir övgüyle söz edilen bir kültüre yapılmış bir hakaret olarak da değerlendirilebilir.

Aynı giriş yazısında Eco’nun bir Ortaçağ parçası olarak ele aldığı “Provance’ın trabadur şairleri” (Agy, s 25), Octavio Paz tarafından, Eco’nun belli anlamda dışlayarak söz ettiği “Mağribi” kültürünün Batı’ya ve Rönesans’a ulaşacak bir sürece gidişe yaptığı katkıdır.

Ernst Bloch’un hem Rönesans’a, hem Arap kültürüne bakışı Umberto Eco’ya göre farlılıklar gösterir. Rönesans’ın temelinde Arapça’dan yapılan Platon çevirileri yer alır (Ernst Bloch, Rönesans Felsefesi, s 14)

Dünyanın en önde gelen antropologlarından biri sayılan, Cambridge Üniversitesi’nde Sosyal Antropoloji Onursal Profasörü ve St. John’s College üyesi Jack Goody Rönesanslar adlı yapıtında Rönesans kavramı hakkında da Mağribiler hakkında da farklı bir bakış açısı taşımaktadır. “Kuzey Avrupa üzerindeki önemli etki, Müslümanların bu kıtanın güneyindeki askeri zaferleriyle birlikte oluştu ve İtalyan Rönesansı’yla sonuçlandı. Arap biliminin etkisi Avrupa dünyasında 10. Yüzyıl sonlarında Katalonya’da ortaya çıktı ve 11. Yüzyıl sonlarında İtalya’nın güneyinde küçük bir gelişme gösterdikten sonra 12. Yüzyıl başlarında ortaçağ Avrupa’sının bilgi birikimini kelimenin tam anlamıyla ‘aydınlatarak’ Toledo ve Salerno’da patladı.”  (Jack Goody, Rönesanslar, s. 172)

Kaymak yiyenlere karşı edebiyat alanında verdiğim mücadele sürüyor. Kitaplarım satılır ya da satılmaz, ben çağına sırtını dönememiş, halkının ve ülkesinin sorunlarını yüreğinin derinliklerinde hissetmiş bir edebiyatçı olarak kendi yolumda yürümeyi sürdüreceğim.

Gününüz aydın olsun değerli dostlar…

18 Eylül 2026

About Post Author

About Post Author