BURSA’YA ÜTOPİK MEKTUP*

BURSA’YA ÜTOPİK MEKTUP*

Merhaba Bursa,
Bu sana senden yazdığım ilk ve son mektup olacak. Göçebe ruhumu hayata bağlayan varlık ve inanç parçaları bir bir koptukça yerlerinden, ben, içimden akıp gelen karşı konulmaz bir güçle sürükleniyorum köklerimi bulabileceğimi sandığım o uzak ülkelere doğru; sense, giderek kalınlaşan bir sis perdesi arkasında kalmış eski ve güzel bir düş gibi uzaklaşıyorsun benden. Yollarımız bir daha kesişir mi, hiç bilmem…
Adından hülyalı aşklar, su sesleriyle kanat şakırtılarının şarkıları taşan, yeşil ovasından bitmez bereketler ve doyumsuz tatlar fışkıran, ulu çınarlarında tarihle çekincesiz yüzleşmenin ve zamana meydan okumanın rüzgârları salınan senin, Bursa şehrinin, inanılmaz bir göç dalgası ve doğaya saldırı çılgınlığı altında kaldığın, o efsane kimliğinle neredeyse ölümün eşiğine vardığın, kendin olana hiç benzemeyen, sıradan, öylesine, gelişigüzel bir kente dönüştüğünün acı gerçeğiydi içimi yakan.
Ankara’dan kente ilk girişte, güneşi tutuklarcasına bitiştirilmiş, karmakarışık yapılaşmış, güzellik adına ne varsa tümüne inat duran yapıların üstünde göğe yükselmiş demir çubuklarla Nilüfer ovasını boğmuş pis kokular karşılıyordu gelenleri. İnsan denen yaratığın, açgözlülüğün ve sefaletin sembolü paraya, mala bunca tutkunluğunu şaşkınlıkla izliyor, kendi özüne ve tarihine nasıl düşmanca saldırabildiğine tanıklık ediyordu Bursa’nın o ölüme yatmış yeni zamanı.
İnsanoğlu kendi yaşamının kaynaklarına büyük bir açgözlülükle saldırıyordu. Suyu, toprağı, ateşi, hatta diğer insanı, “öteki”ni çoktan parçalamıştı… Gelgeç konuk olduğu bu dünyada, kendinden ayrı düştüğünde hiçbir anlamı olmayacak dünya malına sahip olma arzusu ve yalnızca kendine ait kılma tutkusu, belki de kendi için var olmayı bir türlü öğrenememiş insanın kendi varoluşu karşısındaki şaşkınlığının en büyük sıçraması, doğaüstü davranışın en büyük saplantısıydı. Köyden kente o büyük göçüşle birlikte, doğal suyun damacanalarla şişelerin içinde paranın saltanatına tahtırevan kılındığına tanıklık etmişti insan. Toprak, yüzlerce yıldır, kardeşçe yaşam kuruluşunun dirlik düzenindeki ortak sevgili, tanrı bereketi olmaktan çıkmış, yıkılış derebeyleşmesinin kesim düzeninde kapanın elinde kalmıştı. Ateşin uysal sevgilisi, doyuran, ısıtan, ruhları okşayan ve örten yeşil ormanlar yok edilirken, yeni çağın kara sıvısı, açgözlü insanın oyuncağı petrol ateşi, bomba olup, ölüm olup yağmıştı dünyanın tüm parası az, çoğula katılma inancı boyundan aşmış yoksul insanlarının başına.
Sıra havanın parçalanıp paylaşılmasına gelmişti demek… Onun için mi göğe yükselmişti o yüreğimizi yakan demir çubuk uçları?
Hangi köşede unutulmuş bir tarih kitabının öylesine uğranılmış bir dizesiydi, “su sesi ve kanat şakırtısından billur bir avize” olmuş o Bursa zamanı?
Tarih, kendisine saygı duymayan Bursa’dan, senden intikam almıştı sanki.
Tam ölümün eşiğinde diyorduk Bursa’nın şiiri, yeşili, şarkısı, o masalsı tarihi için ki, bir şeyler değişmeye başladı… Tanpınar’ın bir akşamın loş ışığı içinde Hüdavendigâr Camii’ne gidip aramayı düşündüğü, yıllar öncesinden anımsadığı o çocuksu gülüşün yaşamın başka bir ucundan yeniden belirmiş olmasıydı belki de neden. “Bu gülüş, bütün o taşlarda dinlenen ve geçmiş zamanı tahayyül eden ölüm’e güneşten, aydınlıktan, çok sevdikten sonra açık gözlerle bırakılıp gidilen her şeyden toplanmış bir ithaftı. Emindim ki orada, o sessiz taşlara sinmiş ruhlar, kendilerini bu gülüşle bir an, yeni açmış bir gül fidanı gibi taze, ıtırlı ve mesut buldular” diye anlatır Tanpınar.
Evet Bursa; Tanpınar’ın da yıllar sonra yeniden andığı ve bugün seni baştan aşağı bir kez daha değiştiren, benim sana taşıdığım o gizemli gülüş olmalıydı. Onu babamdan ödünç alıp getirmiştim sana Bursa. Ölümün hem ertesinde, hem öncesindeki bir sabah zamanı, hayatı çok seven ve yakın bir gelecekte ölüme yazgılı olduğunu bilen, aykırı ruhlu bir babada, birdenbire karşıma çıkıvermişti o gülüş. Yine hastanedeydik o gece, umudumuz kesilmişti artık. Uzun ve bitmeyen karanlık saatler boyunca komalarda çırpınmış, terler dökmüş, hallusinasyonlar görmüştü babam; ölümlere gidip gidip geri gelmişti. Güneş doğarken, birden uyanıp doğruluverdi… Bilinci açılmış, günlerdir anlaşılmaz olmuş konuşması düzelmişti. Yüzünde, tam da Tanpınar’ın betimlediği, hepimizin gizine ermemiz gereken o müthiş gülüş duruyordu. Gece boyunca, ölmüş babasının onu yanına çağırdığını, bir gazetede yayınlanmış kendi ölüm duyurusunu okuduğunu söylüyordu gülerek. Ölümlerden kıl payı çıkmıştı ama kanserliydi, yine ölümdü onu bekleyen. Oysa ölmeyecek gibi gülüyordu bana ve karşısındaki pencereden az önce doğmuş, çok uzaklardaki o Kafdağı ülkesinden ona yetmiş yıllık ayrılığın altın parıltılarını, su boylarına diktiği söğütlerin şarkılarını, çiçekli yaylaları kaplamış arı vızıltılarını, gün yanığı yüzlü köylü çocuklarının öğretmenlerinin ateşiyle, onun ışığıyla aydınlanmış yüreklerini taşıyan güneşe… Çay istedi. İki yüz metre uzaktaki ilkyardım kantininden naylon bir bardakla, son çayı olabileceğini bilerek, ellerimi ve içimi yaka yaka çay taşıdım ona. Ölümden sonra ve ölümden önce, günaydın sana güneş, günaydın çok sevdiğim yaşam, günaydın ellerinde tutamayacağı hayatı bana taşımaya çalışan oğul, günaydın çok uzaklarında son yolculuğuma hazırlandığım ve bir daha dönemeyeceğim çimenli çiçekli dağlar, günaydın bir bardak çayın buruk tadı, buğusu, kokusu, yetmiş altı yıllık ömrün her ânı artık vazgeçilemez olmuş anısı, hepinize günaydın ve beni unutmayın sakın… diyordu gülüşü, o gülüşe tanık olmuş oğlunda kalmış bakışı.
Onu Karşıyaka’da, kimsenin malı mülkü olamayacak bir toprak parçasına yalınayak bıraktıktan sonra sana döndüm Bursa. Şehre girerken babamın o sabahki gülüşü vardı yüzümde. O yüzle, o gülüşte taşınan anlamla karşılaştın sen ve birden değişmeye başladın. “Beş Şehir” denemesini, “kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyak” diye tanımlayan yazarının sesini yeniden duymuştun, bir kez daha “ruhaniyetli bir şehir” olmanın yoluna koyulmuştun.
Yeniden doğuşun, yaşamı sevmenin, insanca varoluş bilincinin uyanışı onuruna yapılan kutlamaların en önemli anlarından birisi de, kuşkusuz, şehrin altın anahtarının Fehim Usta’ya verilmesiydi. Bilirsin Fehim Usta’yı Bursa… Demirtaş Sanayi Bölgesi’ne İstanbul yolundan girişte, ana caddenin iki yüz metre kadar ilerisinde, sağdaki bir fabrikada depo sorumlusudur o; Balkan göçeri binlerce evladından birisi… İşinden arta kalan tüm zamanını fabrika bahçesinde çalışarak geçirir; fabrikaların o bereket ovasına verdiği zararları bedeniyle ve ruhuyla örtmek için çırpınır sanki. Renk renk çiçekler, boy boy fidanlar yetiştirir bahçesinde. Yollarda kamyonların ezdiği, otomobillerin sakat bıraktığı kedileri, köpekleri besler, yaralarını sarar ıslak gözleriyle. Bahçesinin dört köşesinde al kanatlı güvercinler uçuşur, şen serçeler şarkılar söyler, tavşanlar, tavuklar gezinir çimenlerinde, kazlar, ördekler yüzer kendi elleriyle yaptığı şirin havuzda… O bahçeyi bir kez gezen, ruhunun tüm kapılarını kapatır öfkeye, hırsa, açgözlülüğe, yararcı aklın doymak bilmeyen saldırısına; tepeden tırnağa duyguya, şiire keser…
Fehim Usta’ya verilen anahtarın onun boynunda parlıyor şimdi Bursa… Tanpınar’ın bir akşam üstü Hüdavendigâr Camii’nde aramaya çıktığı, on yıllar sonra benim bir ölümün sonrasında ve başka bir ölümün öncesinde babamın yüzünde bulduğum o gülüş gibi…
Sen Tanpınar’ı andıkça sevgili Bursa, ben de babamı anımsayacağım; Fehim Usta’nın bahçesine uğrayıp, bir bardak sıcak çayın buğusunda, kokusunda, insan gibi yaşamış tüm insanlar tadındaki şiiri, sevgiyi, yeşili selamlayacağım. Ne ellerim yanacak artık, ne de yüreğim… Ölümlü olmak, ölümlü olduğumuzu bilerek yaşamak bize verilmiş en büyük ceza ise, acıyı, sevinci, şiiri paylaşmak, erdemi alkışlamak, ondan daha büyük armağandır diyeceğim; bunu sen öğrettin bana… Geçmişin sanatı, kendini, günümüz insanının kendi tarihsel rolünü kararlaştırırken yaptığı seçimlerde gerçekleştirebilmişse sanat olabilmiştir ancak. Ölümün kendisi de, bilene, bir yeniden doğuş değil mi, ey sevgili Bursa!
*(Bugün kısaltılarak paylaşılmış olan bu metin, Osmangazi Belediyesi tarafından 2004 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar anısına düzenlenen “Bursa’ya Ütopik Mektup” yarışmasında ikinci olmuş ve yayınlanmıştır.)
(Dursun Akçam’ın aramızdan ayrılışının on sekizinci yıldönümü)

About Post Author

About Post Author