Kırıkkale’de mahalle arkadaşımdı. Kırıkkale Lisesi orta kısımda sıra arkadaşım oldu. Delidoluydu, hakyemezdi, isyankârdı…
Kafasına koyduğunu yapardı. Adını “Coni” diye anımsadığım ABD’li bir “barış gönüllüsü”nün (başka şeylerin gönüllüleri olduğu çok geçmeden çıkacaktır ortaya) öğretmeni olduğu İngilizce dersi yazılı sınavında öğretmen arkasını döndüğü bir anda önümdeki kâğıdı kendi önüne çekmiş, oradan yazmaya başlamıştı. Geri döndü Coni, olayı gördü… Benim kâğıdın üstüne iki çarpı atıp koca bir sıfır yazdı; Bora’ya bir şey demedi. O dersten aldığım sıfır ömür boyu benim içime bir kurşun gibi oturdu. Bora da çok üzüldü…
İngilizce’nin 0’ını kurtarabilmek için hemen her ders parmak kaldırdım. Yaptığı sözlü sınavlarda bana hiç hak tanımadı. Güzel kızları konuşturmayı severdi Coni.
Bu olay üzerine sonradan çok düşündüm. Babam, Kırıkkale Lisesi Müdür Yardımcısı Dursun Akçam, Kırıkkaleli öğretmenlerle Anıt Kabir’e ilk öğretmen yürüyüşü yapan, yazıları gazetelerde yayınlanmaya başlamış, adı bilinen bir devrimci öğretmendi. Olayı bahane etmişti “Coni”; emperyalizm karşıtlarına oynan oyunlardan biri de o babanın oğluna oynanmıştı sanırım. Bora’nın pervasızlığının kışkırttığı o olaydan sonra İngilizce benim için bir süreliğine bir sorun oldu. Ankara’da Demirlibahçe Ortaokulu’ndan Atatürk Lisesi’ne geçtiğimde bir Gattenby kitabı geride kalmış bir öğrenciydim. İlk yazılıdan aldığım 2’yi bile hak etmemiştim. İkinci yazılıdan inanılmaz bir çalışma ile sınıfın en yüksek notunu aldım, soyadı Çaplı olan kadın öğretmenimiz tarafından kürsüye çağrılıp kutlandım.
Bora ile uzun bir süre görüşemedik. Karabük’te hekim olarak çalıştığım yılların birinde tıbbiyeden sınıf arkadaşım, Bursa’da yakın dostum olacak halasının oğlu Alp ile (bu gece eşi Barbara ile bende konuktu) ziyaretime gelmişti…
Sonra CHP Mersin İl Başkanı olarak Ankara’ya çağırdı beni Bora… Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Aydın Güven Gürkan ile tanıştıracaktı. Koltuğumun altında Cumhuriyet Gazetesi’nde bir dizi olarak yayımlanmış “SSK Himmet İstemiyor” başlıklı, prim toplamadan sağlık hizmeti sunumuna, meslek hastalıkları bildirimi için örgütlenmeye, bütünlüklü bir çalışma ile gittim bakanın yanına. Bora, Bakan Gürkan (telefon bağlamayın demişti özel kaleme) ve ben bir süre konuştuk. Dosyam ve tasarımlarım Gürkan’ı çok heyecanlandırdı. SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu’nu çağırttırdı… Gerisini zaman zaman yazdım…
Bakanımız çok kısa bir süre sonra istifa etti ve arkasından hastalandığını, vefat ettiğini öğrendim. Benim çalışmada önerilenlerin küçük bir kısmını AKP iktidar olur olmaz yerine getirdi. Demokratik örgütlenme, demokratik özdenetim ve yönetim olmadan kuşkusuz… Yalnızca eczanelerin SSK Hastanesi binası dışına çıkarılması ve çarşı eczanelerinin SSKlı hasta ilacı verebilmesini bile yaşama geçiremedik o zaman…
Alp ile Bursa’da çok yakın iki arkadaş olarak yaşadık; maceralı Kafkasya yolculuklarından (yayın bekleyen gezi notlarında) Acemler’de Cerrahi Tanı ve Tedavi Merkezi ortaklığına birçok yerde ve konuda can dostu olduk… Bora’yla da arada bir telefonla konuşurdum.
İki ay kadar önce Alp arayıp Bora’nın “Akut Myeloid Lösemi” tanısıyla tedaviye alındığını söyledi. Moral olsun diye aradığımda, “Ne canımı sıkacağım lan Alper, yaş zaten yetmiş olmuş, bundan sonra daha kaç yıl yaşarız ki” gibi şeyler söyledi…
Dün sabah da Alp’den daha aradan iki ay bile geçmeden Bora’nın bu dünyadan göçüp gittiğini öğrendim…
Gerçekten de adı gibi delidolu bir Bora’ydı o… Mücadele insanıydı… Keskin’in, Kırıkkale’nin varlıklı ailelerinden birinin, bir senatörün (Cengizhan Yorulmaz) oğlu olarak çalışan sınıfların, emekçilerin yanında saf tuttu. İyi dosttu; gözüpek bir mücadele insanıydı…
Anısı bizimle yaşayacak…
Bir Bora’ydı o; geldi gitti…
BİR BORA’YDI, GELDİ GİTTİ…

