Yurt ve insan sevgisi, üzerinde yaşanılan doğaya saygı, kendisini bir topluma ait hissetme duygusu, ancak yeterli bir tarih bilinci ile gerçekleşir… Bir ülkeyi, bir coğrafyayı kendi sömürgelerine çevirmek, insanları birbirine düşman kılmak isteyen emperyalist kültür politikaları, önce o ülkenin tarih geçmişine el atar; o yaşanmış geçmişi kendi bildiğince yeniden yazar, uydurma, ayakları yere basmayan yeni bir tarih kurar.
Şark-İslam kültürü, Türkiye tarihi, şimdilerde bir başka şekilde ve yeniden kuruluyor ya da kasıtlıca olmamışa çevriliyor, unutturulmaya çalışılıyor. 1798 yılında Mısır’ı işgal eden Napolyon’un, İskenderiye’de topladığı halka attığı nutukta söylediği “nous sommes les vrais Musulmans” (biz gerçek Müslümanlarız) yalanı, bir işaret fişeği gibi atıldı dünya kültür tarihinde… (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 91).
Napolyon söyleminde ortaya çıkan bu Şarkiyatçı ikiyüzlülük, onun Fransızlara yaptığı açıklamalarda dupduru ortaya çıkar: “Benim papacı olduğum söylenecek: Hiçbir şey değilim ben. Mısır’da Müslümandım. Burada da halkın iyiliği için Katolik olacağım ben. Gerçekte dine inanmıyorum. (…) Servet eşitsizlikleri olmadan bir toplum var olmaz. Servet eşitsizlikleri de din olmadan ortaya çıkamaz…” (Abdullah Rıza Ergüven, Berfin Bahar, Şubat 2022, s 8)
Çağımızda, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da Fransa ve İngiltere’nin yerini ABD emperyalizmi aldı… ABD Emperyalizmi, İslam dini üzerinden çalışarak mazlum halklar coğrafyasını altüst ediyor, insanları birbirine kırdırırken, silah satarak, petrol ve yeraltı kaynaklarına el koyarak para kazanıyor.
Yarın çok önemli bir tarih… Emperyalizmin Sevr ile parça parça edip bölüştüğü, saltanat ve hilafet makamının kendi iktidarını sürdürebilmek için her türlü onursuzluğu kabul ettiği, İngiliz casusu Rahip Frew ile Sait Molla adlı devletin en yetkili yerlerinde yer almış din adamlarının kurduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Padişah’ından Sadrazam Damat Ferit’ine, Dahiliye Vekili Ali Kemal’e, 60.000 omurgasızı üye yapıp yoksul mahallelerinde et dağıtmaya çıktığı günlerde, Anadolu ve Urumeli coğrafyasında onlarca yıldır savaşlarda perişan olmuş bir halk kan ağlarken, ordusu dağıtılıp silahları da elinden alınırken, Çanakkale savaşlarında gösterdiği kahramanlıkla miralaylığa, Sina ve Filistin’de Yıldırım Orduları Komutanlığına atanmış Mustafa Kemal adlı 38 yaşındaki genç bir subay, her an geri çevrilebileceği kuşkusuyla, 9. Ordu Müfettişi olarak, onurlu bir direniş savaşını başlatabilme düşüncesi ile Samsun’a doğru yol alıyordu… Sonrasında rütbelerinin alınmasına, hakkında işbirlikçi Şeyhülislam tarafından “katli vacip” fetvası çıkarılmasına karşın yolundan dönmeyecek, o parçalanmış, insanları perişan edilmiş coğrafyada halkıyla omuz omuza, el ele çarpışarak genç ve onurlu bir Cumhuriyet kuracaktır.
Kurtuluş Savaşı, aynı zamanda bu coğrafyanın kadınlarının da kurtuluş savaşıdır…
Kurtuluş Savaşı’nı kendi nesnel gerçekliği içinde edebiyat yapıtlarına aktaran yazarlar, bizim tarihimizle aramıza bir gönül bağı da kurarlar. Bize o acılı ve sancılı geçmişi yeniden yaşatırken, özgüvenimizi de perçinlerler, umudumuzu tazelerler, kötülüklere karşı bize güç verirler, bir an önce bu topraklardan kaçıp bir yerlerde rahata ermek hayali yerine, bu coğrafyayı gerçek sahiplerine, üretici ve emekçilerine ait kılma mücadelesine kan ve can taşırlar…
Yaklaşık bir buçuk yıl önce başladığım, “Romanlarımızda Kurtuluş Savaşı ve Kadınlarımız” çalışması aylar önce yayınlandı; bu çalışma sırasında çok önemli ve beni çok heyecanlandıran buluşlara ulaştım… Yüreğimdeki yurt ve insan sevgisi tazelendi…
Çalışmanın başlangıcında, Kurtuluş Savaşı ile ilgili çok önemli bir üçleme kaleme almış ve edebiyat dünyası tarafından görmezden gelinmiş Talip Apaydın romanları ile yola çıkmıştım. Talip Apaydın’ın “Toz Duman İçinde”, “Vatan Dediler” ve “Köylüler” romanlarında on altı yıl cepheden cepheye giderek kan dökmüş, yaralanmış ve köyüne döndüğünde aç ve çıplak kalmış babası ile babasını ölmek üzereyken kurtaran ve o an kendisi şehit olan, ölümünden önce “Bir oğlun olursa benim adımı koy” dediği Galip Teğmen ve köylüsü Haceli ile birliklerine silah sağlamak için Eskişehir’e gitmişlerdir. Cephane yüklerken karşılaştıkları tüfekçi Bekir Usta, ilk kez duydukları, sömürü, emekçi gibi sözler kullanmaktadır; farklı bir dili vardır… Bekir Usta, savaş kazanılsa bile emekçilerin durumunun değişmeyeceği korkusunu taşımaktadır. Teğmen Galip ise Mustafa Kemal Paşa’ya çok güvenmektedir. Onun yeni ve halkçı bir devlet kuracağına inancı tamdır. Bekir Usta, Galip Teğmen’e köylü, işçi meclise girebilecek mi diye sorar. “Meclisi bugünkü gibi beyler, ağalar, hacılar, hocalar doldurursa halk yararına yasalar yapılmaz. Bu köylü askerlerin akıttığı kanlar, verdiği canlar boşa gider teğmenim…” (Vatan Dediler, s. 397-398)
Yaptığım çalışmanın bana sağladığı büyük olanaklar ve açtığı geniş ufuklar içinde çok önemli bir yeri de Attila İlhan romanları tuttu… O zamana kadar Köy Enstitüsü karşıtı tutumu ve köy kökenli yazarlara karşı küçümser tavrı nedeniyle pek kanımın ısınmamış olduğu, şiirlerini okumakla yetindiğim Attila İlhan’ın “Dersaddette Sabah Ezanları” romanında karşılaştığım roman atmosferi ve çok üsluplu, çoksesli yazın tarzı beni adeta büyüledi… Yeni çalışmam, kaçınılmazca Attila İlhan’ın roman ve düzyazı kitapları üzerinden kültür tarihimize bakmak olacak…
Attila İlhan’ın “Dersaadette Sabah Ezanları” romanında karşımıza çıkan, Almanya’da Spartakistlere katılıp Roza Lüksenburg’un konuşmalarını dinlerken “Yaşasın Proletarya!” diye sloganlar atmış Türkiye Komünist Fırkası üyesi Beşir Usta, döndüğü ülkesi ve İstanbul yabancı güçlerin işgaline uğrayınca Anadolu’ya geçmiş, Eskişehir’de Kuvayı Milliye güçlerine silah ve cephane sağlanması için kolları sıvamıştır.
Attila İlhan’ın kurmaca kahramanı, Ahmet Ziya ise karısı Doktor Melek ile birlikte İstanbul’da kalmıştır. Onlar da Beşir Usta’nın Fırka’dan arkadaşıdır. Ahmet Ziya, Tokatlıyan Otel’deki debdebe içinde, Fransız subayları girip çıkarken, Rumca tartışma sesleri yükselirken lobide Maliyeci Câvit Bey’i, Şair Yahya Kemal’i, TKP lideri Şefik Hüsnü’yü de aralarında görür. “- … memleket hâl-i işgalde, Yunan taarruza geçmiş; Osmanlı’nın liberali ile sosyalisti aynı lüks otelin lobby’sinde, aperitif alıyor! Çelebi böyle olur, bizde siyaset dediğin!…” (Attila İlhan, Allahın Süngüleri, Reis Paşa, s 295) Aynı tarihte gönüllü olarak Kurtuluş Savaşı’na katılmış, Köyceğiz’de “Kuvayımilliye Kumandanı” olmuş Dr. Hikmet gibi sosyalist aydınlar da vardır…
Talip Apaydın’ın babasının anlattıklarından, onun silah arkadaşlarının köylerine kadar gidip sürdüğü izden bulup çıkardığı Bekir Usta ile, Attila İlhan’ın kendisinin de üyesi olacağı “Türkiye Komünist Fırkası” içinden adını bildiği Beşir Usta aynı kişi olmalıdır.
İşte, iki romansal gerçek arasındaki bu bir harflik fark, romanların olaylara bakarken bize sağladığı farklı ve çoğul bakış açılarının da kuruculuğunu yapıyor gibidir.
Daha çok, daha çoğul bir gerçek vardır gerçeğe saygı duyarak kaleme alınmış romanların satır aralarında… Edebiyat gerçekliği, bizim duygu ve insan gerçekliğimizdir aynı zamanda…
Bu akşam 17.00’de Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği İstanbul Şube konuğu olarak Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde konuşacağım…
19 Mayıs Perşembe sabahı, 09.00’da da Artı Tv’de canlı yayında olacağım…
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı şimdiden kutlu olsun…
Selam olsun Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, selam olsun kadınlarımıza…

