Sanırım ortaokul Türkçe kitaplarımızın birinde “Bakmak ve Görmek” adlı bir okuma parçası vardı. Bu iki eylem ve etkinlik arasındaki farkı anlatırdı. Kanımca düşünce soyutlamanın, tanımlamaları kavramlara dönüştürmenin, akıl yürütmenin ne olduğuna ilişkin çok önemli ipuçları veren bir yazıydı o…
Bir nesneye, bir olguya bakmak ile o olguyu kendi gerçekliği içinde, hatta kendi duygusal ya da bilimcil donanımımızı da katarak kaba bir gerçekliğin sınırlarını çok aşacak biçimde, daha gelişkin ve çoğul bir imgesel alanda yeniden tanımlayıp başkalarına aktarmak arasında çok önemli farklar vardır. O çözümleyici bakış açısı, o sanatkârane yaratıcılık, insan aklının yaşamı çoğaltan gücünün en açık göstergesidir…
Bazı insanlar bakarlar, gördüğünü de sanırlar, gördüklerini doğru anlattıklarına da inanırlar ama aslında çok derinlemesine değildir bakışları, görüp değerlendirebilme güçleri kimi kez sıradan bir öngörünün, koşullanmış bir bakış açısının dar kalıpları içinde kalır. Nesnelere ve olgulara iyi bakıp onları yaşamın geniş olanakları içinde çoğaltamadığımız zaman da kendimizi tekrarlamaktan öteye gidemeyiz.
İzlediğimiz futbol maçlarından çok karmaşık görünen kimi konulardaki konuşmalar ve akıl yürütmelere kadar birçok konuda baktığımızı, duyduğumuzu, dokunduğumuzu hakkınca değerlendiremediğimiz için kendimizi geliştiremeyiz, çevremize ve yaşama bir katkımız olamaz.
Dün sabahtan akşama kadar, farklı illerden gelmiş tam yüz yetmiş beş delegenin ve birçok konuğun bulunduğu Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’nin genel merkez genel kurulunda kendim hiç de heveslisi olmadığım halde arkadaşlarımın isteği üzerine bir sandalyenin üstünde çakılı kalarak divan başkanlığı yaptım. Zaman zaman sert tartışmalar yaşandı (yaşanmasaydı genel kurul işlevini yerine getirmemiş olurdu zaten; demokrasi ve özgürlükler tartışmalar içinde çoğalır)… Benim de şalter attı arada bir… Gereksiz konuşanları, söz atanları uyarmak zorunda kaldım. Birisi “faşist bir anlayış olarak” bile değerlendirdi benim müdahalemi…
İnsan dayanamıyor; benim yaratılışım bu kadar tahammüle uygun değil. Deli Eyüb’ün toruyum ben; Şalter Kemal adlı öykümde takımıyla konuşan hoca da benim aslında… Şalterim atıyor arada bir…
Belli şubelerden gelen arkadaşlarımız yıllardır genel merkeze yönelttikleri eleştiriler arasına “ Neden yaz kampları yapılmıyor?” gibi bir şey de katıyorlar… Her genel kurulda aynı konuda ver yansın ediyorlar. Yahu arkadaş, genel merkez de yapabilir yaz kampını belki ama, asıl sen yapacaksın, hatta senin geldiğin kent daha uygun, sen neden yapmıyorsun demek de geldi dilimin ucuna da, tuttum kendimi; divan başkanı olarak genel merkezi savunur durumda olmak istemedim. 2009 ve 2010 yıllarında Ankara Şube alarak Hasanoğlan’da iki büyük yaz kampı ve okulu yaptık. İlk kamp bizim öncülüğümüzde, ikincisi Mimarlar Odası Ankara Şube merkezli oldu. Çok sayıda derneği, meslek odasının olanaklarını da bir araya getirdik. 2009’daki kampa iki yüzün üzerinde üniversite öğrencisi, birçok farklı meslekten gönüllü katıldı. Köy Enstitülerindeki gibi davulla uyandık sabahları, yıkıma uğratılmış, ihmal edilmiş, kavruk köylü çocuklarının kırklı yıllarda kendi elleriyle kurdukları o yerleşkede otları yolduk, hurdalıkları temizledik, üretici işlikler kurduk, gazete çalışmaları, okuma toplulukları, müzik ve edebiyat kümeleri oluşturduk; amfi tiyatroda kümelerin ürünlerini sergiledik…
Ne para istedik genel merkezden ne de akıl… Şimdi her genel kurulda aynı eleştiriyi getirmekten bıkıp usanmayan arkadaşlarıma sormam gerekiyor… Madem o kadar çok gerekli görüyorsun da, sen neden yapmıyorsun yaz okulunu? Elini kolunu tutan mı var?
Yarım kalmış Anadolu Rönesansı’nın mimarı İsmail Hakkı Tonguç, genel müdür vekili olarak elindeki tüm olanaklara karşın asıl ruhun yöreden verilmesi gerektiğine ilişkin önemli vurgular yapar. Eğitmen kursları başlarken, şunları yazar: “Fakat ruhu program taslağında değil, kursu yönetecek arkadaşların ellerinde ve hareket şekillerindedir. Köyde ve köylüde var olan değerleri genel ve geçerli değerler durumuna getirmek, bu kursların ve ondan sonra eğitmenlerinin uğraşlarının bir sonucu olmalıdır… Kursların kendi kendilerini yaratmaları en önemli noktayı oluşturur. İşi bizim klasik işler gibi irdeleyerek merkezden imdat beklerseniz buradan belki kitap, para alabilirsiniz. Ama ruhu vermek merkezin işi değildir.” (İ. Hakkı Tonguç, anan, E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 228-229)
Bu ve benzeri eleştiriler bakmak ile görmek arasındaki ayrımın nasıl çok boyutlu bir imgelem dünyasına uzandığının da kanıtı oldu sanki… Bir de derneğin dergisini dağıtmak, üye sayısını çoğaltmak, ses getiren etkinlikler yapmak konusunda çok da başarılı olmayan başka birilerinin iş eleştirmeye gelince sonsuz söz ve yetki istemeleri çok garibime gidiyor.
Milli takımın Hollanda ile yaptığı ve 6-1 yenildiği maçı izledim. Her biri farklı bir ülkeden gelmiş bizim devşirme takımda bir “kollektif aksiyon gücü” eksikliği o kadar sırıtıyordu ki… Derleme takımlarla başarı elde edilebilmesi çok zordur. Hele de bizim futbolculardaki bilinç düzeyi, şımarma, kendini bilmem ne aynasında görme eğilimleri bu kadar azıtıyor iken böyle bir dayanışma gücü oluşturmak çok zordur. 2002 yılında dünya üçüncüsü olan takımın (her iki takımı da Şenol Güneş çalıştırıyor olmasına karşın aradaki farkı görebildiğini sanmıyorum) orta saha iskeletini 2000 yılında Arsenal ve Real Madrid’i devirerek süper kupaya uzanmış Galatasaraylı oyuncular oluşturuyordu. O takımda bir ucu Derwal’e uzanan, Georgi Hagi’nin de oyunculuğu ile özgüven kattığı önemli bir “kollektif aksiyon gücü” vardı.
Bakmak ile görmek arasındaki farkı anlayabildiğimiz ölçüde yaşamı değiştirebilme, güzelleştirebilme yetisine de sahip oluruz…
Baktıklarımızı iyi görebileceğimiz aydınlık günlerimiz olsun…
Günaydın değerli dostlar…
BAKMAK VE GÖRMEK…

