AYNAMDAN GEÇEN YÜZLER-5 DURSUN AKÇAM/ “YEĞENİM”

AYNAMDAN GEÇEN YÜZLER-5 DURSUN AKÇAM/ “YEĞENİM”

Ardahan- Göle Lisesi’nden İstanbul- Çağlayan Lisesi’ne sürgün edilerek on nüfusla ve bir öğretmen maaşıyla çıkıp gelmemiz, bizi ekonomik bakımdan büyük bir sıkıntıya sokmuştu. Her sabah, Kâğıthane Nurtepe’deki evimizden yürüyerek okula geliyor, dersim biter bitmez de yine yürüyerek ek iş aramak için yollara düşüyordum.
Yapabileceğim iş, yeteneklerimle ve elbette öğretmenliğimle örtüşmeliydi. Bu nedenle, iş başvurularım da o yıllarda hepsi Cağaloğlu’nda toplanmış olan yayınevleri ve gazetelere oluyordu. Yani bir ayağım Çağlayan’da, diğeri de Cağaloğlu’ndaydı…
Girip çıkmadığım, başvurmadığım kurum kalmadı neredeyse. Hiçbiri de geri çevirmediler beni, o dönemin babacan yayıncılarıyla gazete yöneticilerinin. Kimine yazarak, kimine çizerek ekmek parası çıkarmaya çalıştım. Ancak bu çalışmalar uzun aralıklarla sürdüğü için, bana sürekli ve kalıcı bir iş gerekiyordu.
Bir gün, Ardahan’da Erbay Sarıdede ve Dedebey Baytöre’yle birlikte bin bir emekle çizdiğimiz “Simavnalı Şeyh Bedrettin” çizgi romanını koltuğumun altına alıp Cumhuriyet gazetesinin yolunu tuttum. Beni o dönemde kültür sanat sayfasını yöneten Doğan Hızlan’a yönlendirdiler. Ofisi tıka basa kitaplarla dolu olan Hızlan, yaklaşık yüz sayfadan oluşan çizgi romanın ilk sayfasına şöyle bir göz attıktan sonra, başıyla okunmayı bekleyen kitap yığınını gösterdi:
“Büyük bir emek var bu çalışmada. Ama benim alanım değil. Benim işim, şu gördüğün kitap dağını okuyup eleştirmek. Bunu bırak, Turhan Selçuk’a göstereyim. Haftaya geldiğinde sana olumlu ya da olumsuz bir yanıt veririm.”
O haftayı, heyecandan yüreğim ağzımda geçirdim. Ve zamanı dolup da Doğan Hızlan’ın kapısını tıklattığımda, Turhan Usta’nın çizimleri çok beğendiğini, ancak bu aşamada benim çizgi romanıma yer bulunamadığını öğrendim. Doğan Hızlan, yaşadığım düş kırıklığını fark etmiş olmalı ki, hemen gönül yarama merhem sürdü: Tan Oral yönetiminde, haftada bir çıkarılan Pazar Eğlencesi’nde çizebilirdim.
İşte Demokrat gazetesi, bu ekiple çalışmamın ikinci ya da üçüncü haftasında yayın hayatına girdi. Haberi, o dönemde tanışıp şiirlerini hayranlıkla okuduğum Nebi Dadaloğlu, bir ziyaretim sırasında vermişti. Gazetenin genel yayın yönetmenliğini de yıllar önce öykülerimi verip okuttuğum güzel insan, memleketimizin gurur kaynağı, örnek aldığım yazar Dursun Akçam yapıyordu.
Durur muyum artık?
Eteklerim zil çalarak gazetenin yolunu tuttum. Daha kapısını tıklatıp başımı içeri uzattığımda tanıdı beni, sevgili Dursun amca. Tanımakla kalmadı, o sırada yanında oturan Erol Toy ve sevgili şair Can Yücel’e de tanıttı. Öykülerimden söz etti. O muhteşem belleğine hayran bıraktı beni. Onlar gittikten sonra da beni sorguladı. Haklıydı. Yıllar önce öykülerini okuduğu delikanlı, şimdilerde ne yapıyordu? Anlattım. Bütün hikâyemi anlattım, Cumhuriyet’teki çizerliğimi de ekleyerek. Can kulağıyla dinledi beni. Şaşırdı da. Çünkü öykü yazarlığımı biliyordu ama çizer olduğumu bilmiyordu. “Aferin,” dedi, gerçek bir amca gururuyla. “Demek resim ve karikatür de çiziyorsun ha?”
Sonra, “Gel benimle,” diyerek önüme düşüp beni tüm yazarların, çizerlerin, muhabirlerin harıl harıl çalıştığı kalabalık ve büyük bir ofise götürdü. “Bu, Haslet Soyöz,” dedi. “Ön sayfanın karikatürlerini çiziyor. Bu da Emre… Arka sayfa için çiziyor. Sen de Emre’yle birlikte, arka sayfaya ve dosya çalışmalarına çizeceksin.” Sonra onlara dönüp, “Erdal benim yeğenim,” dedi büyük bir gururla. “Edebiyat öğretmeni. O nedenle dışarıda çalışıp getirecek yazı ve çizimlerini.”
Oradan, başka bir bölüme, yazı işleri müdürünün yanına götürdü beni. Kan bağımız ve hiçbir akrabalığımız olmamasına karşın, ona da “Yeğenim,” diye tanıttı beni. “Müthiş bir yetenektir. Çok iyi bir okurdur. Edebiyat öğretmenidir. Haftada bir, sanat- edebiyat eleştirileri yazacak. Ne dersin?”
Ne diyecek? Elbette “Olur,” dedi. Hatta sevindi de. Sanırım en çok genç olmam sevindirdi onu. Hevesli olmam sevindirdi. Ama hepsinden çok, Dursun Akçam gibi bir ustanın gururla kefil olması sevindirdi.
Dursun Akçam…
Koca yürekli ustam benim… Öğretmenim, “amcam”. Çiçeği burnunda yazar adayı bir delikanlıyken, önüne öykülerimi yazdığım defteri uzattığımda nasıl yüreğim heyecandan yerinden fırlayacak gibi olduysa, nasıl dizlerim titrediyse, Demokrat’taki yazın yolculuğumda da aynı heyecanı yaşadım. Bana ne çok ve ne güzel şeyler öğrettin sen… Nasıl da elimden tutup birden profesyonel yapıverdin beni. Hâlâ adını andıkça bile aynı heyecanı yaşıyorum… Ama şimdi dizlerim değil, içim titriyor.
Demokrat’ın serüveni de benimki de pek uzun sürmedi ne yazık ki…
12 Eylül faşizmi, gazeteyi kapattı. Beni de… Bir süre sonra, iki yıl sürecek olan işkence, sorgulama ve yargılama için tutuklayıp kollarıma kelepçeyi geçirdiler. Oradan oraya sürüklediler. Suç yapıştıramadıkları için çıktığımda da öğretmenlik görevinden uzaklaştırdılar. Sonunda mahkeme kararıyla döndüm ama altı yıl boyunca çocuklarımdan, öğrencilerimden uzak tuttular beni. Başka işler yapmaya zorladılar.
Ustam, amcam, öğretmenim, yol fenerim Dursun Akçam da aynı şeyleri yaşadı… Ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Birçok aydın gibi. Birçok yurtsever, devrimci gibi.
Ve o vahşet ortamında, koptuk birbirimizden. Bir daha da görüşemedik. Sonra… Sonra hasta olduğunu öğrendim basından. Tedavi gördüğünü… Ve sonra da bu dünyadan kopup yıldızlara göçtüğünü. Ne hastalığında yanında olabildim bu dünyalar güzeli insanın, ne de ölümünde… Yaşadığımız o zor koşullar, izin vermedi bir araya gelmemize. Bu yara hâlâ içimde.
Oğullarından ikisini, Taner’le Tümer’i, Ardahan’daki devrimci mücadele içinde tanımıştım. Farklı siyasi gruplarda olduğumuz için, özellikle de Tümer’le, Ardahan’a her gelişinde, Ardahan Kültür Derneği’nde saatlerce tartışmıştım. Bir tek adını sıkça duyduğum, zaman zaman dergilerde yazılarını zevkle okuduğum doktor oğlu Alper’i tanımıyordum.
Yıllar, yıllar sonra, kendisi gibi usta bir yazar olan oğlu Alper Akçam’la da tanıştık. Babası gibi dost yürekli, üretken, insancıl Alper’le… Babasının edebi mirasını, ürettiği hepsi birbirinden güzel ve değerli eserleriyle ve kurucusu olduğu Ardahan Dursun Akçam Kültür Evi’yle yaşatan güzel evlat, harika dost Alper’le…
Dursun Akçam hâlâ yaşıyor yani…
Eserleriyle yaşıyor: Maral’la, Ölü Ekmeği’yle, Taş Çorbası’yla, Köyden İndim Şehire’yle, Haley’le, Kafkas Kızı’yla, Sevdam Ürktü’yle, Generaller Birleşin’le; Kanlı Derenin Kurtları’yla, Dağların Sultanı’yla; Analar ve Çocuklar’la, Doğunun Çilesi’yle; Kan Çiçekleri’yle, Altta Kalanlar’la, Alaman Ocağı’yla, Ucu Ucuna Yaşam’la ve Öğretmeni Kim Öptü’yle yaşıyor.
Elinden tutup yol gösterdiği benim gibi çıraklarının yüreklerinde ve anılarında yaşıyor. Öğretmen mücadelesinin mihenk taşı olan TÖS’ün şanlı tarihinde yaşıyor.
Ardahan’ın Ölçek köyünden Cilavuz Köy Enstitüsü’ne uzanan yolda, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nün koridorlarında ve dersliklerinde yaşıyor.
Türkiye Yazarlar Sendikası’nda, Edebiyatçılar Derneği’nde ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde yaşıyor.
Hakkında yazılan eserlerde yaşıyor: Rauf Mutluay’ın Çıkmazlardan Gelenler’inde (Varlık, sayı: 747, Aralık 1969), Adnan Binyazar’ın Köyden İndim Şehire’sinde (Barış gazetesi, 28.6.1973), Vecihi Timuroğlu’nun Kanlı Derenin Kurtları’nda (Türk Dili, sayı: 300, 1 Eylül 1976), Atilla Özkırımlı’nın Yapıtlar Üstüne Değerlendirmeler’inde (Milliyet Sanat dergisi, sayı: 200, 8.10.1976), Mehmet Bayrak’ın Köy Enstitülü Yazarlar ve Ozanlar’ında (1978), Osman Nuri Poyrazoğlu’nun Yüz Yüze Görüşmeler’inde (1997), Adnan Binyazar’ın Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar’ında (1998), Vecihi Timuroğlu’nun Dede Korkut Soyundan Bir Anlatı Ustası, Dursun Akçam’ında (Cumhuriyet Kitap, 25.3.1999), Behçet Necatigil’in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde (1999), Şükran Kurdakul’un Şairler ve Yazarlar Sözlüğü’nde (1999), Sennur Sezer’in Dursun Akçam’ın Kadınları’nda (Cumhuriyet Kitap, 25.3.1999), Adnan Binyazar’ın Yaşam ve Yazı’sında (Cumhuriyet Kitap, 25.3.1999), TBE Ansiklopedisi’nde (2001) ve Erdal Çakıcıoğlu’nun “Şairler ve Yazarlar Sözlüğü’nde yaşıyor, yaşayacak.
Ardahan Dursun Akçam Kültür Evi’ne yolu düşen her güzel insanın yüreğinde ve anılarında yaşıyor. Yaşayacak da…
Anısı yolumuzu aydınlatmaya devam edecek.

Erdal ÇAKICIOĞLU

About Post Author

About Post Author