Anıdan algıya ekmek ve buğday

“Bir lokma ekmek deriz ya, arkasında ne sevdalar yatıyor onun.” Abbas Sayar

“Bu dünyada öylesine aç yaşayan insanlar var ki, Tanrı onlara ancak bir somun ekmek suretinde görünebilir” Mahatma Gandi

Ekmek ve buğdayın algılanmasıyla ilgili olarak diyecek öyle çok şey var ki… Hadi diyelim o zaman:

ANADOLU BUĞDAYIN ANA YURDUDUR

Neden buğdayı yazma gereği duydum? Buğdayın önemi ne işlevi ne neden bu denli konuşulup tartışılmakta ülkemizde?

Çünkü Anadolu buğdayın ana yurdu. 12 bin yıl önce Anadolu’da ıslah edildi buğday, ekildi ve buradan dünyaya yayıldı. Anadolu’nun neresinden? Göbeklitepe’den:

“Göbeklitepe Mısır piramitlerinden 7 bin 500 yıl önce yapıldı. Yerleşik hayata geçişlerin ilk izleri için büyük bulgular barındırıyor. Çünkü yerleşik hayatı simgeleyen ve tarıma işaret eden buğdayın ilk izleri Göbeklitepe’de bulundu. Bölgede yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgular doğrultusunda önemli kültür bitkisi olan ve yüzlerce genetik varyasyonu bulunan buğdayın atasının ilk olarak Göbeklitepe eteklerinde yetiştiği ve Türk mutfağının 12.000 yıllık deneyimi ile buğday ve buğday ununu kullandığı ortaya çıktı.”[1]

Ve 7 bin yıllık tohumlar bulunuyor Anadolu’da umut oluyor. İşte TRT’den bir haber: “Kazı çalışmasında bulunan küpten 7 bin yıllık ata tohumu çıktı: Kayseri Kültepe ilçesinde arkeolojik kazılarda çıkarılan küpte bulunan 7 bin yıllık Siyez[2] buğdayı tohumunun üretimi Diyarbakır’da da başladı. Çiftçilerin büyük verim elde ettiği Siyez buğdayının, Türkiye’nin buğday sorununu kapatacağını ve ihraç da edilebileceğini söyledi.

Büyük verim elde edilen hakiki Anadolu buğdayı ‘Siyez’ Diyarbakırlı çiftçilerinde ilgi odağı oldu. Diyarbakır’ın Sur ilçesi Mermer Mahallesinde ekimini yaparak bölgede ilki başlatan Özkan Yıldırım, diğer buğdaylara göre maliyeti ve bakımı daha az olduğunu ve elde edilen başaklarda 3 kata kadar daha fazla verim verdiğini kaydetti. Özkan Yıldırım maliyetin diğer buğdaylara göre az, verimin ise yüksek olduğunu söyledi.”[3]

Buğday konusunda Anadolu insanı ve Yörüklerin ilginç deneyimleri olmuştur. Bunlardan birini ülkemizdeki tüm Yörük obalarını dolaşıp televizyonlar için belgesel çekimler yapan ve kitaplar yazan Fethiyeli bir Yörük çocuğu olan Ramazan Kıvrak, “Yörük Obalarımız” adlı kitabında yazar:

“Çalılar Köyünde, eski caminin yanındaki köy meydanında bulunan telefon direğinin üzerinde leylek yuvası var. Leylekler yavrularına yem taşıyor. Buradaki leyleklerin geçmişini deşecek olursak, kırk yıl önce leylek gelir yuva yapar, önce caminin üzerine, sonra komşu eve, en son olarak da telefon direğinin üstüne. Kırk yıldan beri Nisan’ın ne on üçünde ne on beşinde, ille de on dördünde ikindi üzeri muntazaman gelir leylekler. Hava karlı da olsa, fırtınalı da olsa, soğuk da olsa, sıcak da olsa bu geliş saati asla değişmez. Güngörmüş büyüklerin edindiği tecrübeye, uğrasaya göre, eğer leylekler isli yani kirli ise buğday bol olur, eğer beyaz apak ise süt bol olur.”[4]

BUĞDAY KONUŞMAK VE PARA SİSTEMİNE BAZ OLACAK ÖNEM

“Mustafa Kemal’in Sofrası” şiirindeki o dizeleri bir kez daha anımsayalım:

“Hadi gel sahaflar çarşısına uğra da gel / Unutma bir tutam ışık getir sofraya / Bir avuç Fikret getir, bir yürek dolusu Mustafa Kemal / Kalpakları tozlu paşaların çığlıklı gözlerinden / Bir tutam Kuvay-ı Milliye mavisi / Bir avuç umut getir dedik ya / En iyisi / Sofraya buyrun sofraya / Buğday konuşacağız.”

Buğdaydan çok konuşulurdu evet, Atatürk’ün sofrasında, konuşanlardan biri de “Limancı Hamdi” olarak anılan Ahmet Hamdi Başar’dı. Peki kimdi Limancı Hamdi ve buğday bağlamında neleri önermişti, bir bakalım: Ahmet Hamdi Başar, 1897 İstanbul doğumlu. Vefa İdadisi ve Darülfünun Riyaziye Şubesi’ne devam etti, daha sonra Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümünü bitirdi. Arkadaşlarıyla İstanbul’da Timsal-i Maarif adında bir okul kurdu, çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Ticaret-i Umumiye adlı bir dergi çıkardı. Kurtuluş Savaşı sırasında M.M Grubu içinde çalıştı. Ve Mütareke döneminde Türkiye İktisat Dergisi’ni çıkardı. Başar, daha sonra Milli Türk Ticaret Birliği’nin kuruluşuna öncülük etti ve Ankara ile de bu konuda oydaş kaldı.

Ahmet Hamdi Başar 1923 Şubatı’nda İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’ne de katkıları oldu.

Bunların yanı sıra, 1920’lerin ortalarından 1930’ların ortalarına kadar bürokrat olarak çeşitli iktisadi kuruluşlarda görev yaptı. Bu bağlamda ilk görevi, 1924-1925 yıllarında Anadolu-Bağdat Demiryolları İşletmesi yönetim kurulu üyeliğidir.

İstanbul’da liman işletmeleri Cumhuriyet dönemine dek yabancı şirketler tarafından yürütülmekteydi. 1925’te Türkiye İş Bankası, Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası’nın da katılımıyla İstanbul Liman İşleri İnhisarı T.A.Ş kuruldu. Bu şirketin genel müdürlüğünü 1934 yılına dek Ahmet Hamdi Bey yaptığı için adı “Limancı Hamdi”ye çıkmıştı.

Ve 1929 dünya ekonomik bunalımı çıktığında o da bu konuya kafa yormaya başladı. “Ahmet Hamdi, Türkiye’yi geri bir tarım ülkesi olarak niteler. Liberal ekonominin artık işlemediğini ve bu liberal sisteme karşı olduğunu belirten Ahmet Hamdi, Türkiye’nin krizden çıkması için iktisadi devletçiliği savunur. Sanayii himayeye karşı çıkan Ahmet Hamdi, 1930’larda çıkan krizi buna bağlar. Krize çözüm olarak ise buğdayı himaye eden bir sistem ve bunun aktörü olarak ‘buğday organizasyonu’nu önerir. Bu organizasyon için iki yeni örgütün yani ‘Buğday Yetiştiriciler Birliği’ ve ‘Türkiye Değirmenciler Birliği’nin kurulmasını önerir.

Altın sisteminin artık işlemediğini belirten Ahmet Hamdi, para miktarını üretim hacminin belirlediğini ve temel üretim maddesi olan buğdayın ürün karşılıklı para sistemi içinde baz olarak kabul edilebileceğini ileri sürer.”[5]

Evet buğday, Anadolu için, para sistemine baz olacak kadar yaşamsaldır öteden beri. Çocukluğumdan bildiklerim vardır bu yaşamsallık bağlamında. Ana ve baba tarafımdan dedelerim buğday tarımı ile uğraşırlardı Bayburt Demirözü’nde. Buğdayın harman edilip, savrulup, danelerin yığın haline getirilmesi bir bayramdı. O yığına “tec” denirdi. Sonra o tecin bir kısmı çuvallara doldurulur, Bayburt’a yollanırdı satılmak üzere, kalanın bir bölümü değirmene götürülürdü un ve gendime[6] olmak üzere ve kalanı bulgur kazanlarına atılırdı. Kaynardı kazanlar, biz çocuklar da hedik yemeye başlardık. Sonra o hedikler yerlere serilir kurumaya terk edilirdi.

“Ağacın kökü toprak, insanın kökü ekmek” derler Anadolu’da.

Evlere depolanan unlardan haftada bir ekmek pişerdi tandırlarda bizim oralarda. Tandır başında taze lavaş ve gugul’un (içsiz çörek) içine yağ sürüp yemek ayrı bir zevk ve doyumdu bizler için.

Görsel 1

Sonraki yıllarda bu zevki Ziraat Bankası müdürü olan babamın görev yaptığı yerlerde yaşadım, çok gem (düven) sürdüm, öküzlere çok “Ho” dedim, harmana düşmesin diye öküzün dışkısını o iş için kullanılan kaba alıp çok döktüm. Patozlardan çok “harman savurdum.” Bu nedenle bir şiir kitabımın adı “Saman O Yana Buğday Bu Yana”dır. Ve o kitaba adını veren şiir… Onu da yazmam gerekir ki meramım ve konumum daha iyi anlaşıla:

Görsel 2

“Toza belemişler sarı harmanlarda

İkindi güneşini.

Savururlar iki rızık

Saman o yana, buğday bu yana.

 

Büyüdü de küçüldü ikindi gölgeleri

son ayranlar da çekildi

cennetlik gövdelere.

Ne var ki o yığında

bereket… ha bereket…

Patoz’dan yükselen toz

Saman o yana, buğday bu yana.

 

Güngörmüşler

Sıkıştırır dururlar:

-Yarın yayla inecek!

-Son güz eşikte!

-Sıra yok Eyüb’ün değirmeninde

Yeni yetmelerse düğün derdinde.

 

Patoz bir kararda oynar sabırla

Bitecek sabır!

Sabır bitecek.

Sabır… Ya sabır!

Bereket!.. Ha bereket!

Bilinmez hangi vakte dek

İki rızık! İki rızık!

Diyerek

Saman o yana, buğday bu yana.”

Ve gün oldu, buğday ve afyon deyince akla ilk gelen kuruluş olan, Türkiye’nin en büyük KİT’i Toprak Mahsulleri Ofisi’ne yönetim kurulu üyesi oldum. 2000-2001 yılları arasında yaklaşık 1 yıl o kuruluşun kararlarının altına imza attım, yönetimine yön verdim eleştirilerim ve önerilerimle.

Ekmeği kutsal bilir Anadolu, ekmek parasını önemser, nasıl mı, nasıl mı algılar? Onu da şiirle diyelim ve sözü bitirelim:

EKMEK PARASI

Gelişim

Ekonomik gelişim

Dava ekmek davası

Gel ekmeğim, gel işim

 

İdeolojiler geliştirdik

savaşlar yaptık

örgütler kurduk yığınla

ciltlerle kitap yazdık…

 

El-etek öptü kimisi

ter döktü uğruna milyonlar.

Rüşvet-haraç icat oldu yoluna

döküldü nice kanlar.

 

Kimisi rızık, kimisi azık dedi.

Kimi namerde oldu muhtaç

kimisi kazık yedi.

 

Yaşama savaşı bu

ekmek davasına…

Herkes onun tutsağı

varsıllar yağlısına

yoksullar yavanına.

 

[1] https://rekoltedunyasi.com/arastirma/gobeklitepede-bugday-bulundu/

[2] Siyez, kaplıca ya da einkorn (Triticum monococcum), Fransa, Fas, Yugoslavya ve Türkiye’de yetişen, Triticum boeoticum türünden yabani buğday türünün kültüre alınmış formudur. Triticum dicoccum buğdayı ile birlikte erken dönemde kültüre alınan buğday türlerindendir. İlk kez Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan Karaca Dağ’da evcilleştirildiği düşünülüyor. Hititler ve Frigler tarafından da tarımı yapılmış olan Siyez buğdayına verilen ilk isim Hititçe bir kelime olan “Zız” iken, daha sonraları “Siyez” ve bazen de “Kaplıca” olarak adlandırılmıştır. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/siyez-nedir-siyez-bugdayinin-besin-degerleri-nelerdir-40933196

[3] https://www.trthaber.com/haber/turkiye/kazi-calismasinda-bulunan-kupten-7-bin-yillik-ata-tohumu-cikti-bugday-sorunu-kalmadi-684020.html

[4] Ramazan Kıvrak-Yörük Obalarımız/Kendi Yayını

[5] Hüseyin Perviz Pur-Ahmet Hamdi Başar’ın (Limancı Hamdi) Türk Vergi Sistemine Katkıları/Kendi Yayını

[6] Kabuğu soyulmuş buğday, Batı illerimizde “aşurelik buğday” deniyor.

About Post Author

About Post Author