ANADOLU RÖNESANSI ESAS DURUŞTA

ANADOLU RÖNESANSI ESAS DURUŞTA

Önlerinde keldi elleriyle yaptıkları tahta bavullar, Anadolu’nun yol geçmez, kuş uçmaz köylerine okuma yazma öğretmeye, aynı zamanda tarımı teknolojiyle ve üretici örgütlenmesiyle buluşturmaya gitmek üzere hazırlanmış bu köylü eğitmen adaylarının asker duruşları, Türkiye’yi diğer Orta Doğu ve Yakın Asya ülkelerinden ayıran temel bir farkı da vurgular gibidir.

Eğitmen adayları, Mustafa Kemal’in önerisiyle askerliklerini çavuş ve onbaşı olarak tamamlamış köylüler arasından seçilmiştir. Eğitimlerinde ana belirleyici olan ise halkın kendi kültürüdür. Köy Enstitüleri’nin de kurucusu olacak İlköğretim Genel Müdür Vekili İsmail Hakkı Tonguç (kavruk Anadolu çocuklarının Baba Tonguç’u) eğitmen kursu şefliklerine gönderdiği genelgelerde eğitmen adaylarının anlattığı masallar, destanlar ve sözlü kültürün hiç dokunulmadan eğitimlerinde de kullanılmasını ister…

“Fakat ruhu program taslağında değil, kursu yönetecek arkadaşların ellerinde ve hareket şekillerindedir. Köyde ve köylüde var olan değerleri genel ve geçerli değerler durumuna getirmek, bu kursların ve ondan sonra eğitmenlerinin uğraşlarının bir sonucu olmalıdır… Kursların kendi kendilerini yaratmaları en önemli noktayı oluşturur. İşi bizim klasik işler gibi irdeleyerek merkezden imdat beklerseniz buradan belki kitap, para alabilirsiniz. Ama ruhu vermek merkezin işi değildir.” (İ. Hakkı Tonguç, anan, E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 228-229)

Yüzde doksanı okuryazar olmayan, arpa ekmeğiyle yavan bulgura, yağsız peynire tutsak yaşayan, hayvanıyla birlikte yatan, bitten pireden yakasını kurtaramamış, bin yamalıkla gezen, emeği yedi bin yıldır tefeci bezirgân zümre ve toprak ağaları tarafından sömürülmekte olan, ter ve tezek kokulu köylüde var olan değer neydi acaba?

Bu değer, bereket törenlerinde, ritüellerde, seyirlik köylü oyunlarında, Keloğlan’da, Karagöz’de, Köroğlu’nda, Karacaoğlan’da örneklerini görebileceğimiz, halk kültürünün, çoğul, tüm hiyerarşilere ve kutsal böbürlenmelere kıçıyla gülen, tüm farklılıkları silen, deliyi padişah seçip ata bindiren, sonra da alaşağı eden gücüyle ilgilidir. Bu güç, ancak 2000’li yıllardan sonra Türkçe’ye kazandırılacak olan Mihail Bahtin’in Rönesans ve Dostoyevski çalışmalarında, Octavio Paz’ın Lâtin kültürü üzerine incelemelerinde kuramsal bir temele de oturtulacaktır.

O ruh, eğitmen adaylarının kendi buluşları olan bir levha ile kurs duvarına asılmıştır: “Suyu Dua Bulmaz, Fen Bulur”

Türkiye’de önemli fırtınaların koptuğu, arka arkaya ABD Emperyalizmi uşağı FETÖCÜ savcı ve yargıçlar eliyle açılan Balyoz, Askeri Casusluk vb davalarında Türkiye Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri hallaç pamuğu gibi atılır, genelkurmayın kozmik odaları emperyalist ajanlar tarafından yağma edilirken büyük bir telaş içinde yazmakta olduğum, üç yıla yakın zamanımı alan, 500’e yakın kitap kaynakçalı kitabımın adını Anadolu Rönesansı Esas Duruşta koymuştum. Sonradan Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği yayınları arasında Anadolu Rönesansı olarak basılacaktır. Çok iyi görüyordum Türkiye’nin nerelere götürülmek istendiğini ve kendimce bir telaşla aydınlarımızı uyarmak istiyordum. Olmadı, olamadı…

Birkaç gün önce emekli amirallerin Montreaux ve Atatürk devrimleri üzerine yaptıkları ortak açıklama yeniden Türkiye’de asker ve Rönesans kavramları üzerinde düşünmeyi gerekli kılıyor. Kendilerini de yetiştiren laik eğitim kurumlarına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kadın haklarından görece bağımsız yargısına, din bezirgânları ile birlik olup kılıç çeken sahte liberallerin göremediği Türkiye gerçekliği, özgün sınıfsal yapısı ve halkın geleneksel yaşam biçimi içindedir.

12 Mart ve 12 Eylül 1980 faşizmini de yapmış Amerikancı generallerin yönetimindeki ordu, komutanın kokona karısına ayağına kalkmadı diye asteğmen doktor arkadaşına ceza veren ordudur; aynı zamanda işkence bilirkişisi olarak katıldığı ve sıkıyönetim yargıçlığı koltuğunda oturan kıta subaylarıyla tartıştığı büyük siyasi davalarda verdiği raporlarla işkencenin varlığını kabul ettirip (işkence nedeniyle açığa alınmış jandarma subayları ve polis yetkilileri tarafından ölümle tehdit edilmiş) birçok sanığın tahliyesine yol açmış sakıncalı Dr. Teğmen Alper Akçam’a, (babası ve bir kardeşi aranan, bir kardeşi ve kimi arkadaşları Mamak askeri cezaevinde işkence altında, idamla yargılanan) çalışkanlığı, dürüstlüğü ve başarılı hekimliği nedeniyle takdirname de vermiş ordudur.

Romanlarımda, öykülerimde de bu sorun üzerine kafa yormaya, yordurmaya çalıştım. Kardeşi İlhan Erdost Mamak’ta askerler tarafından dövülerek öldürülmüş sevgili Muzaffer Erdost ağabeyimin ordu konusundaki nesnel bakış açısını çok önemli bulurdum.

Türkiye sağında ise demokrat aydın yok gibidir… Daha lise yıllarımda tanığı olduğum İmren Öktem’in cenaze törenine yapılan saldırı, Sıhhiye’de bir 28 Nisan toplantısı sırasında kamyonlardan indirilen eli kürekli kazmalı cahil inşaat işçilerinin kafalarını gözlerini kırdığı üniversiteli gençlerin al kanlara boyanmış beyaz gömlekleri beni çok derindin etkilemiştir (Bu saldırının sonradan Süleyman Demirel ve Adalet Partisi Ankara il yönetiminin bilgisi ve marifetiyle yapılmış olduğunu öğrenmiştim).

Şimdi de bir avuç suda boğmak istiyorlar her türlü aykırı sesi… Yalanla, iftirayla olmadık saldırılarda bulunuyorlar. Bu anlamda, Hüsamettin Cindoruk’un gözümde çok ayrı bir yeri vardır… Sayılı “demokrat” ve sağ görüşlü insanlardandır. Emekli generallerin açıklamasını bir demokratik söz hakkı olarak yorumladı.

ABD’nin Irak’ı işgali için Türkiye topraklarını kullanmasını isteyen tezkereye, çoğunluğu oluşturan AKPli üyelerin bir kısmıyla birlikte “HAYIR!” demeyi başarmış Gazi meclisi parmak işaretiyle yönetilen bir emir kulu durumuna getirdiler, oy birliği ile aldığı kararla katıldığı kadın haklarını kollayan İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nden bir gece yarısı bir tek işaretle ayrılmayı demokrasi ve hukuk reformu teraneleri arasında gerçekleştirdiler…

Elleri tahta bavullu eğitmen adayları kamuoyunun karşısına ilk çıktıkları 16 Kasım 1936 günü arka arkaya (birisi metni olmayan, kendi oyunculukları ile doğaçlama sahneledikleri) iki tiyatro oyunu oynamışlar ve dönemin ünlü gazetecisi Ahmet Emin Yalman’a 18 Kasım günü Vatan gazetesindeki köşesinde “köylü dayılardan öğrenecek çok şeyimiz var” diye yazdırmışlardı.

Hayatı hep çoğul karakteriyle tanımak, hep sorgulayarak karar vermek zorundayız. Ezberleri bozamazsak hiçbir şeyi hakkıyla anlayamayız…

Köy Enstitüleri’nin 81. Kuruluş yıldönümünün dile geleceği 17 Nisan haftasında şimdiden 8 programa canlı olarak katılma sözü verdim. Elimden geldiğince anlatacağım kendi gerçekliğimizi…

Selam olsun esas duruştaki, yarım kalmış o Anadolu Rönesansı’na…

Selam olsun ülkemin aydınlık ve özgür yarınlarına…

 

About Post Author

About Post Author