Baba dostu, felsefe ve edebiyat insanı Vecihi Timuroğlu’nun çok farklı bir kişiliği vardı. Bir tarafı bir düşün bilgesi denebilecek kadar derin ve zengin, bir tarafıyla çocukluğunu hiç yitirmemiş, delidolu bir insandı… Benim ilk öykülerimle ilgili çok ağır bir eleştiri yazıp Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanmasını sağlamıştı. Benim bir öykümde yazdığım gibi, bir atın ağzından köpük dökülüp dökülemeyeceği üzerine, Kutadgu Bilik alıntılı bir tartışma açmıştı. Sonraki yazılarının birinde, bu kez büyük övgüler içeren bir yazıyla tamamladı hakkımdaki kanılarını.
İkinci yazısında beni “yozlaşmaya karşı coşkuyla mücadele eden bir yazar” olarak tanımlamıştı. Değişik, beni sanki olduğumdan az gösteren bir tanım gibi gelmişti bana… Zaman içinde Vecihi Abi’nin (babam yaşındaydı ama o benim hep ağabeyim oldu) çok yerinde bir saptama yapmış olduğunu daha iyi gördüm.
“Yozlaşma” bence insanlığın ve yaşamın en büyük baş belası… İnsanlık tarihinin hikâyesi, aynı zamanda bir yozlaşma ve ona karşı direniş mücadelesi olarak da okunabilir… Kandaş toplumun yalan, hile, ikiyüzlülük bilmeyen, “birisi hepsi, hepsi birisi için” yaşayan ve yerleşik toplumla birlikte ürün fazlası malın, toplum adına ürün biriktiren din adamlarının ve tapınakların değişimiyle ticarete dönüşmesi, sınıfların oluşumu, çalışmayan yöneticilerin çalışan üreticilerin sırtından geçinişi ile ortadan kalktı. Sömürünün, dalaverenin, kutsal duygularla toplumu kısmen rıza ile baskı altına alan adaletsiz Ortaçağ karanlığı gelip sardı insanlığı (Dr. Hikmet’in, “Tarih Devrim Sosyalizm”i çok güzel anlatır bu süreci). Ortaçağ’dan çıkışta toplu üretimin geliştirdiği “proleter kolektif aksiyon gücü”nü ve din bezirgânlarının kanını emdiği yoksul köylülüğü de arkasına alan devrimci burjuvazi, yozlaşmaya karşı Rönesans ve Reform hareketleriyle bayrak açtı; “Özgürlük, Kardeşlik, Hürriyet” parolası ile damga vurdu. İnsanlık her alanda büyük buluşlarla, bir kültür sıçramasıyla yeni bir yaşam biçimine geçti.
1789 Fransız Devremi tüm dünyada hem ahlâk, hem dayanışma ve haksızlıklara karşı başkaldırı anlamında büyük bir milat oluşturmuştu. “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyen aristokrasi ve feodalizm, Batı Avrupa’da tarihin çöplüğüne atıldı; geriye göstermelik sembolleri kaldı.
Özellikle 19. Yüzyılın ikinci yarısında bilimcil temellere oturan “tarihi ve diyalektik maddecilik” ile, bu kez Marks-Engels’in öncülük ettiği başka bir sosyal devrim çabası öne çıktı. Emperyalizme doğru evrilen ve politikada egemen oluşundan hemen sonra işçi sınıfı ve yoksul halkları soygun ve sömürü çarkında ezen kapitalist sisteme karşı bütün dünyayı altüst eden bir manifesto dünyayı sarstı. “Avrupa’da, Komünizm hayaleti kol gezmeye başladı”.
En gelişmiş Batı ülkelerinde beklenen, sınıfları ortadan kaldırmak için gerçekleşmesi beklenen Sosyal Devrim, o Batı ülkeleri yerine yoksul köylülüğün, mujiklerin çoğunlukta olduğu Rusya’da patladı… Türkiye Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal’e de emperyalizm karşısında (“Bir yanı deryada çalkalanan” Mustafa Suphi’nin de çok önemli bir katkısı vardır bu konuda) çok büyük destekleri olan Sovyet Bolşevizmi, devrimin önderi Lenin’in ölümünden sonra önemli tartışmalar içine girdi. Alman Faşizminin insanlığı kırıp geçirdiği İkinci Dünya Savaşı sırasında perçinlenen Stalin diktatörlüğü ile, “Sınıfsız Sosyalizm” yolculuğu yerine “Bürokrasi Despotizmi”, “Büyük Rusya” düşüncesi öne çıktı… Bir yozlaşma da orada yaşandı.
Sonuçta dünyada farklı sosyal düşüncelerin ve hareketlerin yol açtığı bu sarsıntılar, kimi yerlerde insan topluluğu içinde ağır bir yozlaşmaya yol açarken, kimi toplumlarda da dürüstlük, yalansızlık, en önemli ahlaki erdem olarak benimsendi.
Dün akşam kızım Başak ile evlerinin bahçesinde bizim toplumun durumu üzerine konuştuk. Benim çocukluğumu ve gençliğimi aralarında geçirdiğim Kuzeydoğu Anadolu’nun imececi, dayanışmacı toplumunu ona anlatmakta zorluk çektim… Şimdi her şey çok değişti çünkü. Türkiye özellikle de son otuz kırk yılda, hele de son yirmi yılda yozlaşmanın daniskasını yaşadı… Şimdi Attila İlhan romanları üzerinden bir Cumhuriyet sosyal ve kültürel tarih çalışması yapıyorum. Türkiye, bugün, aydın insan kalitesi, üniversite yapısı ve benzerleri bakımından, yüz yıl öncesinin, hele de, kırklı, ellili, altmışlı yılların çok çok gerisine düşmüş durumda.
Dubai kapitalizminde, insanların yaşam tarzına hiç müdahale etmeyen bir din ve kültür ortamında da Avrupa’ya benzer bir ahlaki iyileşme yaşanıyor. Her yeni gidişimde daha olumlu şeyler görüyorum. Hafta sonu tatillerini de Cuma’dan Pazar’a almışlar. Yeni üretmeye başladıkları domateslerin, salatalıkların tadı mükemmel. Ambalaj paketinde ne yazıyorsa, içindeki de o…
Ya Türkiye’de? İhraç ettiğimiz domatesler, biberler, Rusya’dan, hatta kardeş Azerbaycan’dan kapı dışarı edilip üzerlerine yasak kondu. Yediğimiz, içtiğimiz hiçbir şey denetlenmiyor. Kanser kol geziyor her tarafta… Sahte içkiden her ay yüzlerce insanın ölmesi ne büyük bir utanç kaynağı… Kandırmak, yalan söylemek, bire aldığını üçe beşe satmak büyük hüner sayılıyor… Birbirini “’Mübarek Cumalar’la, ‘Hayırlı Kandil’ler, ‘Hayırlı sabah ve akşam’”larla selamlayanlar ne yazık ki bu işin içine balıklama dalmış durumda. Yalan söylemek, toplumun en geçerli ahlaki ilkesi oldu sanki… Gerçekten de özellikle iktidar mensuplarının konuşmalarını dinlemeye artık tahammül edemiyorum… Halk Tv ve birkaç küçük kanal olmasa, haber de izleyemeyecek, yalanlardan ve yozlaşmadan artık iyice rahatsızlık duyanlar.
Yozlaşmaya karşı, yalana karşı mücadele, en büyük hedefimiz olmalı… Kendimizden başlatmalıyız bu kutsal kavgayı…
Toprağın bol olsun, yattığın yer seni incitmesin sevgili Vecihi ağabeyim…
Evet, ben, yozlaşmaya karşı coşkuyla, bitmeyen bir umutla mücadele ediyorum ve hep öyle kalacağım…
Günümüz aydın olsun…
18 Şubat 2022, Alper Akçam

