UMUT ÜZERİNE…

UMUT ÜZERİNE…

Darıca’ya, Ardahan Tanıtım Günleri’ne katılmaya giderken Derince’ye, geçen yıl sonsuzluğa uğurladığım can kardeşim, Sultan Bibi’min oğlu Hafiz’in evine uğradım. Sözüm vardı, eşi Şeker’e, bir ömür ailemize yedirmiş içirmiş, toplayıp döşürmüş gelinimize söz vermiştim. Beni görünce zaman zaman gözyaşlarını tutamadı… Her şeye karşın, hem etli, hem patatesli (ve de soğansız; öyle sevdiğimi bilir) hinkallarım hazırdı…

Çocuklar, torunlar da geldi, Bibioğlu’nun ocağının ışıkları yandı, anıları yeniden canlandı… O da yıllar yılı Ölçek Köyü’nde, köyün ortasından geçen yolun yanındaki garabanında sofra açmıştı gelene geçene, selam vereni buyur etmişti…

Ne umut ticaretindeyim, ne de artistlik yapıyorum, yalanlar satıyorum… Bir görev ve hayat insanı olarak yaşam biçimimi sürdürüyorum, o kadar… Darıca’daki Ardahanlılar babam Dursun Akçam’ın ve benim kitaplarımın da Ardahan’ın doğal ürünleriyle birlikte yanlarında olmasını istiyorsa, benim “Ardahan’da  Kültür ve Coğrafya” ile ilgili bir konuşma yapmamı istiyorsa, kitaba, yazara, mücadeleye değer veriyorsa, onları kıramam… Ardahan ve Kars yöresi derneklerinin özelliği, güzelliği ve ayrıcalığı budur… Yağa, peynire, bala gereksinimi olduğu kadar, hayatın kitaba, düşünüre, iyiyi, güzeli, doğruyu savunanlara gereksinimi olduğunu da bilirler.

Birileri sanıyor ki, satış yapıyorum, para kazanıyorum…  Bu karda kışta, farklı yayınevlerine dağılmış kitapları bir arada götürebilmek için zorunlu olarak yapılacak bir otomobil yolculuğunun ederi en az 1.000.00 TL’dir. Yayınevlerinden 20-25 TL’ye sağlayıp 30-40 TL’ye okuruna imzalayacağım kitaplardan masrafımın yarısını bile karşılayamayacağımı biliyorum. Gerede’yi de kar fırtınası içinde, korka korka geçtim… Bir ömrü aşağı yukarı böyle yaşadım. Her sabah, ya ders çalışmak, ya kitap okuyup araştırmak, ya da Ölçek’te yaşadığım gençlik günlerimde olduğu gibi, harosa, tarlaya, biçine, arabayla ot getirmeye gitmek üzere erkenden kalktım, çevreme ve kendine bir şeyler katmaya, çoğalmaya, çoğaltmaya, eskiyenin, gidenin yerini doldurmaya, yeni bir şeyler üretmeye çalıştım…

Sabahları dostlarımla paylaştığım yazılarda da poz yapmıyorum. Mücadeleci kişiliğimin gereğini yerine getiriyorum… Facebook tarafından zaman zaman “spam” olduğu gerekçesiyle siliniyor, engelleniyor olsa da sayıları yüzlerle yorumları tek tek okuyup yanıt vermeye çalışıyorum. Okurlarıma, tüm insanlara değer veriyorum…

Yorumlar içinde, “of bittim”, “artık umudum tükendi” gibi şeyler okudukça da, inanın cinim tepeme çıkıyor… Yakınanlara sormak istiyorum, ne yaptın umutlu olabilmek için, kendinden ne kattın hayata da umut istiyorsun, umut bekliyorsun diye… Hele de çocukları için çok fedakârlık yaptığını söyleyenler çıkmıyor mu, o zaman iyice tepem atıyor. Elbette, çocukların için bir şeyler yapmak zorundasın! Onlar birici sorumluluğun ama, yalnız onları düşünerek yanlış yapıyorsun. Sanıyor musun ki, hırsız, uğursuz saydıkların, yetim hakkı yiyor olarak gördüklerin de çocuklarını düşünmüyor, çocuklarını sevmiyor?

Modern Fin toplumunun temellerinin oluşmasında önemli katkıları olan, söylediklerini okumaktan haz duyduğum Snellman’dan bize kalanlar hiç aklımdan çıkmaz. “’Hayattaki ağır yersizliğin başlıca sebeplerinden birisi de herkesin hayatta iyi yer edinmek istemesi ama kimsenin hayatı yerleştirmek istememesidir. Herkes hayattan almak ister ama kimse ona bir şey vermeyi düşünmez. Hayata egoistler olarak, yağmacılar, sömürgeciler, asalaklar olarak girerler. Bu asalaklıkta görürler hayatın anlamını.’ (…) Çocuklar ve gençlik egoist olarak yetişir, bir tek kendilerini severler; bu insanlar yoksul ve zayıf ruhludur. Tembeldir. Haz düşkünüdür. Aç gözlüdür. Şımartılmıştır.” (Beyaz Zambaklar Ülkesi s 93)

Ülkemizde kendini aydın sanan, farklı sanan birilerinin yaptığı da bundan farklı değildir… Halkı suçlayarak, umudu hep başkalarının yapacağı işlerden, fedakârlıklardan bekleyerek yalnızca yakınırlar ve çevrelerine karamsarlık saçarlar…

“Ben Köy Enstitülü çocuğuyum, onunla övünüyorum,”  dediği halde Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği çalışmalarına katılmayan, 21 yıldır büyük özverilerle çıkan Yeniden İmece Dergisi’ne abone bile olmamış birileri, bana göre halkın çok daha gerisindedir; benim için büyük bir üzüntü kaynağıdır. Gericikten, kadınların kapatılmasına, sokak ortasında saldırıya uğramasından, ülke topraklarının ve kamu kaynaklarının satılıp savrulmasından yakınıp, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi derneklere, başka derneklere, sendikalara, meslek odalarına, yerel yönetimlere, partilere destek vermeyen, çalışmalara katılmayan birisinin “umut” beslemeye, “umut” beklemeye de hakkı yoktur. Ben kendi adıma böyle bir “umut” satıcısı, dağıtıcısı değilim…  Her iki derneğin de üyesiyim, Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı’nın başkanıyım. Elimden geldiğince oralara bir şeyler katmaya çalışıyorum. Benden ses isteyen,ışık isteyen her yere da koşa koşa gidiyorum.

Ne kadar mücadele, o kadar “umut!”, ne kadar davranış, özveri, o kadar “umut!”…

Hayat boyu yitirdiğim, ezildiğim, sürüldüğüm çok zamanlar oldu ama umudumu asla yitirmedim. Gittiğim yerde insanları güldürmeye, hayata katılmaya davet etmeye çalıştım…

“Umut” hak edenleri yalnız bırakmasın; gününüz aydın olsun değerli dostlar…

About Post Author

About Post Author