ARDAHAN’DAN SELAM VAR…

Ardahan’dan, Dursun Akçam Kültürevi’nden, ülkenin dört bir yanındaki dostlara selam var…

Kapının önünde, oranın sahibiymiş gibi fotoğraf çektiren kişi Yılmaz Kömürcü kardeşimdir… Her sabah Ölçek Köyü’nden attığı fotoğraflarla “Günaydın” diyerek aramıza katılır Yılmaz Kömürcü.

Yılmaz, öykülerimin, romanlarımın grotesk halk kahramanı İlbeyi (Koço) Kömürcü’nün yeğenidir… Toprağı incitmesin Koço’yu, yattığı yer cennet olsun… Mihail Bahtin’in Rönesans temelinde bulduğu “halk gülmece kültürü”nü, “grotesk” kavramını, kişiliğinde yaşatan bir yoldaş olmuştu bana Koço…

Yetmişli yıllarda soyu hiç tükenmeyen resmi ve sivil hırsızların Ölçek Köyü ormanında yapacakları kesime karşı, “Koço’nun Tükeni”ni karargâh tutmuştuk (Öykü Diyarı’nda “Doğruluk Pazarı” adlı öykü)… En ateşli tartışmaları orada yaptık. Köylülerim, baştan kesimde çalışıp para kazanmak, yırtıklarını, yamalıklarıyla kapatmak için gönüllüydüler. Koço bir anda karar değiştirip benim yanıma geçmiş ve sonuna kadar yanımda olmuştu. Köyün ortasına kadar bir bölük jandarma, onlarca orman memuru eşliğinde gelip, toplanan köylülerin önünde beni parmağıyla tehdit eden “anarşistten komüniste” her türlü hakareti yapmaya kalkan kaymakam beye karşı Ölçek Köylüsü canlı bir cephe oluşturdu yanımda (Geçmiş Bir Zamandı adlı roman). Kadınların eteklerine taş topladığını, erkeklerin evlerden balta, dirgen çıkardığını gözlerimle gördüm… Jandarma yüzbaşısının da hırsız takımından olmaması bizi güçlendirdi… Orada tüm Ölçek köylüsünün tek tek imzaladığı kesim karşıtı bir irade beyanında bulunduk; ormanı kestirmedik…

Ölçek köylüsünün orman kesimine karşı çıkması nedeniyle Beyrehatun köyünden bir kamyon işçi toplamışlardı. Onlarla Tulumba mezrasındaki Orman Bakımevi önünde dipçikler, namlular karşısında yaptığımız konuşmadan sonra, Beyrehatunlular da “komşularımız Ölçekli’nin çalışmadığı yerde bize bok yemek düşer” diyerek, kasketlerini sallayarak, kardeşçe duygularla geri dönmüşlerdi… Ortalık yatıştıktan sonra, biz jandarmayla itişip tartışıp Beyrehatunlularla konuşurken pek ortalarda görünmemiş Koço’ya takıldım…

“Hayrola Koço,” dedim, “biz orada jandarmayla didişirken sen duvar dibinde hacet mi gideriyordun, göremedik?”

Elini salladı, “He, he” diye güldü… “Hay Lolo doktor,” dedi… “Hay lolo…”

“Ben de seni bir adam bilirdim…” Susup köylülere doğru bir baktı…

“Allah göstermesin, istemem ama, aha ki, sana burada bir şey oldu…”

Şöyle bir gözden geçirdi (o gün tam on altı kişiydik tek tek saymıştım) köylülerimizi. “Aha ki, sana bir şey oldu; bu itoğluit Ölçekli’nin öğünde kim duracaktı ola?”

Müthiş zeki bir insandı… Kore gazisiydi… Ne kadar anlatsam bitiremem ben onu. “Koço’nun Tükeni” diye bir oyun yazmıştım; gençlerimiz Ardahan’da, “Dursun Akçam Kültürevi”nde sahnelediler.

Bibimoğlu Hafiz, Koço ve ben, ayrılmaz üçlü gibiydik…

Bir yaz, bir biçin zamanı Koço’nun tükeninde konuşurken Hafiz, “Yahu, bizim Göller’deki harosu biçip otunu getirmiştik, geçen gün baktım, yine orada bir ot yığını var, anlayamadım…” demişti.

Koço elini ağzına götürüp “Sus ola sus,” dedi… “Benümdür…”

Fazla tarlası çayırı yoktu Koço’nun… Biçin zamanı düzlere çıkar, köylülerin bulula döküp hazırladığı otlardan birer ikişer dirgen toplar, bir köşeye yığar, sonra da kimseye görünmeden yükleyip getirirdi.

Merhametliydi, adaletliydi de… Yoksullara kıyamazdı.

Kömürcü ailesinden Kemal de gençlik yıllarımızın unutamadığım güzel insanlarından biriydi (Kurutların Kemal)… Ankara’da yeni evlendiğim yıl, önüme bir mutfak önlüğü takmışım, devrimciliğimin gereği, güya eşime yardım ediyorum. Kapı çaldı, açtım; karşımda Ölçek’ten kalkıp Ankara’ya gelmiş Kurutların Kemal ile Bibimoğlu Hafiz. “Doktor, bu ne hal, kari mi oldun” dedi Kemal. Gülmekten kırıldık…

Dursun Akçam’ın vefatından sonra, önce Ölçek Köyü’ye yaptırayım istedim kültürevini, olmadı…

İyi ki de Ardahan olmuş… Tam yerini buldu… Tam on yedi yıldır orada özgürlüğün, doğruluğun, iyiliğin, emeğin, kardeşliğin, halk kültürünün bir kalesi gibi duruyor…

Dursun Akçam, 1 Temmuz 2003 günü Ardahan’dan son ayrılışında küskündü, “Ben bu memlekete bir daha gelmem oğlum,” demişti. Adı şimdi şanla, şerefle, onurla, orada yaşıyor…

Yapısında tek kuruş halktan toplanmış vergi olmayan tek Kültürevidir o… Tamamen Dursun Akçam’ın bir ömür çileli günlerinde kuruş kuruş biriktirdikleriyle (kuşağının diğer insanları gibi çok tutumluydu) yapıldı o bina. Benim, Şavşatlı, Köy Enstitülü çocuğu Özkan Durmuş kardeşimin, Tülay bacımın da emeklerimiz var…

12 Eylül 1980 darbesi sonrası bizim oralarda köprülerin altından çok sular aktı. “Akçam” soyadı taşıyanlar araçlardan indirilip yerlere yatırıldı, bizlerin hesabı akrabalarımızdan sorulmaya kalkışıldı. Yine 12 Eylül öncesi köyde “devrimcilik” adına yapılan bazı yanlışlar da bize mal edilince, Alper Akçam’ın etrafında tek vücut olmuş, ormanını kestirmemiş o köyde yeni ve farklı bir kuşak yetişmeye başladı… Dursun Akçam Ormanı için yer vermeyen muhtarlar gördü o köy…

Ben yaşam koşullarımın gereği eskisi kadar çok kalamıyorum köyde; eskisi gibi köylülerimle birlikte tırpan çekip ter dökemiyorum, oturup sofralarında ekmek yiyemiyorum… Her şeye karşın yaptıklarımı, nasıl bir insan olduğumu bilen bir avuç dostum var… Dün, gece çalışıp sabaha karşı uyuduğumdan, yazım biraz gecikmişti, Servet Sarıçam aradı Ölçek’ten, “İyi misin?” diye. Merak etmiş.

Ve Dursun Akçam’ın birçok akrabası bile, içinde “öcü” varmış gibi uzak dururken, Koço’nun yeğeni, emekli emekçi Yılmaz Kömürcü (Çayırova’da yaşardı, iki kıştır pandemi nedeniyle köyde kalıyor) elinde çay bardağıyla oranın sahibiymiş gibi kapının önünde fotoğraf çektirmiş…

İşin gerçeği de budur… İçtiğin çay da afiyet şeker olsun sevgili kardeşim.

Dursun Akçam Kültürevi tam yerini bulmuştur…

Ardahan’dan selam var; “Günaydın” olsun herkese…

 

 

About Post Author

About Post Author