Bazı kişisel yanlışların bedelini bütün toplumlar ödüyor, tarih ödüyor…
Bugün yeniden “2010 Referandumu”na dönsek, Kuran’da da “cahil” diye adlandırılan, tüm kutsal kitaplarda yalnızca ilk erkek olarak tanımlanan “Adem”e “şarkı sözü yoluyla” hakaret ettiği için dili koparılmakla tehdit edilen Sezen Aksu nasıl bir oy verecektir acaba…
Memleketin her alanda, yargıda, yasamada, yürütmede tek ellere teslim edilmesine yol açan, yargıyı emir komuta zincirine alan, Emekli Vaiz Fethullah Gülen’in de aynı nedenle ölüleri de sandığa çağırdığı referandumda “Evet” oyu verip, bu değişime “Hayır” diyenleri “lekeli” olarak tanımlayan Sezen Aksu, bu saatten sonra oyunun rengini değiştirse kaç yazar?
Yalnız Sezen Aksu mu? Kimler ne alkışlar tuttu, ne kırmızı halılar açtı birilerinin yoluna… Şimdi o alkış tutan, halı seren ellerine kına yaksalar ne olur?
Ad vermeyeceğim… Dilimin sivriliği nedeniyle dokuz köyden kovuldum zaten; onuncuda bari kalayım…
Attığı elektronik postalar, yaptığı konuşmalar bir biçimde bana da ulaşan bir “düşünür” var. Marksist felsefe yaptığını iddia ediyor, ya da öyle sanıyor… Bu kişinin kitabında, tarihe bakışındaki eksikliği dile getirdiğim “Bilgi Kuramı ve Felsefenin Yavanlaşması” başlıklı bir yazım, “Academia Edu” adlı uluslararası blogda, yayımda…
Bu kişinin yazılarında, konuşmalarında, Mustafa Kemal’in adı, Hitler’le, Mussolini ile birlikte “faşistler” arasında yan yana yazılıyor…
Emperyalizme karşı yeryüzünün ilk büyük kurtuluş savaşını vermiş, Alman Emperyalizmi’nin dümen suyunda gitmiş Enver ile yıldızı hiç barışmamış, Çanakkale’den şehit düşmüş Anzaklar için “bizim evlatlarımız” demiş, “Yurtta Barış, Dünyada Barış”ı savunmuş Mustafa Kemal’i, faşist Hitler’le, Mussolini ile aynı kefeye koymak, felsefenin değil, “vesvese”nin eseri olabilir ancak…
Düşünceleri Atatürk’e esin kaynağı olmuş Yusuf Akçura’nın adını, Atatürk’ün pek anlaşamadığı ama birilerinin hâlâ “Kızıl Elmacı” diye andığı, ya da öyle sandığı Ziya Gökalp’in adını, Alman faşist sermayesi ile dirsek temasları bulunduğu ortaya konmuş Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan’ın adları ile, hiç tereddütsüz, yan yana kullanıyor…
O Yusuf Akçura ki, kendini “Marksist felsefeci” sanan birisi tarafından yanına yazıldığı, kırklı yılların Hitler hayranı ve işbirlikçisi “saldırgan ırkçı” tipi dergiler çıkarıp Hasan Âli Yücel’den Baba Tonguç’a, ülkenin devrimci eğitimcilerini hedef tahtası yapan kişilerinin politikasına “İmperyalist Türkçülük” demiştir. Akçura, 6 Temmuz 1916 tarihinde Sovyet Devrimi lideri Lenin ile ayrıntılı bir görüşme yapmış ve Bolşeviklerden yana tavır koymuştur. (François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, s 101). Ziya Gökalp’in Türkçü bakış açısı, diğer uluslara ve onların kaderini tayin hakkına saygısı da asla Atsız ve Gökdoğan gibi değildir…
“Anadolu Rönesansı”nda bunları anlatacağım derken dilimde tüy bitti… Kimin umurunda?
Kimse, bırakın bu ayrıntıları diyemez… Wittgenstein, felsefenin görevleri üzerine konuşurken, Kral Lear’dan bir alıntı yapar, Bu alıntıda, Shakespeare, kahramanının ağzından “Size farklılıkları öğreteceğim“ demektedir.
Farklılıklar ve ayrıntılar, imgelem ve bilginin tükenmeyen kaynağıdır…
İşin acı tarafı, kendini “Marksist felsefeci“ sanan bu kişinin, Köy Enstitülü öğretmenlerin kurup anıtsal eylemlerle ve örgütlenmelerle yaşatığı Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) mirasçısı ve takipçisi olduğunu söyleyen bir öğretmen sendikası tarafından şubelere konuşmacı olarak çağrılmasıdır!
Hasan Ali Yücel’in, İsmail Hakkı Tonguç‘un, Fakir Baykurt’un, Dursun Akçam’ın kemikleri ancak böyle sızlatılabilirdi…
Öğretmen sendikal hareketi içindeki parçalanmaların, bölünmelerin nasıl oluştuğu, bulunduğumuz noktalara nasıl gelindiği çok açık değil mi…
Felsefe ile vesvese (kuruntu) birbirine karıştırılırsa, birilerinin öznel yargıları üzeriden toplumcu, halkçı hareket cepheleri altüst edilirse, kimlerin kazandığını hâlâ göremedik mi?
Aynı kişinin Şeyh Bedreddin’i ilk ‘sınıf devrimcisi‘ diye tanımlayan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın adını övgüyle anması da çok ilginçtir… O Dr. Hikmet ki, bir Marksist düşünür olarak Kuvayımilliye saflarına elde silah, en ön cephede katılmış, Mustafa Kemal’i de hap saygıyla „Ata“ olarak anmıştır…
Felsefe ile vesveseyi karıştırabilirsiniz ama hiç olmazsa oturun yerinizde artık; susun! Ağzınızdan ne çıktığını duyun, kime ve nerelere hizmet ettiğinizi görün artık…
Vesveselerinizin bedelini, bu halka, bu coğrafyaya ödettiğiniz yetmedi mi?
