Dünyanın en büyük orkestralarından olan Londra Flarmoni Orkestrası İstanbul’da, Atatürk Merkezi’nde bir konser verdi. Konserin ilk yapıtı insanın dinlerken tüylerini ürperten “Haydar Haydar” idi. Benim karagözlerini büyük bir yürek burukluğu ve özlemle andığım dostum Ali Ekber Çiçek’in kült türküsü Haydar Haydar… Beni kırmayıp, 2004 yılında o hasta haliyle ta Ardahan’a kadar, Dursun Akçam Ormanı’nın açılışına gelmişti. Orada rahatsız olduğunu söyleyince, Batakköprü’de, Sarıçam ormanının içinde yorgun bedenine bir yastıkla bir battaniye getirtmiştim. “Ömrümün en güzel uykusu uyudum doktor,” demişti.
Şimdi oldu işte… Atatürk’ün adını taşıyan bir kültür merkezine yakışan şey bu kadersiz ve isyankâr halkın Ali Ekber’i, Haydar Haydar’ı olabilirdi. Hele de onun evrensel bir estetik ve sanatla bütünleşmesi…
Osmanlı hanedanlarının saraylarını koruyan devşirmelerin elde kılıç yaptıkları Mehter Takımı gösterisi değil…
Bu millet ne çektiyse değerbilmezlerden, tarihi kendisine uygun başlatan ve yorumlayan derebeyi anlayışından, saray saltanatından çekti…
Sağından soluna, cahilinden aydınına bir değerbilmezlik, bir kendini beğenmişlik sarmalında çırpınıp duruyoruz.
İstanbul’da, sanırım Kadıköy Belediyesi’nin düzenlediği, benim de konuşmacı olduğum bir etkinlikte benden önce konuşan Gülriz Sururi (toprağı incitmesin onu) “Atatürk çok büyük bir adamdı; getirdi John Dewey’i, onun önerisiyle Köy Enstitüleri’ni kurdu, bu memleketi kurtardı,” demişti. Yerin dibine girmiştim, konuşma sırasının bana gelmesini beklemiştim sabırsızlık ve heyecanla. Orada Köy Enstitüleri’nin ne olduğunu baştan anlatmak zorunda kaldım. İsmail Hakkı Tonguç, Hasan Âli, Âşık Veysel, Hürrem Arman, Anadolu halk kültürü, Rabelais, Mantaigne, İbni Haldun olmazsa, Köy Enstitüleri de olamazdı…
Halkını, onun binlerce yıllık kültürünü yok sayanlar, görmeyenler hangi mevkide, haldi kılıkta olurlarsa olsunlar kendilerine ve çevrelerine bir şey katamazlar…
Namık Kemal’in “rezaletler mektebi” dediği, Şemsettin Sami’nin yerden yere vurduğu, halk kültürümüzün önemli geleneklerinden olan Karagöz için Batılı düşünür, Mimus yazarı Herman Reich ise başka bir görüşteydi. “Müslüman Doğu’daki gölge oyununun ve Türkler’deki Karagöz’ün, Almanların Kasperl oyununa, veya commedia dell’arte’ye, Aristophanes’in komedyalarının kaba sahnelerine, Arlecchino, Pulcinella, Scappino ve Turlupin’e, Macarların Paprika-Jancsi’sine benzediği ileri sürülmüştür. Yalnız, Karagöz bunlardan daha yüksektir, commedia dell’arte düzeyine yaklaşır, ondan aşağı da pek düşmez.” Batılı birçok gözlemcinin verdiği bu değeri göremeyen ne kadar çok aydınımız vardır. Adalet Ağaoğlu, halka açık bir söyleşisinde “Karagöz’ün değerini Alper Akçam’ın ‘Türk Romanında Karnaval’ adlı yapıtını okuduktan sonra anladım” itirafında bulunmuştu. TRT’de çalışırken Fransa radyo televizyon kurumundan Karagözle ilgili araştırma yapmak isteyen bir gruba, “boş verin, neyini araştıracaksınız, basit bir gölge oyunudur” demişmiş meğer.
Yıllardır, Cumhuriyetin, Köy Enstitüleri’nin halka dönük yüzü üzerine yazıp çiziyorum. Köy Enstitülü edebiyatçıların “toplumcu gerçekçi” kaba bir kategorileştirme ile nasıl değersizleştirildiklerini, onların halk kültürünün derin dip akıntıları ile nasıl buluşup onu gün yüzüne çıkardıklarını, “Halk Gülmece Kültürü”nü nasıl ustaca kullandıklarını yazmaya, anlatmaya çalışıyorum.
“Karagöz” üzerine yazdığım çocuk romanının satışı birkaç yüz sayısına bile ulaşmadı.
Yazdıklarım, konuştuklarım beni çok ünlü kılmış olmasa da bir yerlere sağlam vuruşlar yaptığım inancındayım… Bunu edebiyatımızın duayen adlarından Gürsel Aytaç’ın ağzından da duymuş, çok onurlanmıştım.
“Aydınlanma” ile “Rönesans” arasındaki o sınır çizgisini iyi göremezsek, Batı Rönesansı’nın üzerinde yükseldiği, Cumhuriyet Tarihi’nin yüz akı Köy Enstitüleri’nin de üzerinde temel attığı Halk Kültürü’nü görmezden gelmeye devam edersek, yani kendi varlığımızın bilincinde olamazsak, daha çok mehter takımı gibi bir adım ileri, iki adım geri gidip geliriz. Din duyguları üzerinden politika yapanların, kin ve nefret üzerinden halkı birbirine karşı kışkırtanların oyunlarında başımız dönüp durur…
Selam olsun Karagöz’e, selam olsun Ali Ekber’e ve Haydar Haydar’a…
Selam olsun Anadolu’ya…
KARAGÖZ’DEN HAYDAR HAYDAR’A SELAM OLSUN ANADOLU’YA…

