Ne güzel atasözlerimiz, özdeyişlerimiz vardır. Binlerce yıllık halk kültürünün derin dip akıntıları içinden süzülüp gelir, bugünümüzü, yarınımızı da aydınlatırlar… Yaşama yeni anlamlar katar, bizi çoğaltırlar…
“Herkes gider Mersin’e / Biz gideriz tersine…”
Tam da denk geldi şimdi…
Kendimi bildim bileli sabahları çok erken kalkarım; çocukluğumda bile köy evinin en uçtaki sekisinde erkenden uyanır, ağarmakta olan günü izlerdim; tepedeki camda yıldızların yerini yavaş yavaş gün ışığı alır, horoz sesleri, kuş cıvıltıları ile içimdeki yaşam sevinci çoğalırdı. Tüm öğrenim yaşamım boyunca sabahın o erken saatlerinde ders çalıştım; sonraları da kitap okudum. Yazarlık yaşamımın 21 yılının erken saatlerini de okuduğum kuramsal kitaplar, toplumbilim, felsefe aldı. Sayfaların altını çizerek, renkli kalemlerle notlar alarak okuyorum. Otuzun üstünde ajanda ve kalın defter okuma notlarımla doldu…
Roman, öykü yazarken, başka türde kitapları hazırlarken de sabahın erken saatlerini beni bilmediğim ufuklara götürme olasılığı olan bu kuramsal kitaplara, araştırmalara ayırmayı seviyorum.
Şimdi elimde Perry Anderson’un “Tarihten Siyasete Eleştiri Yazıları” var… “Norberto Bobbio’nun Yakınlıkları” başlıklı bölümü okurken, Batılı kimi liberal aydınlarda görülmüş değişim üzerine yorumlar çıktı karşıma… “Tam da yerine denk geldi, manzara koyayım” dedim (Levent Kırca’ya da selam olsun). Perry Anderson, Jill Stuart Mill’den Bertrand Russel’a, John Dewey’e, birer liberal görüşlü aydın iken sosyalizmin, ekonomide toplumsallaşmanın zorunluluğunu görmelerine nasıl evrildiklerini anlatıyor. İtalyan Norberto Babbio da en bilinen adlardan… Onlar adammış sanırım ki, doğruyu görmüşler; yer ve saf değiştirmişler. Kimini 1. Dünya Savaşı, kimini Büyük Buhran uyandırmış, belki de bir zamanlar karşı oldukları sosyalizmin insanlığın tek kurtuluş yolu olduğu kararına varmışlar.
Onlar Mersin’e giderken bizimkiler tersine gitti. Bir zamanların anlı şanlı solcuları, hatta sosyalistleri, koskoca örgüt liderleri, Fetöcü pezevenklere abdest suyu taşıyan birer maskara durumuna geldiler. “Yetmez Ama Evet”çilikten kumpas davalarında çantacılığa, cemaat yayınlarında, CİA destekli gazete köşelerinde ahkâm kesmeye, cep doldurmaya yöneldiler…
Bizde de iyiyi, güzeli, doğruyu görüp yön değiştirenler, olgunlaşıp başkalaşanlar oldu. Tanıdığım birçok eski “Ülkücü”de böyle bir değişime tanık oldum. “Ülkücülük” özünde dava insanlığıdır… Bir çıkar ve iktidar hedefi gütmeksizin bir yola adanmaktır. Bu anlamda gerçek sosyalistler, yurtseverler, insanseverler, doğa savaşçıları da birer ülkücüdür. Onlar masum insanlara, hele kadınlara, çocuklara kıymazlar, kıyamazlar… O eli kanlı beyinsizlerin adı olsa olsa “tetikçi” olur.
Gençlik yıllarımda çok sıkı tartıştığımız, dini konuları bir kenarda tutarak her mesele üzerinde kafa yorduğumuz birçok ülkücü arkadaşım sonrasında sosyalistlere karşı olan bağnaz tutumlarını değiştirdiler, aralarından ben devrimciyim diyenler de çıktı. Bir çıkar ilişkisi içinde milletvekilliğinden bakanlığa, tetikçilikten yalancılığa bir yerlere kayanlardan söz etmiyorum kuşkusuz… Bir dava insanı olarak kendini ülkesine, insanına, ülküsüne adayanlara sözüm…
Kendimi bildim bileli ben de bir dava insanı olarak yaşadım. Hekimlik yıllarımda geceli gündüzlü kan ter içinde ameliyathanelerde, ilkyardımlarda koşturmanın yanında gece morg kapılarından girip hastalarımla personelimin durumunu gözlemlemeyi de iş edinmiş yöneticilikler yaptım. Hela taşlarından aşçı tırnaklarına her şeyi gözümle, elimle kontrol altında bulundurmaya çalıştım. Derneklerde, vakıflarda, yazarlık yaşamımda da hep çevreme bir şeyler katmaya, duru kalmaya, temiz kalmaya uğraştım, düşüncemi, savunduğum davayı bir kazanç unsuru, bir iktidar basamağı olarak kullanmamaya özen gösterdim…
Şu bizim tersine gidenlere ise diyecek söz bulamadım…
Bu ülkede hâlâ siyasi çıkar için gece gündüz düşmanlık körükleyenler, halkları birbirine düşman etmeye, emperyalizmin ekmeğine sürmeye çalışanlar var; ondan sonra da çıkıp cinayet kınıyorlar… Hadi canım sen de… Hadi canım sen de…
Neler söyleniyor… O tetikçinin eline otomatik silah verip bir ucu devlete bağlı eğitim yerlerinde besleyenler kim? O tetikçi yetiştirme işinin sorumlularına özel mevkiler veren kim? Kendi gözlerimle tanık oldum havaalanlarında sıraya girmiş, çeşitli yerlerden toplanmış çapulcuların ellerinde torbalarla yurtdışında bir yerlere eğitilmek üzere götürüldüklerini… Cam çerçeve indirenleri, gazete kapılarında adam dövenleri, koca bir parti başkanına yumruk atanları alkışlayanlar, cahil kadınları “yakın o evi” diye bağırttıranlar kim?
Hele de şu bizim liberal geçinenler yok mu, aydın geçinenler, adam geçinenler… Bu gericiliğin, bu insanlıktan çıkmışların önüne kırmızı hali serenler; onlarla kol kola girenler…
Ulan topunuz ekmek parası için çay dağıtırken öldürülmüş masum bir kızcağızın, onun için gözyaşı döken anasının boku olamazsınız be…
Hadi canım sen de; hadi canım sen de…

