Bu haziran başka bir Haziran gibi sanki… Çocukluğumun Haziranları gibi… Gençliğimin 15-16 Haziranları gibi; emeğin sömürüye ve zulmü karşı isyan ettiği, fabrikalardan çıkan işçi sellerinin buluşup kardeşlik türküleri söylediği günler gibi… İnsanların genç yaşlı, kadın erkek, zengin fakir kaynaştığı, ağacına, özgürlüğüne, kişiliğine, sesine, türküsüne, yaşam tarzına sahip çıktığı o Gezi Haziranları gibi.
Benim doğum ayımdır Haziran… Her Haziran’da okullar kapanır kapanmaz ben Doğu ekspresinin sıla kokan vagonlarına koşar, iki gün boyunca bozkırlar, ovalar, tüneller, söğütlü dereler geçip önce Nenehatun sırtlarının yeşilliğine, sonra Sarıkamış ormanlarına, en sonunda Ardahan Kars şosesi kenarındaki köyümün yaylasına ulaşırdım.
Ne güzel tüterdi o yayla bacaları… Emek kokulu, insanlık kokulu, kardeşlik kokulu dumanlar yükselirdi bacalardan…
Nenem, bibilerim, yengelerim bağırlarına basardı dokuz ay hasretini çektiği havasına kavuşmuş oğullarını… “Ola kadan alem,”, “Ola derdin alem,”, “Ola adlaran ölüm…”
Her Haziran’da yeniden doğardım o yaylalarda, o yemeden yedirmeyi, içmeden içirmeyi, sevilmeden sevmeyi bilen ve öğreten süt kokulu kucaklarda… Bir tezek parçasına, küçük bir iskemleye oturur, yer sofralarına kurulurdum. İsli bir tavanın içinde dünyanın en güzel tereyağında erimiş kendi ineklerimizin sütünden, kır çiçeklerinden süzülmüş peynir eritmesine uzatırdım kınalı kadın eli kokulu, helal emek kokulu bazlama ekmeğimi…
Sonra evin arkasındaki kayalıkların üstüne çıkar, sepserin yayla havasında gökyüzünden geçen bulutlara bakarak uzanırdım çimenin çiçeğin içine… Dünyalar benim olurdu…
Dana otarır, kuzu otarır, gün boyu bir boyunduruğun üstünde oturup koşumlarda hotaklık yapar, gücüm yettiği gün de tırpanın, dirgenin, tırmığın sapından tutar, biçmeye, yığmaya, ot ve sap taşımaya kaşardım. Avuçlarımdaki nasırlar çoğaltırdı mutluluğumu… Bir de davulun zurnanın sesi geldi mi uzaktan, atlar eşek vurup oynamaya başladı mı, akşamları bacalarda ateş yakılıp tulum çalınır, kız oğlan el ele halaylara durulur oldu mu, yaşamak yaşamak gibi olurdu…
Bu yıl yine öyle bir Haziran var sanki… Bereket yüklü bulutlar iniyor ülkemin kırına bayırına; Ankara’daki evimin karşısındaki yamaçlar parlıyor, ekinler büyüyor; çocukluğumun Ardahan Haziranları bütün ülkeme yayılıyor sanki… 15-16 Haziranlar, Gezi direnişleri, Gezi kaynaşmaları kıpırdıyor yüreklerde…
Bir yandan kirli çamaşırlar arka arkaya dökülüyor… İnanç istismarcılarının, politika madrabazlarının halkımızı sürükledikleri bataklığın kokuları yükseliyor…
Susarsa sussun o çıkar odakları, susarsa sussun hak etmeden, birilerinin önünde eğilerek sırtına adalet cüppesi geçirenler… Susan sussun ve sustuğundan utansın…
Tabiat uyanıyor, millet uyanıyor… Her gün daha çok sayıda insan gerçeği savunanların yanına geliyor…
Sonu gelmeli artık çalışmadan yemenin, sonu gelmeli yalanın, talanın, millet malını yağma etmenin… Sonu gelmeli nehirleri denizleri kirletmenin, sonu gelmeli dünyanın en güzel ormanlarını kesmenin, dağa taşa beton dikmenin, sonu gelmeli derelerin önünü kesmenin…
Sonu gelmeli dünya halklarının katili, savaşların sorumlusu emperyalist Amerikan başkanıyla görüşülmüş diye televizyonlarda saatlerce kafalarımızı şişirmenin…
Soyulduğumuz, ezildiğimiz, alver cambazları tarafından kandırıldığımız yetsin artık…
Haziranlar gerçek Haziran gibi olsun…
Gününüz de aydın olsun…
