Tam da düğümün koptuğu yerdir… O an ve o mekân…
Yoksul bir köylü çocuğundan bir masal ve türkü derleyicisi, bir halk bilimci, bir radyo programcısı, bir öykücü, bir romancıya dönüşmüştü…
Evinin ve altı yaşındaki kızının gözünün önünde, emperyalist gizli servislerin ülkeyi götürmek istedikleri o karmaşa ortamında, 12 Eylül 1980 darbesini hazırlayan adımlardan biri olarak, 11 Nisan 1980 günü beyinsiz tetikçiler tarafından kurşunlandı…
Onun aramızdan koparılışının üstünden tam kırk bir yıl geçti… Kırk bin kere lanet olsun ona kurşun sıkan ellere; kırk bin kere lanet olsun iyiliğe, güzelliğe, türküye, masala, öyküye kıymayı sürdüren bu yalan ve talan düzenine…
Garip Tatar’dı, Ümit Kaftancıoğlu oldu…
Kuzeydoğu Anadolu’nun bir Türkmen yaylasında, garip, yoksul bir köylü çocuğu olarak doğdu. Kuma olarak getirildiği o yoksul evde, kocası Aşır’a “Kötü mü, seni ben dolandırıyorum, ben. Hem erkek hem karıyım. Gece karı, gündüz ergişiyim.” (Yelatan s, 226) diyen mücadeleci bir ananın, Güllü’nün ayak izinde, Cılavuz Köy Enstitüsü’nde çeliğe su vermeyi öğrendi…
Yalnız bir öğretmen değil, bir halk bilimci, bir mücadele insanı, ölümsüz yapıtlar bırakan bir yazar oldu. Anasının anlattığı masalları “Tek Atlı Tekin Olmaz”da topladı. “Köroğlu Kolları”nı araştırdı. “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar”, “Evreşe Yolları Dar” diyen türküler derledi, TRT’de “Av Bizim Avlak Bizim”, “Dilden Dile” ve “Yurdun Dört Bucağından” programlarını yönetti, “Yelatan”da, “Dönemeç”de halk kültürünün derin dip akıntılarından evrensel estetiğe vuran romanlar, öyküler kurdu…
Onu vuranlar, “milliyetçi” olduklarını, ülkelerini komünizme karşı savunduklarını sanıyorlardı. Onu vuranlar, kafalarını başkalarına emanet vermiş beyinsiz canilerdi.
Kin ve nefret üzerinden sürdürülen politikalar, akıllarını başkalarına emanet vererek yaşamayı sürdürenlere hedef göstermeler bugün de devam ediyor…
Kendi hatasının karşılığını en değerli evlatlarını kurban ederek, en ağır bedelleri ödeyerek veriyor bu ülke ve tüm insanlık…
Kapitalizmin mal ve para hırsı, Ortaçağ artığı bezirgân zihniyetlerin yalan ve entrika ile iktidar olma ve orada kalma arzusu insanlığa kan kusturuyor bugün de…
Doğaya acımasızca saldırının da etkeni olduğu ağır bir salgın hastalığın insanlığı kırıp geçirdiği, kapalı ve yalnız yaşamaya gönüllü olarak razı olduğumuz bu günlerde, özgür ve örgütlü bir yaşamın ne kadar anlamlı olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Çaresizce, tanığı olduğumuz çirkinliklere karşı çilemizin dolmasını bekliyor gibiyiz. Satılan ve kapatılan fabrikaların bedelini işsizlik ve açlık olarak ödüyoruz; üniversite mezunu gençler, yapabildikleri tek iş kalan garsonluklarını meydanlarda açız bağırarak protesto ediyor. Betona boğulan, sokaklarında soluk alınabilecek en küçük bir boşluk bile bulunmayan şehirlerde yaşamanın bedelini salgınlarda can üstüne can vererek ödüyoruz…
Bu acılı yalnızlıklarda hayatımızı bir kez daha gözden geçirebilmeyi, yanlışlardan, hatalardan arınabilmeyi başarabilecek miyiz, bilmiyoruz…
Bildiğimiz bir şey var sevgili Kaftancıoğlu, biz derlediğin o türkülerin derinliğinde, halk kültürünün o tükenmez zenginliğinde yeni bir hayat kurmak istiyoruz… Örgütlü yalanın ve kötülüğün karanlığından, insan canından çok para kazanmayı önde tutan ekonomi ve sağlık piyasasındaki karmaşadan usandık artık; özgürce konuşmayı, tartışmayı, ötekinin söz hakkını da baş tacı edebilmiş, üretirken öğrenmeyi, öğrenirken üretmeyi ilke edinmiş genç kuşaklar yetiştirmek, yeni ve güzel bir dünya kurmak istiyoruz…
Tek başına, en çoğul bir insan olarak kırk bir yıl öncesinden sesleniyorsun bize… Seni vuranlar tarihin karanlıklarında çürüyüp gittiler. Sen ışıl ışıl bir yıldız gibi aydınlatıyorsun geleceğimizi. Adın dillerimizde… Değil kırk yıl, kırk bin yıl geçse de unutmayacağız seni…
Sen, özgürlüğümüzün sesisin; sen bu güzel yurdun en onurlu nefesisin!
11 Nisan 2021, Alper Akçam
(Akşam 21.00’de Alper Akçam facebook sayfasında Ümit Kaftancıoğlu’nu konuşacağız)

