HASANIM HASAN…

HASANIM HASAN…

Bu güzel memleketin en güzel adlarındandır Memet ve Hasan…

On binler, yüz binler, milyonlardır Memet ve Hasan…

Şehirlerin sokaklarında, Anadolu’nun bereketli yamaçlarında, kıraç ovalarında savrulanlar onlardır, cephelerde savaşanlar onlardır, bostana su bağlayanlar, yapı temellerine ter dökenler, düzlerde tırpan çekenler onlardır, düğünlerde toylarda at binenler, sevdikleri kızlara ayna tutan, türkü söyleyen onlardır…

Emeklerinin karşılığını biraz zor öderiz biz o Hasanların… Giderken bıraktıkları boşlukları biraz zor doldururuz.

Bugün 26 Şubat, tarihimizdeki diğer Hasanları temsilen göğe asılmış gibi duran iki Hasan’ın uğurlanış tarihi…  İkisi de 26 Şubat’ta yaşama gözlerini yummuşlar.

Biri Hasan Âli Yücel; Cumhuriyet eğitim tarihinin unutulmaz, “devrimci maarif vekili”, hani o oğlunun “Ben hayatta en çok babamı sevdim,” dediği…

17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasasının meclisten çıkabilmesi için gerici kanatla didişen, Saffet Arıkan’ın belki de karşıt direniş nedeniyle “vekaleten” İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atayabildiği, Saffet Arıkan silah arkadaşı Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü üzerine onun kendisine verdiği Maarif Vekâleti’ni bırakması üzerine o makama atanan kendisine, “isterseniz görevi bırakabilirim,” diyen Köy Enstitülü kavruk Anadolu çocuklarının Babası, İsmail Hakkı Tonguç’u ‘Asaleten’ bulunduğu o yere atayan, 496 Batı ve Doğu klasiğinin Türkçe’ye kazandırılabilmesi için emek veren, Ankara Üniversitesi’nde bugünlere göre bin kere daha özerk ve özgür olan bir üniversite işleyişini yaşama geçiren, Sabahattin Âli’den Nazım Hikmet’e, ülkesinin aydınlarına değer ve görevler veren Hasan Âli Yücel…

Hasan Âli Yücel için yakın yıllara kadar üniversitelerde etkinlikler düzenlenmesine çalıştım, hakkında yazılar yazdım, konuşmalar yaptım… Hele de kurucusu olduğu Ankara Konservatuvarı’nın 3 Temmuz 1941 tarihindeki ilk mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada başka ülkelerden sanatçılara ait yapıtların Ankara’da seslendirilmelerine değinisini yüksek sesle birçok yerde okudum. “Fakat o sözleri ve sesleri canlandıran biziz. Onun için Devlet Konservatuvarı’nın temsil ettiği piyesler, oynadığı operalar bizimdir, Türk’tür ve millîdir” (…) Ben Doğu ve Batı diye bir fark görmüyorum. İnsan eseri, insan ruhunun iştiyakları, kaygıları, korkuları zaman ve zemine göre değişse de özünde bir ayrılık varsa o, tutulan yol ve usüldendir. Garplı kafasının metoduyla duymasak şarklıda bu özü bulamazdık. Meselâ Mevlâna’nın Fîhi mâ fîhi kitabını Goethe’nin Eckerman’la konuşmalar’ı gibi okuyorum. İkinciyi okumaya alışmasam, kim bilir birinciyi şimdikinden daha az başarı ile söktürebilirim” demektedir Yücel. Batı’nın çözümleyici ve yenidendoğuşçu çoğul bakış açısının işlendiği Goethe metni, Yücel için bir Mevlana çözümleme yöntemi getirmiş gibidir. Hasan Âli Yücel’in, 1946 yılında görevden alınması Türkiye’nin bağımsız ve onurlu bir ülke olmak durumundan vaz geçip Batı Finans Kapitali ile halvet olma kararı için de bir milat gibi oldu. 26 Şubat 1961 tarihinde aramızdan ayrıldı…

Diğeri bir kavga, şiir ve çile insanı, Hasan Hüseyin Korkmazgil… Bir ömür aşk ve şiir için, çok sevdiği ülkesi, kardeşçe yaşama, kardeşçe üleşme ülküsü için ömrünü adamış bir çınar isim…

Hasan Hüseyin, 4 Mart 1927 tarihinde Sivas’ın Gürün ilçesinde doğdu. Annesi Gülşan hanım, babası ise Nalbantoğlu Şükrü beydir. Birinci Dünya Savaşı’nda, Kafkas Cephesi’nde, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda görev alan Şükrü Bey’in İstiklal madalyası vardı ve Kurultay İlkokulu’nda hademelik yapıyordu. Ailenin yedi çocuğu içinde tek okuyan sadece oydu. İlkokulu babasının hademelik yaptığı okulda okudu. Ortaokula gidemedi; Ziraat Bankası şubesinde getir götür işlerinde çalışmaya başladı. Çalıştığı bankanın müdürü Hasan Hüseyin’le yakından ilgilendi ve parasız yatılı okul sınavlarına girmesine önayak oldu. Hasan Hüseyin, sınavın yapıldığı Sivas’a komşularından ödünç alınan ayakkabıyla, 60 km yolu yürüyerek gitti ve sınavı kazandı; Niğde Ortaokulu ve sonra Adana Erkek Lisesi’nde okudu. Okulda Dünya Edebiyatı Klasikleri ile tanıştı. Bir yandan da şiir yazmaya başladı. Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirip Türkçe öğretmeni oldu. Maraş’ın Gökşin ilçesine öğretmen olarak atandı. Nazım Hikmet şiirlerini okuduğu için ihbar edilince, 1951’deki TKP davasına dahil edildi. Üç yıla mahkûm oldu. Bütün kamu hakları elinden alındı. Elbistan ve Nevşehir cezaevlerinde yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra ekmek parası kazanmak için İstanbul’a gitti. Bu kez askere alındı; üniversite mezunu olmasına rağmen 27 ay er olarak askerlik yaptı.

Askerliği bitince baba ocağına döndü. Kahvelerde karakalem portre ressamlığı yaparak, tabela boyayarak ve okuryazar olmayan ailelerin askerlik mektuplarını yazarak geçimini sağladı.

Bu arada şiirden hiç kopmadı. İlk şiiri 1959’da Dost dergisinde çıktı. Ayrıca yazdığı iki oyun da radyoda piyes oldu. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra, “Türkiye artık değişti” diyerek Ankara’ya yerleşti. Akis dergisinde düzeltmen/redaktör olarak çalıştı. Basın-İş Sendikası’nın genel sekreterliğini yaptı. 1963 yılında Uşak’ta bir edebiyat öğretmeni Azime hanım (benim koca yürekli güzel Azime ablam), şiirlerini Nâzım’a çok benzettiği ve beğendiği Hasan Hüseyin’i tanımak, görmek için ani bir kararla Ankara’ya gitti; ama onu bulamadı ve mahzun Uşak’a döndü. Sonrasında tanışıp evlendiler.

Yirmi yıl, şairin ölümüne kadar çok mutlu oldular Azime hanımla Hasan Hüseyin ve bu evlilikten “Bir Oğlum Olacak Adı Temmuz” şiirinde adı geçen Temmuz adlı oğulları dünyaya geldi.

Bu yıllarda mizahi hikâyeleri de yayımlandı. “Kavel” adlı kitabı ile 1964 Yeditepe Şiir Armağanı’nı, “Kızılkuğu” ile TRT’nin 1970 Sanat Başarı Ödülü’nü, “Filizkıran Fırtınası” ile de 1981 Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü’nü ve Nevzat Üstün Şiir Ödülü’nü aldı.

Şair 1983’te evinde beyin kanaması geçirdi; bir yıl bitkisel hayatta yaşadı. Eşi Azime bir gün bile kocasının başından ayrılmadı. Ancak kurtarılamadı. 26 Şubat 1984’te evinde, yaşama gözlerini yumdu. İnternet ortamında hakkında yazılanlardan derledim yaşam öyküsünü. Aşağıdaki şiirde duyacaksınız onun sesini… Alın kitaplarını da başucunuza koyun; evinizi yıldızlarla donatın; gecelerinizi onlar ışıtsın…

kahrolasın demiyorum
kahrolma da
gör beni

kanadık toprak olduk
çekildik bayrak olduk
döküldük yaprak olduk
geldik bugüne

ekmeği bol eyledik
acıyı bal eyledik
sıratı yol eyledik
geldik bugüne

ekilir ekin geliriz
ezilir un geliriz
bir gider bin geliriz
beni vurmak kurtuluş mu

kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni…

Onu bu özel günde bir kez daha görüyoruz…

Selam olsun bütün güzel Hasanlara…

 

 

About Post Author

About Post Author