SELAM OLSUN KARABÜK’E…
Cumhuriyet, tepeden mi inmişti, kültürü mü kırmıştı? Darbeci miydi, vesayetçi mi?
Bütün dünyanın gözü önünde emperyalizm ve onun Orta Doğu’daki acımasız tetikçisi İsrail, yeryüzünün bütün zenginliklerine, insani değerlerine, yaşam hakkına pervasızca saldırırken, beyni yalnız şeytanlığa, bezirgânlığa, kendini adam sanma aydın şarlatanlığına şartlanmış birilerine verilecek en güzel yanıt, kıraç bir Anadolu köyünden bir emekçiler şehri destanı, bir sosyal hayat masalı kurmuş Karabük’ün ve onun Cumhuriyet armağanı Demir Çelik Fabrikalarının bugün iç burkan hikâyesi olabilir.
Türkiye’nin ilk ağır sanayi kuruluşu olan Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nın temeli 3 Nisan 1937 tarihinde atılmıştı. Cumhuriyet kurucu düşüncesinin 1933 yılından sonra uygulamaya koyduğu planlı kalkınma ile bir yandan Cumhuriyet’e sahip çıkacağı umulan bir burjuva sınıfının gelişmesi için çaba gösterilirken, bir yandan da çok sınırlı devlet olanakları ile büyük bir sanayileşme hamlesi başlatılmıştı. Yozlaşmış Osmanlı saltanatının sefahat yüzyılları içinde ölüsünü saracak kefen bezine, çayına atacak tek bir kırık şekere, bir tek toplu iğneye bile muhtaç bıraktığı kadim Anadolu ve Urumeli coğrafyası, Beykoz Kundura’dan Paşabahçe Şişe Cam’a, Merinos bez fabrikalarına, şeker ve tekel fabrikalarına çeşitli üretim hamleleri ile donatılıyor, emperyalistlere muhtaç olmadan kendi yağıyla kavrulabilecek bir duruma getirilmeye çalışılıyordu. 1933-1937 yılları arasında uygulanan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı önemli ölçüde Sovyetler Birliği’nin makine, araç-gereç ve teknik yardım desteği ile tasarlanmış ve yürütülmüştü. Zamanın Başbakanı İsmet İnönü 1932 yılı Mayıs ayında bu amaçla Sovyetler Birliği’ne gitmiş, bu ziyaretin ardından 1932 yılı yaz aylarında Sovyet teknik uzmanları Türkiye’ye gelmişler, öngörülen yatırımlar için çeşitli bölgelerde incelemeler yapmışlar ve aynı yılsonunda raporlar tamamlamıştı. Çeşitli illerde iplik, dokuma, kâğıt, demir, gülyağı, yapay ipek, süper fosfat, cam, seramik, çimento fabrikaları kuruldu. Sovyet ekibinin önerileriyle kurulması düşünülen demir çelik fabrikalarının temeli de 3 Nisan 1937 yılında bir İngiliz şirketiyle anlaşılarak atıldı. Karabük Demir Çelik Fabrikaları, “fabrika yapan bir fabrika” olarak onca olanaksızlık içinde tasarlanan ve kurulması için büyük özverilerde bulunulan bir fabrikaydı.
Karabük’le 1979 yılının 19 Şubat günü, aylar sürmüş bir sürgünler döneminden sonra, çiçeği burnunda bir genel cerrah, sicili epeyce kabarık bir devrimci aydın olarak tanışmıştım. Elimdeki yazıya ve hastaneye daha önce ulaşmış atama bilgisine karşın personelde çalışan görevliler, o yaşta bir genel cerrah olabileceğine inanmayıp Ankara’yı, SSK Genel Müdürlüğü’nü aradıklarını çok sonra açıklamışlardı bana.
O günün Karabük’ü, Yenişehir semtindeki tek yönlü güzel yollarıyla, işçisinden mühendisine, tüm çalışanlara hizmet veren bakımlı bahçeler içindeki personel lojmanlarıyla, Mühendisler Kulübü, Memurlar Kulübü, İşçi Lokali, sinema salonu, yüzme havuzlarıyla, büyüleyici, dünyaya örnek olabilecek bir emeğe saygı ve dayanışma ruhunun ürünüydü. Karabük, Bayburt’tan Hopa’ya, Adıyaman’dan Maçka’ya Anadolu’nun dört bir bucağından koşup gelmiş emekçilerin kucaklaştığı, bir kültürler mozaiği kurduğu, dayanışmanın, kardeşliğin, emeğe saygının buram buram tüttüğü bir masal coğrafyaydı.
Kısa bir süre çalışıp askerlik görevime geçme düşüncesiyle gittiğim o demiroksit kokulu, pusun, dumanın hiç eksik olmadığı şehirde, bir buçuk yıllık yedek subaylık dönemi dışında tam 17 yıl çalıştım. Dünyanın en güzel insanlarıyla karşılaştım orada. Geceli gündüzlü ameliyatlarla, yüzlerce hastanın sıra aldığı poliklinikleriyle, gece sabaha kadar bölgeden en ağır hastaların getirildiği ilkyardım koşturmaları ile, Karabük Demispor ve Esnafspor futbolculuklarıyla, takımın 1. Lig’e (o zamanki süper lig) çıkmasıyla sonuçlanan Demir Çelik Karabükpor yöneticilikleriyle, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucu yönetim kurulu üyeliğiyle, Kayabaşı kahvelerinde maça kızı oyunu, Yenice tünellerini aşan sonu gelmeyen deplasman takımı yolculukları ile orada tanıştım. Yeşil Mahalle’de Araç çayı boyunca dizili, gece sabaha kadar ekmek parası için kızgın demirle boğuşan, parça parça hastaneye gelen emekçiler için hem hekim olarak hem Türk Tabipleri Birliği Temsilcisi, işyeri sağlık birimleri kurucusu olarak çaba göstermeye çalıştım. Şalter Kemal’den Doktor Civanım’a, Aslan Asker Aslan’dan Eğer’e, o şehrin yaşam mücadelesini, dayanışma ve kardeşlik tüten güzel atmosferini öykü ve roman kurgularında yeniden yaşatıp ölümsüz kılabilme yolunu tuttum.
Karabük’ün çok sevdiğim, Anadolu’nun dört bucağından gelip orada İç-Batı Karadeniz’in pırlanta kalpli güzel kıvırcıklarıyla harman olmuş emekçileri, ne yazık ki, belki de kendi içinden cevval devrimci önderler çıkarmayı başaramadığı için politik yazgısını yırtıp değişimden yana olamadı; kendi öz güzelliklerini koruyamadı.
Bugün, seçim sonuçlarının açıkça gösterdiği bir biçimde, politikada çıkarı ve farklı ilişkiler ağını önde tutan bir zihniyet orada var olmayı sürdürüyor. Bir yandan da Afrika kökenli öğrenciler üzerinde oynanan çirkin oyunların basına yansıyan izlerine tanıklık ediyoruz.
Çok güzel anılar biriktirdim orada, çok güzel insanları sonsuzluğa uğurladım. Birlikte çalıştığım hekim ve emekçi arkadaşlarımın birçoğu bugün yaşamıyor. Çorbacı Ahmet’ten Yavru Metin’e, militan sendikacı Metin Türker’den, kardeşi Sezai Türker’e, Cübüş Rızvan ve Adnan kardeşlere, örnek iş insanı Hayri Özyıldırım’a, birçok adı anarken içim yanıyor… Karabük’te halen görüştüğüm çok sevdiğim insanlar, okurlarım, takipçilerim var. Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı’na üye olmuş Ömer Tavukçuoğlu, o puslu kentten bize sabah selamları salıyor.
Gölcük-Yalova-Düzce depremlerinde on binlerce kişinin ölümüne yol açmış çarpık yapılaşmanın temelinde, cevherden çelik üreten Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nın doksanlı yılların başında greve zorlanarak o piyasasının ABD’den gelen hurdadan çubuk demir üreten izabecilere teslim edilmiş olmasının büyük etkisi vardır. Karabük’le çirkin politikacılar hep oynadılar, oynamayı sürdürüyorlar. Özelleştirme, satıp savma politikalarının kurbanı edildi o efsane şehir; işçisinden mühendisine, insanları bir bütün içinde kucaklayan o sosyal güzellikler çağı çoktan kapandı. O şehir için duygularımı, düşüncelerimi tüm ayrıntılarıyla dökmeye kalksam yüzlerce sayfa bile yetmez.
O emek, çelik ve insanlık kokan şehrin dizlerinin üstüne doğrulup kendine yeni ve aydınlık yol açabilmesi için o şehirde yaşayan, o havayı koklayan tün insanlarımıza büyük görevler düşüyor…
Selam olsun o dumanlı şehre, selam olsun anarken onur duyduğum o güzel insanlara, orada yaşadığım o güzel yıllara…
Gününüz aydın olsun değerli dostlar…
4 Nisan 2026, Alper Akçam, Rotterdam

