Yetmedi mi, nedir bu anmalar, nedir bu kara bağlamalar demeyin sakın…
Bu ülkenin yazgısı binlerce kilometre ötedeki emperyalistler ve çıkar için onlara ortaklık eden ihanet çevreleri tarafından karanlığa mahkûm edilmeye çalışılırken, karşı çıkanlar, halkını uyaranlar, mertçe ve yiğitçe, yurtseverce duranlar, acımasız, akıl yoksunu caniler tarafından ortadan kaldırıldı.
Onlar, iyi insanları, güzel insanları, içimizdeki adalet duygusunu, içimizdeki merhameti yok etmeye çalıştıkça, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı yağmalamaya çalıştıkça, bir göğsümüzü gererek karşı çıkacağız, aramızdan alınanları, kendi kültürümüzü, güzel doğamızı yaşatacağız ve kendimiz olarak var olmaya çalışacağız.
Bugün bize düşen görev budur.
1979 yılı çok önemli bir yıldır. ABD Başkanı Jimmy Carter’ın 1977’den sonra güvenlikten sorumlu başkan yardımcısı olan Brzezinky’nin, Time Dergisi’ne verdiği mülakatta, Türkiye’nin çağdaş değerler yerine Orta Doğu’daki dindaş ülkeler gibi laiklikten, demokrasiden, hukuktan uzak bir biçimde yönetilmesi gerektiğini dolaylı yolla söylediği yıldır. 1979 yılı, mazlum halkların karşısına “Medeniyetler çatışması” metaforu ile çıkıp dünya halklarının sonsuza kadar savaştırılmasını buyuran, silah tüccarlarına, sömürgenlere ideolojik bir üstyapı kuran Samuel P. Huntington’la Brzezinky’nin ABD Başkanı’na 43 sayfalık gizli bir rapor verdiği yıldır.
Aynı yıl Müslüman ülkelerde birbirine benzer birçok karanlık olay yaşandı. O yıl, Pakistanlı laik ve antiemperyalist lider Zülfikar Ali Butto’nun bir darbe sonucu idamına karar verildiği yıldır. O zaman dilimi, Türkiye de bir dizi karanlık olay, siyasi cinayet, mezhep çatışması süsü verilmiş alevi kırımı, “sağ-sol çatışması” süsü verilmiş devrimcilere yönelik devlet destekli saldırılar sonucu oluşturulmuş bir ortama inen 12 Eylül 1980 darbesi ile, CİA Türkiye Masası Şefi Paul Henze’ye “Our Boys did it” (bizim oğlanlar yaptı) olarak raporun geldiği, yurdumuzun faşist generaller eliyle cemaat ve tarikatlar batağına, ülke kaynaklarını yağmaya açan politikalara götürüldüğü bir milattır.
Gazeteci, Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979 tarihinde devlet içindeki karanlık güçlerin planladığı bir suikast sonucu öldürüldü. Abdi İpekçi, Cumhuriyetçi, yurtsever, gerçek demokrasi yanlısı, halktan ve adaletten yana bir gazeteciydi. O günkü Türkiye’de çokça okunan gazeteler şimdiki kimi kamu kaynakları ile halktan toplanan vergilerle satın alınıp yandaş parababalarına peşkeş çekilmemişti. Namuslu, adaletli, doğruları yazan, halktan ve haktan yana gazeteciler vardı. Abdi İpekçi de bunlardan biriydi.
Abdi İpekçi’nin öldürülüşü Türkiye’yi 12 Eylül 1980 faşist darbesine götüren bir dizi siyasi cinayet ve faşist saldırının işaret fişeği sayılabilecek çok önemli bir parçasıdır.
O günkü Milliyet Gazetesi, Cumhuriyet değerlerini, laikliği, demokrasiyi ve insan haklarını savunan bir gazeteydi. Abdi İpekçi’nin başında bulunduğu Milliyet Gazetesi, kurucusu Ali Naci Karacan adına açtığı “En önemli yurt gerçekleri” başlıklı yarışmada birinciliği, “Analar ve Çocuklar” başlıklı bir röportajla katılan Cılavuz Köy Enstitülü yoksul köylü çocuğu, devrimci öğretmen Dursun Akçam’a vermişti. Dursun Akçam’ın o yarışmada aldığı birincilik, kendi yazın yaşamının çok büyük bir adımı olmuş, bir yıl sonra ilk kitabı Maral yayınlanmıştı.
Bugün o gazete ve kamu olanakları ile satın alınmış birçok televizyon ve yayın organı, “Şeriata karşı olmak, dine karşı olmaktır” diyebilen ve sokaklarda dolaştırılan yeşil bayrakları, adliye koridorlarında atılan hilafet sloganlarını savunan bir politikaya hizmet etmekte, gazetecilere yönelik adaletsiz yargı soruşturmalarına alkış tutmaktadırlar, hatta hedef göstermektedirler. Cumhuriyet’in ve Anayasa’nın laiklik ilkesini savunanlar, “Şeriat”ı günümüz için uygun bulmayanlar suçlu sayılmaktadır.
Türkiye, “jeopolitik” olarak (bulucusu kimdir bilmem ama çok önemli bir kavramdır bu) dünya coğrafyasında çok önemli, çok kritik bir noktada bulunmaktadır. Genç Türkiye, Gâzi Mustafa Kemal önderliğinde verilmiş Kurtuluş Savaşı ve arkasından kurulmuş Cumhuriyet ile çağdaş uygarlık alanında yer almaya çalışmıştı. İslam ülkeleri arasında demokrasiden kadın haklarına, parasız, eşit, adil, kara eğitimden, ücretsiz ve halkın ayağına kadar giden sosyalize edilmiş sağlık hizmetlerine, çalışanların ekonomik, demokratik örgütlenmesi olan sendikalara, siyasi özgürlüklere kadar çok farklı bir sistemle yönetiliyordu.
Türkiye’yi Orta Doğu batağına, Orta Çağ karanlığına götürmek isteyenler çıkarılan iç kargaşanın o günkü koşullarında kendilerine “komünizm karşıtlığını” seçtirilmiş “milliyetçi” kadrolar kullanıldı. Katilinin askeri cezaevinden kaçırıldığı, devlet içindeki karanlık güçlerin de katıldığı Abdi İpekçi cinayeti bir işaret fişeği gibi oldu.
O gün bu gündür, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri bakımından dünyanın en zengin coğrafyasında yer alan Türkiye, deyim yerindeyse, belini doğrultamadı; özelleştirmelerden ağır dış borçlara, bir avuç yerli bezirgânın da ortak olduğu bir oyunla yıldan yıla yoksullaştı… Paramız pula döndü, emekçilerimiz, emeklilerimiz sürüklenerek yaşamaya mahkûm edildi. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra dini siyasete alet edenlerin kendilerine yoksul çocuklarından yandaş ve militan yetiştirdikleri dini esaslara dayalı eğitim öne çıkarılmaya başlandı. Ne yazık ki, bu karanlık oyuna “Atatürkçü” geçinen bazı omuzu ve yakası kalabalıklar ile “liberal” geçinen şaşkın aydınlar da alet oldular.
Abdi İpekçi’den bugüne köprülerin altından çok sular aktı… Türkiye, cemaat ve tarikatların başını çektiği bir “sivil örümcek ağı”na sürüklendi Onları “STK” sayarak cemaat ve tarikatlardan güç aldığını saklamayan siyasi iktidar temsilcileri, Anayasası’nda “laik” olduğu yazılı Türkiye Cumhuriyeti’nde “laiklik” isteyenleri, ülkenin şeriatla yönetilmesine, Afganistan’a, İran’a benzetilmesine karşı çıkanları, “din düşmanı” olarak gösterebilmekte, suçlu sayabilmekte, Cumhuriyet’i savunmayı düşünenleri açıkça tehdit edecek bir cesareti kendilerinde bulabilmektedirler.
Ülkedeki karanlık yapıların hangi yöntemleri ve kavramları kullandıkları çok açıktır. 15 Temmuz 2016 tarihinde kanlı bir darbe girişiminin başını çekmiş olan Fethullah Gülen, Komünizmle Mücadele Derneği’nin Erzurum Şubesi kurucularındandı, Türkiye’de kanlı bir darbe planladı ve ölene kadar halen “Stratejik Müttefik” sayılan, kendinde bizi yönetenlere “meşruiyet” verebilme hakkını bulan ABD’nin Pansilvanya eyaletinde 500 dönümlü bir çiftlikte yaşadı. .
31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlerde halk yoksullaştırma ve ülke kaynaklarını belli kişi ve kuruluşlara yağmalattırma siyasetine karşı büyük bir uyanışın ilk işaretini verdi. Ne yazık ki, seçimle işbaşına gelen yerel yönetim başkanlarına olmadık köstekler getirildi. Görevlerinden alınınlar, tutuklananlar, yerlerine kayyum atananlar oldu. Türkiye bugün bir demokrasi ve yargı sınavından geçiyor.
Abdi İpekçi’den bugüne kadar yaşananlar bir ders niteliğindedir. Ülkede demokrasi ve millet egemenliğine karşı yargıyı kullanmaya kalkanlara karşı bağımsız yargıyı, gerçek hukuku, insan haklarını savunmayı sürdürmek, laik-demokratik Cumhuriyet’i savunan cephedeki ayrı baş çekmelere son vermek, derlenip toparlanmak zorundayız.
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz!
Gününüz aydın olsun değerli dostlar…
02 Şubat 2026

