Mustafa Suphi geçti Sarıkamış’tan…

Trenle geçti, mevcutlu geçti, askerlerle sarılı…

Gündüz gözüyle geçti…

Baktı çevreye, yöre deyimiyle sıklayarak baktı, ilgiyle baktı…  Kars’tan Sarıkamış’a doğru uzanan düzlüğe “Taht-Düzü” deniyordu 10’uncu yüzyıldan bu yana. Tahtın düzünü geçmişlerdi, Sarıkamış’ta tahta çıkmışlardı sanki… Yüksek mi yüksek… 1914 Aralık, 1915 Ocak ayları geçti Mustafa Suphi’nin gözünün önünden. Çok değil 6 yıl öncesi… İttihatçı Enver’in, o zamanki Almancı Enver’in, şimdiki “yalancı sosyalist”, hasmı Enver’in dondurdukları, donduramadıkları geçti. Donduramadıklarının da çoğu kurtulamamıştı, Ruslar esir olarak toplayıp bu dağlardan, Rusya’ya sevk etmişti onları. Onların çoğunu görmüştü Sibirya içlerinde upuzun Ural boylarındaki o kamplarda. Onlarla çalışmıştı, onlar gibi tutsak olarak.

1917 yılının Ekim’inde büyük devrim olmuştu Çar’ı deviren, Çarizmin kurumlarını yerle bir eden.

Mustafa Suphi, hazırlıklıydı o devrime, uyum sağladı kısa sürede, görevler aldı. O görevlerin en önemlisi de esir Türk askerlerini derleyip toplamak, yeniden örgütleyip silahlandırmak ve Kızılordu ile birlikte isyancı gerici güçlere karşı savaştırmak.

Bunları yaptı, hakkıyla yaptı, silah arkadaşı oldu tutsak kardeşleriyle. Artık onlarla yoldaş da olacaktı, eşitlikçi, paylaşımcı bir düzende.

Onlarla gelecekti buralara. Onlarla varacaklardı, önce Ankara’ya, sonra Batı Cephesi’nde emperyalizm maşalarına karşı savaşa. Ne heyecandı o… Mektuplaştığı Mustafa Kemal Paşa ile yüz yüze tanışıp konuşabilmenin düşü…

Şimdi gidiyorlar; Ankara’ya değil Trabzon’a, Trabzon üstünden Batum’a… Kara Kâzım, kendisine Sovyet yardımları için yalvaran mektuplar yazan Paşa, öyle dediydi Kars’ta: “Buradan Trabzon’a dek gidin de görün bu halkın size zerre kadar rağbeti, muhabbeti olmadığını…”

Paşa bunu nereden biliyor ki? Belli ki hazırlık yaptıracak bu amaçla…

Sarıkamış istasyonunda durdu tren. Pencereden çevreye bakıyor Suphi. Sibirya’da gördüğü çamların akrabası çamlar. Puşkin’in “Erzurum Yolculuğu” adlı yapıtında bu çamlar için kullandığı “kederli” deyimini anımsıyor. Yalnız çamlar mı? Kar ve buzlar da Sibirya’nın tıpatıpı… Ve Sibirya soğuğunun uzak akrabası da çarpıyor yüzüne.

Kar’ın yeşile en uyumlusu, havanın çam kokulusu burada… Binalar görüyor karşı sırtlarda, onlar da yabancı değil, gözü Rusya’dan ısırıyor. Ruslar daha önce ilkel bir köyden farkı olmayan Sarıkamış’ı, Baltık Mimarisi tarzı taş binalarla donatıp bir güzel şehir yaratmışlardı. İstasyonun karşısında düzlükte fabrikamsı taş binalar var. Birlikte oldukları askeri birliğin genç komutanına soruyor. Sarıkamış’ın Zeg köyündenmiş o subay “Vagon fabrika ve tamirhaneleri onlar, Ruslar yapmış” diyor, sonra ileride demiryolunun yanında kare biçimindeki penceresiz taş binayı gösteriyor: “Bu da lokomotiflerin bakım yeri…” Bakıyor ki Mustafa Suphi ilgili, anlatmayı sürdürüyor: “Şimdi biraz ileri gidince bir şose yol göreceksiniz, orasını da Ruslar yaptırmışlar, büyüklerimiz hep çalışmışlar, Ruslar paralarını vermişler. Bu çevrede deve gözü denilen kara taşlar vardır, onları döşetmişler o yola, hiç bozulmuyor, Nikola’nın yolu diyorlar bizimkiler…”

Nikola’nın yolu, Rus demiryolu, Rus mimarisi, Rus kültürü… Ruslar gittikleri yerlerde bunu yapıp kalıcı olduklarını gösteriyorlar, halkın da güvenini kazanıyorlar.

Ya biz, ya Anadolu’nun öteki yerleri? Erzurum’da okumuştu bir süre, oraları bilirdi Suphi. Oralar tipik Anadolu, geri, yoksul, ilkel… Oysa Sarıkamış Kafkas’ın sonu, Erzurum’un başı ama, öyle farklı ki Erzurum’dan…Doğası Kafkas, insanı Kafkas, gelişmişliği de…

Çam, kar, neftî yeşil ve beyaz… Ve arada tipi… Tren sarsıla sarsıla gidiyor…

Karaurgan’a yaklaşıyorlar. Rus binaları bu ufacık yerin de çehresini değiştirmiş. İstasyon binası minicik ama estetik duyarlıkla yapıldığı belli oluyor… Mimari değeri olduğu hemen göze çarpan bir Rum Kilisesi ve yanında Rum evleri var. Şimdi Rum da yok, Rus da, burası Türk’ün ama tek bir uygarlık eseri yok Türk’ün. Buraya damgasını vuramamış Türk, çiftçilik ve çobanlık yapmış bir de savaşmış, savaştırılmış Osmanlı tarafından. Birden acı acı gülümsüyor Mustafa Suphi… Bakû’da bir sohbetlerinde Şevket Süreyya’dan duymuştu; Şevket Süreyya, “Aydemir” olmaya burada, Kafkas’ın ve Turan’ın kapısı olarak gördüğü bu Karaurgan’da karar vermiş…

Aydemir olmak… Aydemir, Mustafa Suphi’nin eski ülkü ve kalem dostu Ahmet Ferit Tek’in eşi Müfide Ferit Tek’in romanının ve roman kahramanının adı. Bu yapıtta Türkçülükle sosyalizm koyun koyunadır, “Aydemir” başlıklı ütopyasıyla halkçı-sosyalist bir toplum tasarlamıştır Müfide Hanım.

Aydemir, Türkiye’den kalkıp Türkistan’a gider, bütün Türkleri Turan ülkesinde birleştirmeye kendini adar. Yalnız adamak mı? Hayır öyle kupkuru bir ülkü değildir onunkisi… Tarımı geliştirir, emekçileri işçi sendikalarında birleştirir, yobazlığı yok eder, halkı aydınlatır. Buda’nın ilkeleri Aydemir’in de ilkeleridir: “Bütün insanların zincirlerini kıracak dört ulvi hakikati ve bütün insanları kurtaracak 8 çareyi öğretmeliyim” der. Halka şöyle seslenir: “Fukaraya müjde, esirlere serbesti, kalbi kırık olanlara teselli, zulüm altında inleyenlere hürriyet vermek için geldim.” Müfide Ferit Tek, bütün dinleri Türklük ülküsü uğrunda birleştirmek de ister.

Şevket Süreyya işte bu Aydemir’le kendini özdeşleştirdi. Azerbaycan’da adını sordular “Aydemir” dedi. Azerbaycan’da Kızılordu ve Sovyet yöneticilerini gördükten, Doğu Halkları Kurultayı’na katıldıktan sonra ise “İşte benim bağlanacağım dava” dedi ve komünizmde karar kıldı. Düşülkesinin gizlerini öğrenmek için Moskova yollarına düştü.

Galiyev, Mustafa Suphi, Neriman Nerimanov, Şevket Süreyya ve Turan… Turan ama Enver’in macera Turan’ı değil, Galiyev’in Sosyalist Turan Devleti ve Ezilen Uluslar Enternasyonali var onların kafalarında. Anadolu’nunsa şimdilerde Turan muran görecek gözü yok, can derdinde.

Galiyev… Suphi’nin ustası Galiyev… O ne haldedir şimdi kim bilir? Gözden çıkarmışlar mıdır onu iyicene? Bir varabilse, ulaşabilse Kemal Paşa’nın yanına, ona Sultan Galiyev’i de anlatacak uzun uzun. Sarı Paşa, mutlaka çok yakın bulacaktır kendine bu büyük Türk’ü, devrimci ve teorisyeni.

Elini, iki elinin arasına alıyor, sıkıyor eşi Maria:

-Çok daldın?

-Evet hem de nerelere… Dalmamak elde mi?

-Bu yolculuk bir kuşku ve kaygı yolculuğu öyle değil mi?

-Kötü düşünmeyelim. Koşullar ne olursa olsun, çıkış yolu aramak, yılmamak, umutsuzluğa düşmemek, teslim olmamak gerek.

-Bir avuç insanı vatan için büyük bir tehlike olarak görüp, ipe sapa gelmez önlemler almak… Bu nasıl iştir Suphi Yoldaş?

-Yapma Maria, iyiye yor her şeyi, güç ve moral ver bana, bunu yalnızca senden isterim biliyorsun.

Gülümsedi Maria. Gerçekler bunaltmıştı önderi kocasını. Sustu.

Sosyalist Turancı Ethem Nejat oturuyor öbür yanında. Onunla birlikte Büyük Millet Meclisinde sol kanat olmayı ne çok istiyordu. Fransız Devrimi ve Alman Mucizesinin Batı toplumlarına kattıklarını yerinde görüp öğrenmişlerdi. Sonra Jöntürk Devrimini de yaşamışlardı. O yarım yamalak, kadro ve ideolojisi yetersiz, tutarsız devrimi… Ve son olarak dünyayı sarsıp değiştiren Büyük Ekim Devrimi… Ethem Nejat, Marksizm’in teorisiyle yoğrulmuştu Almanya’da, Mustafa Suphi ise büyük askeri ve ideolojik mücadele ile içinde olmuştu Sovyet Rusya’da.

Suphi ve Nejat bu ender ve eşsiz birikimlerini Mustafa Kemal Paşa’nın önüne sereceklerdi.

Seremeyecekler şimdi, öyle görünüyor. Zorlasalar da umut yok. Batum’a eli boş, yüzleri yerde dönmek öyle zorlarına gidecek ki… Onları anlamamış bir halk ve onları büyük tehlike olarak algılamış bir önderlik.

Salt kendi canı olsa Suphi’nin “Öleyim daha iyi… Ölürüm de gitmem…” derdi rahatlıkla. Ama bunu yoldaşları için nasıl desindi, hakkı yoktu ki…Karısı için de öyle…

Sarıkamış bitmek üzere, bitki örtüsü değişti birden, harabe görünümlü köyler belirmeye başladı. İşte bunlardan birisinin istasyonu önünde duruyor tren. Adı: Hızırilyas. Hızır ve İlyas, gülüyor yine acı acı. Maria, dayanamıyor soruyor:

-Niye gülüyorsun, ne yazıyor orada?

-Hızırilyas.

-Ne demek o?

-Bir söylence… Hızır, darda kalanların yardımına koşan bir iyilik simgesi kişi. İlyas ise denizlere hükmeden bir olağanüstü kişi. Bu Hızır’la İlyas güya, Rumi takvime göre 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece buluşurlarmış ve o gece tüm dilekler kabul olunurmuş, ayrıca doğa canlanırmış o gece, yeşillikler çıkarmış.

Maria da gülüyor şimdi:

-Hızır’la İlyas bu harabe gibi yerde mi buluşmuşlar, koca yeryüzünde başka yer bulamamışlar mı?

-Onu bilemem ama bizim bir Hızır’a gereksinmemiz olduğu kesin.

-Trabzon’a gitmiyor muyuz, buradan Hızır’ı alalım, orada da İlyas’ı bulur, buluştururuz ikisini, bizim de her dileğimiz kabul olur. Yoldaş Suphi, bırakalım bu yalancı söylenceleri, gerçeğe dönelim!

Gerçeklere doğru gidiyorlar oysa. Erzurum’dan gelen haberler kaygı verici, halk toplanmış onları şehre sokmayacakmış ya da eşeğe ters bindirip, sokak sokak dolaştırarak hakaretler edeceklermiş.

Sarıkamış son bir rüya gibi gelmişti Suphi’ye, şimdi uyanıyor ve bu onu mutlu etmiyor, Hızır’dan bile yardım umar konuma geliyor.

Sarıkamış’tan geçmek onun için zamandan geçmek gibiydi, zaman zaman içindeydi sanki Sarıkamış’ta. Neler geçmişti neler Sarıkamış’tan… Enver Paşa geçmişti bozgun ve uğursuzluk. Deli Halit geçmişti 3,5 ay kadar önce; Kafkas Seddinin yıkılması bağlamında Sovyet desteği ve oydaşımı sonucu ilerleyiş, Sarıkamış ve Kars’ın kurtuluşu ile Ankara’ya muştu ve Utku… Şevket Süreyya geçmişti tepeden tırnağa Turan olarak… Ve 1828-29 Osmanlı-Rus savaşında, dünyaca ünlü Rus şair Puşkin geçmiş, Soğanlı dağlarında savaşı da izlemişti. Sonra da dünyanın en ilginç gezi kitabı olan “Erzurum Yolculuğu”nu yazmıştı. Bu kitapta Puşkin, olabildiğince nesnel olarak, o günün acı gerçeklerini yazıya dökmüş, bize kuşaklar boyu ibret dersleri bırakmıştı.  Şimdi de Suphi tamamladı geçişini. “Niyet hayır, akıbet hayır” derler Anadolu’da. O’nun ve yoldaşlarının niyeti hayır. Ama bu hayrı anlatamadılar, inandıramadılar. Akıbetlerinden kaygılılar şimdi, ölüm vız gelse de onlara.

Hey Sarıkamış! Bana yazgın nedir, söyle hele!

 

 

About Post Author

About Post Author