Kürt bir babanın (Malatya Arapkir Kızıluşağı köyünden Şeyho Ağa’nın) ve Türk bir annenin çocuğu olan, şiirde ustam ve dostum, ünlü “Anayasso” şiirinin şairi, rahmetli Şemsi Belli Ağabey, “Bir Bütünün Çift Yarısı” adlı şiirinde şöyle diyordu.
“Kürt Ziya’ydı Ziya Gökalp
Türkçülüğün esasını yaratan.
Fırat-Dicle birbirine karışmış
Belli değil alan satan
Aynı mezarlıkta yan yana uyur
Anan-baban, deden-atan.
Kürt de, Türk de
Bir bütünün yarısı.
Birinin anası anam
Öbürünün anası emmim garısı.
Felek bizi aynı yünden eğirmiş
Gara, yeşil, gırmızı, mor.
Boyamıza sarı girmiş, al girmiş
Ayırmak zor
Tek kilimde bir çift nakış yan yana
Can vermişiz, kan vermişsiz
Aynı cana…
Lo gardaşım ne soriysin?
Beni
Boşuna yoriysin…”
Peki ben neden bu şiirle başladım yazıma? Şiirde sözü edilen Kürt Ziya’nın bir yazısını paylaşacağım, bir de bir önemli gerçeği. Hani diyor ya şiirde: “Aynı mezarlıkta yan yana uyur/ Anan-baban, deden-atan”, hah işte, benin annem de Sarıkamış şehir mezarlığında dünürü Hazal Teyzeyle (kız kardeşimin kayınvaldesi) yan yana yatıyor. Hazal teyze Kars Digorlu bir Kürt’tür.
***
Eveet gelelim şimdi de Ziya Gökalp’in o yazısına:
Ziya Gökalp’in Kurtuluş Savaşı yıllarında Diyarbakır’a çıkardığı “Küçük Mecmua”nın ilk sayısında yayımladığı “Türklerle Kürtler” başlıklı uzun sayılabilecek makalesinin önemli bulduğum bölümleri aşağıya alıyorum:
“Milli Misakımız bize entoğrafik bir hudut çiziyor. Bu hududun içine alınan yerler nerelerdir? İki milletin yani Türklerle Kürtlerin yerleşik oldukları yerler, milli programımız, yeni arazimizin haricinde nasıl hiçbir Türk köyünün kalmasına rıza göstermiyorsa, hiçbir Kürt aşiretinin yahut köyünün buradaki Kürt milletinden ayrı düşünmesine de razı olamaz. Bundan dolayıdır ki Musul’da, Bağdat’ta Kürtlerle yahut Türkler meskûn ne kadar sancaklarla kazalar varsa hepsini anavatana kavuşturmak vatanî vazifelerimizin en önemlilerindendir. Bugün anavatandan uzak düşmüş bir Kürt ırkı ile bir Türk ırkı var; bunlar Anadolu sosyolojisinin koparılması mümkün olmayan canlı organlarıdır.
Milli misakımızın Türklerle Kürtlere aynı değeri, aynı önemi vermesi gösteriyor ki, bu iki millet arasında vefa bağları, sadakat rabıtaları her türlü tasvirin üstünde bir içtenliğe sahiptir. Gerçekten de Meşrutiyetten beri devletimiz Kürtler yüzünden hiçbir rahatsızlığa uğramadı. Zira aşiret kavgalarından zarar gören yalnız aşiretlerdir. Bu kavgalar zannolunduğu gibi ne hükümete karşı isyan ne de halka karşı şekavet (eşkıyalık) niteliğinde değildir. Balkan Harbi gibi mütareke zamanları ne felaketli günlerimizde bize dostluk elini uzatan, bizimle samimi dert ortaklığı eden bu vefalı millet değil miydi? Bugünkü İstiklal Savaşımızda da bütün varlığıyla katılıp Türklerle beraber ‘hep yahut hiç’ diyen bu sadakatli millet değil midir? Türk nasıl olur bu kadar samimi bir Kürt’ten, bu kadar hukuk sever bir arkadaşın eşsiz vefakârlıklarını, sayısız fedakârlıklarını unutabilir?
(…) Özetle, Türklerle Kürtler bin senelik ortak din, ortak tarih, ortak bir coğrafya sonucu olarak hem maddi hem manevi bir surette birleşmişlerdir. Bugün ise ortak düşmanlar, ortak tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak ortak bir azim ile kurtulabilirler.
O halde büyük bir kanaatle diyebiliriz ki bu iki milletin birbirini sevmesi her iki taraf için hem dinî hem siyasî bir gerekliliktir. Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir.”
***
Said Nursi’nin dile çok düşmüş bir sözü vardır: “Arapça vacip, Türkçe lazım, Kürtçe caizdir.”
Bu sözdeki bazı sözcüklerin yeri değişmeli.
“Kürtçe caiz”e bir sözüm yok, elbette her dil gibi o da saygıdeğerdir, o ki Kürtler vardır bu ülkede, o dil de caiz olmalıdır, resmi dil olma dışında her alanda caiz olmalıdır.
Ancak Arapçanın vacip’i ile Türkçe’nin lazım’ı değişmeli, yani Türkçe vacip olmalı, Arapça da lüzumlu (Arapçaya lüzumsuz diyemeyiz öyle değil mi?)
***
Derin Tarihçi (!) Mustafa Armağan, Türkçe Ezanın yarattığı sakıncaları (!) sıralıyor. Bunlardan birisi de bu ezanı Güneydoğuda yaşayan Kürt ve Araplar anlamıyorlarmış da sinir krizleri geçiriyorlarmış.
Yanıt verelim:
1-Kürtler Arapça ezanın ne dediğini anlıyorlar mı? Niye ondan krize girmiyorlar da Türkçe, kriz yaratmış oluyor?
2-Gelelim Araplara: Türkler 10 asır anlamını bilmeden Arapça ezanı dinledi, o Araplar da bir 10 asır Türkçe ezan dinleselerdi, ne olurdu ki?
Hiçbir şey olmazdı. Atatürk okuttu Türkçe ezanı. Büyük Türkçü Ziya Gökalp’in rüyasını gerçekleştirdi, ama ne yazık ki Türklük bilinci olmayan beyni dinle yıkanmış olan kalabalıklar durmadan tahrik edildiler Türkçe ezan aleyhine ve sonunda DP iktidarı ezanı Arapçaya çevirdi, TBMM’deki oylamada CHP’liler de olumlu oy kullandılar.
Ve bugün hâlâ Türkçe ezan dendiğinde birçok Türk Milliyetçisinin tüyleri diken diken oluyor. Oysa bak Mustafa Armağan’a, seç safını, o ne diyorsa tersi doğrudur.
Türkçe ezana veryansın eden Mustafa Armağan’la aynı safa geçenler, Arapçacıdır, boşuna milliyetçilik taslamasınlar!
