Türkiye’nin en Kuzeydoğusunda yer alan, bazı kaynaklarda Güneybatı Kafkasya olarak anılan Ardahan ve köylerinde on yıllardır yaşanan “kentsel alana göç” sorununu ele aldığımızda, üzerinde ilk durmamız gereken şey, yöre halkının geçim kaynakları, yaşam olanakları ve dolayısıyla onunla doğrudan ilgili olarak köy gerçeğimiz olacaktır.
Türkiye köyü, bir yüz yılın üstüne çeyrek yüzyıldır da ülkemiz gündeminin hep en üst sıralarında yer almıştır. Köy, Osmanlı çöküş döneminden başlayarak halkın yüzde doksanının payitahttan uzak yaşadığı ve ülke yönetiminden uzaklarda kendi içinde yuvarlanıp gittiği, ancak vergi ve asker toplama dönemlerinde akla gelen bir yaşam biçimi olarak ülkenin kültürel alanında boy gösterir. Köy, Farsça “kuy” sözcüğünden türemiştir, İran’da mahalle, sokak karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bizim topluma ait eski metinlerde farklı sözcüklerle ifade edilmiş, ancak 1862 yılında yazılmış bir gerekçede “köylüler” sözcüğünün kullanıldığı kaydedilmiştir.
Köy sorununun ortaya çıkışının ve konuşulmaya başlanması üzerinde de Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıllardaki çöküşten kurtuluşu için çözüm yolu arayan, çoğunluğu da aykırı düşünceleri nedeniyle Payitaht dışına uzaklaştırılmış genç subayların yakın coğrafyalarda ortaya çıkmış milliyetçilik cereyanları, köylülüğün önemli bir kitlesel güç olarak görüldüğü Rusya ve Doğu Avrupa kaynaklı Narodnik hareketler, 1789 Fransız Burjuva Devrimi’nin düşünsel temellerinin etkileri olduğu söylenebilir. 20. Yüzyıl başlarından itibaren köy üzerine tartışmanın, köycülük hareketlerinin ivme kazandığını, özellikle Askeri Tıbbiye ve bu çevrede kurulmuş İttihat Terakki Cemiyeti kaynaklı hareketlerde köye yönelmenin öne çıktığını görüyoruz.
30 Kasım 1911 tarihinde yayına başlayan Türk Yurdu dergisi, ülkedeki birçok değişim ve dönüşüme öncülük etmiş İttihat Terakki’nin ve Türkçülük akımlarının hareket noktası olmuş Türk Ocağı denen kuruluşun yayın organı gibidir. Sorumlu Müdürü olan Mehmet Emin’in Erzurum Valiliği’ne atanmasından sonra bu görevi Yusuf Akçura üstlenecektir.
Türk Ocağı ve Türk Yurdu dergisinin önemli etkinlikleri arasında halk ve köylü sorunları baş sıraları çekmektedir. 20. Yüzyılın ilk on yılından başlayarak birçok askeri tıbbiye öğrencisi ve hekim, Anadolu köylerine hekim olarak gidecekler, bir yandan sağlık taraması yaparken bir yandan da Osmanlı İmparatorluğunu düştüğü zor durumdan kurtarabilmek için ortaya atılmış “Üç Tarz-ı Siyaset”ten (Yusuf Akçura’nın ilk kez Mısır’da çıkan Türk adlı dergide yayınlanmış makalesidir; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük tezlerini karşılaştırır) biri olan Türkçü ve halkçı düşünceyi yaymaya uğraşacaklardır.
Türk Yurdu yazarlarından, sosyalist kimliğiyle tanınan Parvus (Aleksander Helphand), 1920’de Bakü’de yapılan Birinci Doğu Halkları Kurultayı’na Türkiye adına katılacaktır. Dergi yazarları arasında bulunan ve Sovyet Rusya’dan on beş kişilik bir grupla Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra Mustafa Suphi ile birlikte Karadeniz’de öldürülecek Ethem Nejat da siyasal düşünce yapısında eğitim ve köy sorunu üzerine yer vermesiyle bilinen bir addır.
Asıl adı Aleksander İsrael Helphand olan Parvus Efendi, 1867 Berezin doğumlu bir Rus’tur. Parvus’un bir yandan Almanlar’la gizli ilişkiler içerisinde olduğu, 1917 Sovyet Devrimi’nin lideri Lenin’in bir trenle gizlice Rusya’ya sokulmasında Almanlar’a yol gösterdiği, Kuzey Afrika’da bazı şirketlerin de ortağı olduğu sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır. İlk Türk sosyologlarından olan Niyazi Berkes, Parvus’un çarlığın yıkılması için Türkiye’de başlayarak Almanya’da devam eden gizli çalışmaları hakkında bilgi için Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerindeki belgelerin yayınlanması ile doğrulanmış Zbynek, A. B. Zeman ve Winfried B. Sharlau’nun The Merkant of Revolution: The Life of Alexander Israel Helphand (Parvus) adlı biyografik yapıtını önermektedir. “Parvus’un Alman makamları ile iş birliğinin bir sonucu, Lenin ve arkadaşlarının mühürlü bir vagonla İsviçre’den geçirilmesi olmuştur. Parvus’un bu gizli çalışmalarına paralel olarak önce Türkiye’de vagon ticaretinden, sonra Almanya, Hollanda ve İsveç’te kömür ve çelik işlerinden milyoner oluşunun da bir hikayesi vardır. Bu milyoner-sosyalistin dedektif romanlarını andıran hayat hikayesi için yukarıda adı geçen biyografiye bakınız.” (Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s 417)
Hollandalı tarihçi, “liberal” Türk aydınların 20. Yüzyıl başlarında “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Çalışmaları” ya da Cumhuriyet kurucu düşüncesine karşı başlattıkları eleştirel akımda epeyce esin kaynağı olmuş “Modernleşen Türkiyenin Tarihi” adlı yapıtın yazarı Erik Jan Zürcher’e göre de Parvus, Almanya’da sosyalist harekete katılmış olan bir Rus Yahudisi idi. 1905 Devrimi’nden sonra Rusya’ya geri dönmüş ve Troçki ile birlikte St. Petersburg Sovyeti’nde çalışmıştı. “1912’den sonra İstanbul’a yerleşen Parvus, gazeteciliği, Alman ajanlığını, silah tacirliğini ve Marksist düşünürlüğü birlikte yürütüyordu. Parvus ortodoks bir Marksist olarak Osmanlı İmparatorluğu için sosyalist bir devrimin savunuculuğunu yapmıyor (emekçi sınıfı olmayan bir ülke için devrimi yersiz görüyordu), ama Türk Yurdu dergisinde bazı etkili makalelerinde, milliyetçi ekonomi politikalarını ve yerli ticaret ve sanayi burjuvazisinin yaratılmasını savunuyordu.” (Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s 182)
Yazılarında siyasal bağımsızlık için ekonomik bağımsızlığın ön koşul olduğunu sıklıkla vurgulayan ve derginin ekonomi sayfalarının sorumluluğunu üstlenen Parvus, demiryollarının önemi üzerinde de ağırlıkla durmaktadır. “Aydınlar arasında köy ya da köylüye karşı ilgi Meşrutiyet döneminde başlamıştı. Yusuf Akçura’nın Türk Yurdu dergisini yönettiği dönemde Sibirya’dan kaçarak İstanbul’a kadar gelen ve ‘Parvus’ takma adı altında yazılar yazan Alexander Helphand yazılarında, Türk köylüsünün yoksulluğuna ilk dikkat çeken kişi olmuştu.” (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, s 88)
Parvus’un Türk Yurdu’ndaki yazılarında özellikle köylülük sorunu üzerinde durulmakta, yabancı sermaye güdümünde sürdürülen ekonomik politikaların köylülüğün durumunu daha da zora soktuğu belirtilmektedir. Parvus, çok açıktan olmasa da İttihat-Terakki politikalarına karşı önemli eleştiriler de getirmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde gelişen “halkçı” doğrultudaki bu çabalara gelen Osmanlıcı tepkisi ise oldukça ilginçtir: “Halktan bahsediyorsunuz; sözünü ettiğiniz halk, Türk dediğimiz cahil köylüdür. Bunları uyandırarak kendilerine bir milliyet şuuru vermekle, asıl millet olan diğer anasırı (Türk dışı diğer unsurlar –bizim notumuz-) huylandıracaksınız. Böylece siz Osmanlı devletine ihanet ediyorsunuz.” (Aktaran, N. Berkes, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, s 85) İslamcılarsa, Müslüman’dan millet olmayacağı görüşündedirler. “Ancak gâvur cemaatleri ‘millet’ti.” (N. Berkes, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, s 85)
Dönemin siyasal ve toplumsal tartışmaları yakından gözlendiğinde Türkçü akımın, kaynağında bir halkçılık çalışması olarak başladığı, alafranga aydınlar tarafından halkçılara, köy sorununa değinenlere hakaret veya alay kastıyla “Türkçü” adı takıldığı gözlenecektir.
Türk Yurdu, genel olarak antiemperyalist bir yayın politikası gütmekte, yerli bir burjuva sınıfının yaratılıp geliştirilmesi gereği dile getirilmektedir. Özellikle de Yusuf Akçura, bu konuya eğilmektedir: “Osmanlı saltanatında Türk burjuvazisi hemen hemen yok gibiydi… Osmanlı, yalnız sipahi ve memurdu. Halbuki zamanımız devletlerinin temeli burjuvazidir; muasır büyük devletler, sanatkar, tüccar ve bankacı burjuvaziye dayanarak teessüs etmiştir.” (Yusuf Akçura, 1329 Senesinde Türk Dünyası, Türk Yurdu, 17 Nisan 1914, aktaran Firdevs Gümüşoğlu, Ülkü Dergisi ve Kemalist Toplum, s 47)
Eric Jan Zürker’den Niyazi Berkes’e birçok araştırmacının üzerinde durduğu Parvus adına Mussolini faşizminin zindanlarındaki yıllarını okuyarak ve otuz defter dolusu not yazarak doldurmuş Antonio Gramsci’nin “Hapishane Notları” arasında da rastlanmaktadır. Gramsci’nin notları arasında, Parvus’un Troçki’yle birlikte geliştirdiği “sürekli devrim” kuramı uyarınca, burjuvazinin kendi adına devrim yapabilecek gücü olmadığı durumlarda proletaryanın demokratik devrim konusunda görev üstlenmesi gereğine işaret edilmektedir. (Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, 1. Cilt, s 511)
Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, İngiliz emperyalizminin Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’a ulaşma, Karadeniz’e çıkarak Çarlık Rusya güçleriyle buluşma ve yardım girişimine karşı ölümüne bir savaşın verildiği Conk Bayırı’nda, Anafartalar’da, Kerevizdere’de onlarca yıldır cepheden cepheye sürülmüş yoksul köylü çocukları ile ülke kurtuluşu için fedakârca savaşan genç Türk subaylar arasında başlayan ilişki, Kurtuluş Savaşı cephelerine de taşınacak, Mustafa Kemal Paşa’nın ünlü “Köylü Milletin Efendisidir!” sloganı ile bütünleşecektir.
Çanakkale Savaşı’nda ilk kıvılcımları çakan bu ilişkiyi Kurtuluş Savaşı ve sonrasını üç ciltlik bir roman dizisi ile kaleme almış Köy Enstitülü yazar Talip Apaydın çok büyük bir başarıyla edebiyat diline aktarmıştır.
Köylünün “Milletin Efendisi” olup olamayacağı, devrimci-yurtsever subaylarla köylülük arasındaki ittifakın Mustafa Kemal’in silah arkadaşı olarak göreve getirdiği Saffet Arıkan’ın Maarif Vekili olduğu, onun vekaleten İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atadığı İsmail Hakkı Tonguç’un başlattığı Eğitmen Kursları ve 1940 yılında, Hasan Âli Yücel’in bakanlığı döneminde yasası çıkartılacak olan Köy Enstitüleri serüveniyle, bu enstitüler daha altı yılını bile tamamlayamadan yükselen karşı seslerle, ABD emperyalizminin de “Marshall Planı” ile işin içine karışacağı bir süreçte yakından gözlenebilecektir.
Köy Enstitüleri’nden söz edilince, UNESCO’nun tün dünyaya örnek eğitim modeli olarak gösterilmiş bu eğitim ve üretim kurumlarında öğretmenlik yapmış, köy ve köy sorunları ile çok önemli yapıtları bulunan Cavit Orhan Tütengil’i de anmadan geçmek doğru olmayacaktır.
Cavit Orhan Tütengil, bugünün köyden göç sorununu konuşurken bize on yıllar öncesine dayalı kimi ipuçlarını veren bir sosyolog, çok önemli bir araştırmacıdır. Türkiye’de bilim özgürlüğünü savunan, yurt ve insan sevgisini önde tutan birçok bilim insanına, araştırmacıya da yapıldığı gibi, en verimli çağında aramızdan alınmış, acımasızca katledilmişti. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı olarak işine gitmek üzere ayrıldığı evinin önünde, otobüs beklediği durakta, 7 Aralık 1979 tarihinde çapraz ateşe tutularak öldürülmüştü.
Şükran Soner, Cumhuriyet Kitap yayınları arasında çıkan, Tütengil’in Cumhuriyet yazılarından oluşan “Memleket Saat Ayarı” adlı kitaba yazdığı önsözde, Cavit Orhan Tütengil’in faşist çeteler tarafından 20 Kasım 1979 günü bedenine tam yirmi beş kurşun sıkılarak hayattan koparılmış Prof. Dr. Ümit Doğanay’ın cenaze töreninde yaşadıklarını, o günkü polis baskısına karşı direnişini anlatır. Çok değil, on yedi gün sonra sıra kendisine gelecektir…
Cavit Orhan Tütengil’in katlinden sonra olayla ilgili soruşturma dosyası tamamen ortadan yok edilmiş, dönemin “ülkücü” kanadından ve MHP parti yetkililerinden önemli adların da işin içine karıştığına, kıyım emrinin en yukarıdan verildiğine ilişkin söylemler hep duyulmuştu… Cavit Orhan Tütengil, Kepirtepe ve Aksu Köy Enstitüleri’nde de öğretmenlik yapmış, sosyolojik alanda önemli çalışmalara imza atmış, yıllarca üniversitelerde öğretim üyelikleri, “Sosyoloji” bölüm başkanlıkları yürütmüş, aynı zamanda öğretim üyelerinin örgütlenmesinde görevler almış; kendini adadığı bilim dalına uygun bir kişilik sahibi olarak adı belleklerimize kazınmış bir ad olarak anılmaktadır.
Cevat Orhan Tütengil’in karanlık güçlerce “katli vacip” görülmesinde nelerin neden olabildiğini araştırdığımızda, Türkiye’de ötedenberi “milliyetçi” geçinen, yetmişli yıllarda birçok bilim insanının, toplum önderinin katlinde, kitlesel saldırı olaylarında görev almış bir kanadın kendisine ideolog olarak seçtiği, hakkında farklı şeylerin de yazılıp çizildiği Ziya Gökalp ile ilgili olarak üç araştırma kitabı yayınlamış olmasının dışında, hemen tüm yapıtlarında Ziya Gökalp ile ilgili önemli bir değinide bulunmuş olduğunu da büyük bir şaşkınlıkla görmekteyiz. Ziya Gökalp’in anısı, onun duygusal yanını açığa vurduğu çok ender şeylerdendir… Cavit Orhan Tütengil, “Türk milletinin yarınına inanan, idealist ve iyimser bir düşünür” (Cavit Orhan Tütengil, Ziya Gökalp Üstüne Notlar, s 36) olarak tanımladığı “Ziya Gökalp Üstüne Notlar”da şunu yazar: “Bunun içindir ki, çağımız Ziya Gökalp’a ne borçlu olduğunu biliyor; ölümünden bu yana geçen yıllar arttıkça hâtırası daha candan ve daha içten bir sevgiyle kuşatılıyor.” (Cavit Orhan Tütengil, Ziya Gökalp Üstüne Notlar, s 36)
1960lı yılların sonuna yakın yayınlanmış bir yazısında, “Aydınların köye bakışı ve tutumlarının ne olması konusundaki dikkate değer düşünceleri ilk defa Ziya Gökalp’da buluyoruz” der ve Türkçülüğün Esasları’nda yaptığı bir alıntıyla onun “halka doğru gitmek harsa doğru gitmektir, (…) halka doğru gitmenin ikinci vazifesi de halka medeniyet götürmektir” şeklindeki bakış açısını alıntılar… (Cavit Orhan Tütengil, Türkiye’de Köy Sorunu, s 90)
Ziya Gökalp’in sözünü ettiği medeniyet “Garp medeniyeti”dir…
Cavit Orhan Tütengil’in Ziya Gökalp’ı böylesine önceleyen tutumundan hareketle, onun Ziya Gökalp’ın önemle işaret edip başlattığı, öz kaynaklara yönelmiş bir sosyoloji çabasının sürdürümcüsü olma çabası içinde olduğunu söylenebilir. Kuşkusuz, hem olanaklar, hem de zaman bakımından yaptığı çalışmalar Ziya Gökalp’ın yazdıklarının, altını çizdiklerinin çok ötesinde ufuklara açılmıştır. Cavit Orhan Tütengil, tüm dünyada yayınlanmış sosyolojik verilere, istatistiklere büyük bir iştah ve hevesle, dört elle sarılıp önemli sonuçlar çıkarmış ve kendi ülkesi, Türkiye için “azgelişmişlik”ten çıkış yolları önerme heyecanıyla koca bir ömrü sosyolojik alan çalışmalarına ayırmıştı.
Cavit Orhan Tütengil ve Köy Gerçeği
Tarsus’un bir köyünde dünyaya gelmiş ve babasının da öğretmeni olduğu köy okulunda bir süre öğrenim görmüş olan Cavit Orhan Tütengil’in yaşamında köy ve köyle ilgili araştırmalar çok önemli bir yer tutmaktadır.
“Türk Cemiyeti köy temeli üzerine kurulmuştur” dediği bir yazısında, ülkemizde bu konuda yeterli araştırma yapacak kurum ve kuruluş bulunmadığına işaret eder. Köylünün az olduğu ABD’de bile “Köy Sosyoloji Okulu” bulunuyor olmasına dikkat çeker. Aynı yazıda İngiliz tarihçi Toynbee’nin “köyle şehir arasındaki uçurum”a ilişkin değerlendirmesi de yerinde bir saptama olarak bulur… Toynbee’nin dikkat çektiği her konuda emperyalist kültür politikaları da büyük bir özenle odaklanmakta gecikmemiştir.
Köy yaşam biçimi, emperyalizmin ve kapitalizmin en zor diş geçirebildiği, belli ölçüde kendine yetebilen, kendince üreten ve tüketimini dengelemeyi başaran, pagan dönemin kandaş toplumundan vahşetten barbarlığa, ilk yerleşik toplumlara kadar binlerce yıllık bir tarihin izlerini taşır; köy, çağlar boyu yaşanmış tarihlerin buluştuğu bir coğrafya parçasıdır. Cavit Orhan Tütengil, birçok değerlendirme yazısında köylü üretim biçiminin gelişmeyi engelleyen yönleri olduğunu vurgulamakla birlikte, köyde var olan değerlerin farkına varması bakımından Köy Enstitüleri’nden övgüyle söz eder ve toplumsal gelişme için “toplu köyler” gibi, köyde akılcıl değişimleri içeren önerilerde bulunur.
Bugün artık “gelişme” denen o modernist kavram yerine insancıl ve doğadan yana olabilmeyi kendimize daha yakın buluyor ve çok daha iyi görüyoruz ki, köy, arkaik bir gelenektir aynı zamanda, tarihtir, tarihin buluştuğu coğrafyadır; çok uzun bir insanlık hikâyesidir… Tütengil’in deyimiyle, “Köyler tarihçe içinde 10.000 yıllık bir geçmişi olan bir akrabalık zümresi, bir sosyal birlik olarak toprak verimliliği ve suya yakınlık, savunma kolaylığı gibi özelliklerin oluşturduğu, tarımı ve hayvancılığı geçim kaynağı ve yaşam biçimi olarak seçmiş birer yerleşim birimiydi…
Bugün, emperyalist sistemin iyiden iyiye kol gezdiği Orta Doğu, Batı Asya ve Kuzey Afrika’da köy yerleşimi diye bir şey neredeyse kalmamış gibidir…
Perry Anderson, Toynbee’nin 1954 yılında basılan Study of History adlı yapıtının 8. cildinde postmodern çağa başlangıç olarak gördüğü saptamalar arasında yer alan ve üzerinde önemle durduğu bir olaya vurgu yapar: “…Batı dışındaki entelijansiyaların, modernliğin sırlarına vakıf olup bunları Batı’ya karşı kullanma yolundaki çabaları… Toynbee’nin, postmodern çağın başlangıcı konusundaki düşünceleri, bu ikincisi üzerinde yoğunlaşıyordu. Verdiği örnekler, Meiji Japonyası, Bolşevik Rusya, Kemalist Türkiye ve yeni kurulan Maocu Çin’di.” (Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, s 12) Bu dört örnekten birisi olan ve çoğu Batılı tarafından o tarihlerde dünya üzerindeki yeri bile bilinmeyen Türkiye, o tarihten itibaren önemli bir kara parçası olarak dünya gündeminin en önemli yerlerinde yer alacaktır.
Cavit Orhan Tütengil’in bilim temellerine, somut gerçeklere dayanan o hummalı sosyolojik çabası bize insanın insan üzerinde oynadığı oyuna ait önemli ipuçları da sunuyor…
1969 yılında yayınlanmış “Sosyal İlimlerde Araştırma ve Metod” adlı kitabında İstatistik Yöntemi hakkında bilgi verirken ele aldığı ABD’li sosyologlar George ve Barbara Helling’in resmi istatistikler aracılığıyla hazırladıkları, İngilizce basılan ve daha sonra İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından çevirisi yapılıp İ. Ü. İktisat Fakültesi yayınları arasında çıkan “Sosyolojik ve İstatistiki Bakımdan Türkiye’de Köy” (İstanbul 1958) çalışmalarında şöyle bir yorum yer alır. “(…) zirai istihsali artırmak için köye makine ve ticari zihniyet sokulmalı ve köylünün yaşama tarzı değiştirilmelidir. (…) ziraatte vuku sulan bu değişiklikle şehre doğru büyük bir hicret hareketi başlar. Bu hareketin sanayileşmeye, eğitime ve şimdiye kadar iki sınıflı bir topluluk olan Türkiye’nin baştan aşağı demokratik bir hale gelmesine muazzam tesirleri olacaktır.” (Cavit Orhan Tütengil, Sosyal İlimlerde Araştırma ve Metod, s 60-61) Cavit Orhan hoca bir bilim insanı olarak bu bakış açısının bazı tartışmaları da birlikte getirdiğinden söz etmekle birlikte, siyasi bir yorum eklemez ama ABD’li araştırmacıların “baştan aşağı demokrasi”den ne anladıkları çok açıktır. Türkiye köyü, yüz yılı bile bulmayan bir süreç içinde, üretmekten çok tüketmeye doğru evrilen ve kapitalist-emperyalist sistem karşısında savunmasız kalmış bir pazar durumuna gelmiştir…
Cavit Orhan Tütengil, köye yönelik çalışmaları ve araştırmalarında olduğu kadar, köy konusunda çok önemli yapısal değişiklikler için yola çıkmış ve kendisinin de öğretmenlik yaptığı Köy Enstitülerine bakarken de bilim insanına özgü o eleştirel bakış açısını elden bırakmaz…
Ziya Gökalp’in dinden dile, kadın haklarından toplumsal örgütlenmeye kadar farklı alandaki görüşlerinin bir araya getirdiği “Ziya Gökalp Üstüne Notlar”dan, Ziya Gökalp’in basımı yapılmamış bir Karagöz çalışmasının da olduğunu ve çalışmanın tamamen kaybolduğunu öğreniyoruz. Ziya Gökalp’in günümüz Türkiye’si için önerdiği birçok değişikliğin temel kaynağı Türklerin tarih içindeki yaşam biçimlerinde de kolayca bulunabilecektir. “(Ziya Gökalp), Türklerin asri medeniyete geçmesi için maziye dönüp bakması yeter!” demiştir… (Cavit Orhan Tütengil, Ziya Gökalp Üstüne Notlar, s 38) Bugün Ziya Gökalp üzerinden milliyetçi duygular beslediğini öne süren kimi örgüt ve çevrelerin içinde bulunduğu emperyalist kuyrukçuluk, Ziya Gökalp üzerine çalışmış Cavit Orhan Tütengil’e kurşun sıkan ellerin de aynı çevrelerin oyuncağı oluşu tarihimizin en ironik gerçekleri arasındadır.
Ziya Gökalp, çiftçiliğin elden bırakılmadan sanayileşmenin sağlanmasının gerektiği görüşündedir… Ziya Gökalp, dini kitapların, vaazların Türkçe yazılıp okunmasından, Ezan’ın da Türkçe seslendirilmesinden yanadır…
Ziya Gökalp adına hareket edenlerin ya da onların etkisinde kalarak Ziya Gökalp konusunda düşünce yürütenlerin ileri sürdükleri gibi “ırkçı” bir bakış açısı yoktur. “Milliyette şecere aranmaz, atlarda şecere aramak gerekir” diyerek bu konudaki görüşünü de açıkça dile getirir. (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s 15, Varlık Yayınları, İkinci Basım,1955, s 15, Nurullah Ataç’tan aktaran Cavit Orhan Tütengil, Ziya Gökalp Üstüne Notlar, s 77)
Cavit Orhan Tütengil’in Köy Enstitüleri üzerine çalışmasında, bu örnek ve çok yönlü okulların bizim öz kaynaklarımızı harekete geçiren çok önemli bir atılım olduğu gerçeği aydınlanır…
“Maarif hayatımızda hazır elbisecilikten kurtuluş Köy enstitüleri ile başlamıştır. İlk defa topraktan, insandan, memleketten hareket edilmiştir. Mücerret bir hayat anlayışı yerine hakiki hayatın içinden fışkıran, fikir ve iş unsurunu, gerçek hayatta olduğu gibi bir arada bağrına basan, bize has müesseselere imkân verilmiştir.
Gelecek nesiller, Köy Enstitülerine vücut veren ruhtaki bu “bize göre”yi daha iyi fark edeceklerdir.” (Cavit Orhan Tütengil, Köy Enstitüleri Üzerine Düşünceler, s 7)
“İnsanı ‘elsiz’ olarak mütalaa edemeyiz. Kafanın hakkı nasıl düşünmekse el’in hakkı da işlemektir. Fikirle iş arasında kurulacak ilmik kafa ile elin bir arada çalışmasının neticesi olabilir.
Köye öğretmen yetiştirmek için kurulan bir müessese, çiftlik şartları içinde, köy için gerekli bazı el zanaatlarını da bağrına basınca, ağaca öküz çıkmışçasına yadırgandı.” (Cavit Orhan Tütengil, Köy Enstitüleri Üzerine Notlar, s,8)
Tütengil, Köy Enstitüleri’ni ana başlıklarıyla ve can alıcı noktalarıyla özetleyerek Türkiye aydın kamuoyuna sunar.
“Köy Enstitülerinin diğer okullarda olduğu gibi yapılı ve kurulu binalarda işe başladığını sananlar aldanırlar. Sayısı yirmiyi bulan Enstitülerden bir veya ikisi müstesna, hemen hemen hepsi, boş bir arazi üzerinde, çadırlara yerleşilmiş olarak temellerini attılar.
Enstitüleri kuranların karşılaştıkları güçlük, çeşitli imkânsızlıklar, mücadele azimleri ve elde ettikleri başarı yeni bir kahramanlar devrinin şerefli sayfalarını teşkil eder. Yokluk içinde yapılan çabalamalar bugün, küçük çapta sayısı yirmiye varan köye vücut vermiştir.
Dünkü boş arazide bugün beyaz sıvalı iri binalar yükseliyor. Elektrik karanlığı boğmuştur. Büyük zahmetlerle getirilen su, kiri ve susuzluğu gidermiştir. Dikenlerden başka hiç bir nebatın iltifat etmediği topraklarda, gölgesinde cıvıl cıvıl gezinilen ağaçlar yetiştirilmiştir.
İsli çadırdan elektrikle aydınlanan binaya geçişin hikâyesi. Fakat dikkat ediniz; bu hikâyede müteahhit yoktur, gündelikle çalıştırılan yüzlerce işçi yoktur, devlete yüz binlere mal olan bir masraf yoktur.
Taşlarını kendileri taşıdılar, kireçlerini kendileri yaktılar, tuğlalarını kendileri kestiler, kumlarını kendileri elediler, temellerini kendileri kazdılar.
Köy Enstitüleri en küçük öğrencisinden usta öğreticiler, öğretmenler ve müdürüne kadar Enstitü topluluğunun müşterek eseri oldu.
Enstitülerin devlete milyonlara mal olduğu iddiası ‘Memleketin efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür’ iddiasından daha gerçek değildir.
Zaman israf edilmiş, insan israf edilmiştir, malzeme israf edilmiştir. Çünkü işe katılanlar işi iş içinde öğreniyordu.
Tesirleri bakımından üzerinde en önemli duyulmaya değer olanı ilk yılların mezunlarının bilgi vaziyeti olacak.” (Cavit Orhan Tütengil, Köy Enstitüleri Üzerine Notlar, s, 13-14)
Cavit Orhan Tütengil’in Köy Enstitüleri’ne bakışı bir bilim insanının analitik bakış açısının derin izlerini taşır.
“Köy Enstitüleri, Türk inkilabının, millet temelinde başlamış olan hayırlı rönesans hareketidir. Türk aydınının vazifesi, bu hayırlı rönesansın üzerine titremek olmalıdır.” Cavit Orhan Tütengil, Köy Enstitüleri Üzerine Notlar, s, 18)
Tütengil’in “Rönesans” diye tanımladığı Köy Enstitüleri’nin ana esin kaynağını da Ziya Gökalp düşüncesi ile buluşturur. “Ziya Gökalp ve arkadaşlarının “Halka doğru” formülüyle ifade ettikleri ‘halka medeniyeti götürmek, halktan harsımızı öğrenmek’ yolundaki gayretleri, sözünü ettiğimiz rönesansın fikir harcıdır.” (Cavit Orhan Tütengil, Köy Enstitüleri Üzerine Notlar, s 19)
“Boş laflar bir yana, gerçeğin ifadesi, beş yıllık bir yakınlığın verdiği kanaatle söylüyorum, şudur: Türkiye’deki tahsil kurumlan içinde, millî vasfına en ziyade layık olanı Köy Enstitüleridir.
Köy Enstitüleri halk kültür hâzinesinin yaşayan kıymetler sahasıdır. Millî oyunların, Anadolu’nun her köşesinden ses ve ritm taşıyan, heyecan verici gösterileri oradadır.
Memleketin daüssıla (sıla hasreti – bizim notumuz-), tabiat güzellikleri, sevgi ve kahramanlık yüklü halk türküleri oradadır.
Büyük anasının ördüğü yün çoraptaki nakışı, çevresinin köşesindekiyle kaynaştırarak millî zevkimizin nabzı atan motifleri ışığa kavuşturanlar oradadır.
Üç telli saza yüzyılların melankolisini ve sevincini söyletenler, dağları dile getirip ceylanları ağlatanlar oradadır.
Sadece bir gösteriş, bir durgunluk olarak değil, bir topluluk kaynaşması, bir atılış, bir heyecan olarak…
Altı yüz kişilik bir topluluğun, müziğin ahengine hep birden ayak uydurarak oynadığı zeybeği hiç seyrettiniz mi?
Aynı yapıtında, “milliyetçi” kasılmalarla kışkırtıcılık yapanlara da bir sosyolojik ders vermektedir…
“Alim kalemlerin, üzerinde çekişip durdukları “milliyet” in en doğru tarifi bence oradadır. Tanrıdağlarında hayali fetihlere çıkanlar, secere defterleri ve kan tahlili raporlarıyla, sözüm ona, ilmi hareket edenler, içinde yaşadıkları deryayı bilmeyen balıklardan hiç de farklı değildirler. Sokrat’a atfedilen “Kendini bil” sözü ferdi manadan çıkarılıp millet hayatı çerçevesinde ele alınırsa, milliyetin iyi bir tarifi yakalanmış olur. Bu mânada “kendini bilmek” topluluğun heyecanı ile sarsılıp bütün içinde fert olarak kaybolmakla başlar.
Mümkün olsa da insan, “Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir.” deyip geçebilse…
“Hayale kapılmayalım. Demokrasinin memleketimizde gerçekleşmesi şartı, ilköğretim seferberliğinin nüvesi olan Köy Enstitülerinin başarısına ve gelişmesine sıkı sıkıya bağlıdır.” (Cavit Orhan Tütengil, Köy Enstitüleri Üzerine Notlar, s 22)
Köy Enstitüleri üzerine olan değerlendirmesini çok yerinde bir uyarı ile sürdürür:
“Köy Enstitüleri, sihirli değnekleriyle, dokundukları her şeyi gülüstana çevirecek sihirbazlar değildir. Mahdut imkânları içinde, samimi niyet sahibi, gerçeğin sinesinden doğmuş müesseselerdir. Köy davası düğümünün hâlini sadece Enstitülerden istemek haksızlık olur. Çünkü köy meselesi, Türkiye meselesinin bir başka adından, müteradifinden ibarettir. (Cavit Orhan Tütengil, Köy Enstitüleri Üzerine Notlar, s 23)
1945 yılında köy nüfusunun %82si tarım ile uğraşırken, bu oran 1960 yılında %61’e düşmüştür.
Köy konusundaki sorunların çözümü için, sanayileşme ve toprak reformu gereklidir ve köyle şehir birlikte ele alınarak bütünlüklü bir bakış açısı sağlanmalıdır. Köy sorununun çözümünde toplu köylerin kurulmasının da yararlı olabileceği görüşündedir. Köyde, şehirlerde bulunan aranan kimi olanakların sağlanması ve tarım kesiminde verimi arttırma hedefler arasında olmalıdır. Oysa ki, Türkiye’de köylü kendi kaderine terk edilmiş durumdadır (Türkiye’de Köy Sorunu, s 38)
Köylerdeki halk odalarının kapatılmış olması da sosyal bir geriliğe yol açmıştır (Türkiye’de Köy Sorunu, s 53)
Çözüm Okul mu?
Cavit Orhan Tütengil, “Türkiye’de Köy Sorunu” çalışmasında, altmışlı yıllarda yaptığı gözlemlerde oluşmuş düşüncelerini açıklar… Köy okullarında nüfustaki azalma nedeniyle öğrenim maliyeti yükselmesi yanında, köylerdeki ilkokul eğitiminin yararlı bir sonuç doğurmamış olması gerçeği de vardır.
Akçadağ Köy Enstitüsü kurucusu, devrimci eğitimci Şerif Tekben’in 1 Kasım 1961 tarihinde İmece Dergisi’nde yayınlanmış bir araştırması da önemli bir gösterge olarak “Bir İncelemenin Işığında” başlığı ile değerlendirme kapsamına girer. Şerif Tekben’e göre, okulu olan köylerle olmayan köyler arasında yapılan bir araştırmada arada önemli bir fark bulunamamıştır. Okul bitirmiş gençlerde geriye hemen hiçbir bilgi kalmamış, yaşantılarında herhangi bir değişiklik olmamıştır.
Köyde eğitim sorununa ilişkin notları arasında köydeki yaşama ilişkin olarak Dursun Akçam’ın Analar ve Çocuklar (1964) adlı yapıtına da bu düşünceleri doğrulayan bir kaynak olarak, dipnot olarak yer verir… (Türkiye’de Köy Sorunu, s 68)
İstanbul çevresindeki köylere yapılan milyonluk devlet yatırımlarının geleceğinden de kuşku duyar… Devletin köylüyle işbirliğinde köyün imece geleneğinden yararlanmanın çok önemli olduğunu vurgular.
Cavit Orhan Tütengil çok geniş alanlarda yaptığı çalışmalar sırasında önemli saptamalar yapmıştı. “Azgelişmişliğin iktisadi ölçütleri arasında yer alan diğer bir etken de ‘şişkin bir ticaret kesimi’dir. Azgelişmiş ülkelerde şaşırtıcı bir biçimde, ticaretle uğraşanlar üretici kesinden daha fazla bir nüfus oranı oluşturmaktadır. Türkiye’de 100 üretene göre 780 ticaretle uğraşan vardır.” (Le Pays Sous – Developpes, Paris 1963, alıntılayan Cavit Orhan Tütengil, Azgelişmenin Sosyolojisi, s 92) … Bu sayı 62 yıl öncesine ilişkin rakamlar üzerine kuruludur; günümüzde bu makasın daha da açılmış olduğuna hiç kuşku yoktur.
İngiltere’de iki kesim birbirine eşittir; Yeni Zelanda’da ticaretle uğraşanlar tarım kesiminde çalışanlardan daha azınlıkta kalmaktadır.
Cavit Orhan Tütengil, azgelişmişlikten çıkış için gerekli “iktisadi gelişme”nin yalnızca sanayileşme ile mümkün olamayacağı, sanayi-tarım tamamlamasının sağlanması gereğini işaret eder…
Köy Enstitüleri tek yanlı bir eğitim çabası ile köy kalkınmasının mümkün olamayacağını göstermiş, ancak, köy kaynağından bir uyanış hareketi başlatmış “fikir ve sanat alanında” yerini almış aydınlar yetiştirmiştir. “Zira artık ‘halktan harsi bir terbiye almak için halka doğru’ gitmesi gereken ‘güzideler’e ihtiyaç kalmayacaktır.” (Türkiye’de Köy Sorunu, s 94)
Köyden şehre göç yalnız Türkiye’nin değil, Asya ve Afrika’nın da sorunudur… (Cavit Orhan Tütengil, Türkiye’de Köy Sorunu, s 99)
Tütengil’in o günün koşullarında yaptığı değerlendirme ile, köyden şehre göç sonucu büyük aileler parçalanmakta, kadın erkek eşitliği konusunda önemli adımlar atılmakta, az çocuklu aileler çoğalmakta ve evlilik oranında bir azalma yaşanmaktadır.
Tütengil’in katlinden sonra, 12 Eylül 1980 darbesini izleyerek şehirleri çevreleyen semtlerde önemli bir etkinlik kuracak olan cemaat ve tarikatların dal budak gelişmesi ve iktidarlar tarafından desteklenmesi ile beklenen kimi değişiklikler ise gerçekleşmeyecek, Tütengil’in ölümünden kırk beş yıl sonra bile çocuk yaşta kız çocukları yaşlı erkeklere dini nikâhla kadın olarak verilecektir…
Tütengil, Türkiye’de Köy Sorunu başlığı altında topladığı çalışmalarda çok önemli istatistiklere de yer verir. 1945 ile 1960 yıllarını karşılaştırdığı bir tabloda çok önemli ayrıntılar göze çarpmaktadır.
1945 1960 Fark
Okul sayısı %37,1 ……. %55,3 %50 artış
Kahve sayısı. %2,3 ………………..%11,5……………….%400 artış
Cami-Mescit Sayısı %6,7 …………….. %75,3 %1200 artış
Köy odası sayısında ise çok büyük bir azalma gözlenmiştir.
Türkiye’yi “Kapitalist sistemin yabancı sömürgeci tarafından değil de küçük veya büyük oranda imtiyazlı yerli azınlıklar tarafından ithal edildiği” az gelişmiş ülkeler arasında sayar. (Tütengil, Az Gelişmenin Sosyolojisi, s 21)
Cavit Orhan Tütengil, İlk baskısı Nisan 1975’te yayınlanmış, yeniden gözden geçirilmiş 3. Baskısı Haziran 1979’da yapılmış “100 Soruda Kırsal Türkiye’nin Yapısı ve Sorunları”
kitabında 61 çok önemli araştırma çizelgesi ve 88 aynı kaynak kitap dışında birçok istatistik tablosu, bakanlık istatistikleri, Türkiye İstatistik Yıllıklarından alınmış tablolarına yer verir. “Kırsal Türkiye’nin Yapısı ve Sorunları”nı dört ayrı bölüm başlığı altında inceler. “Yapı ve İşleyiş Özellikleri”, “Sorunlar – Öneriler – Çözümler”, “Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Değişmeler, “Araştırma Sonuçları – Bibliyografya Kaynakları”
Diğer çalışmalarının da büyük ölçüde değerlendirmeye alındığı bir toplu eser gibi okunacak bu son yıl yapıtında “Köy Sosyolojisi” yerine “Kır Sosyolojisi” terimini kullanmanın daha doğru olacağı görüşündedir… Çünkü kırsal alanda henüz köy bile sayılamayacak yerleşim birimleri vardır, kasabalar şehirleşememiştir ve köy yaşamına benzer bir yaşam sürmektedir…
İdari olarak 2.000’in altındaki yerleşim birimleri köy olarak değerlendirilmiş olmakla birlikte sosyolojik çalışmalarda böyle bir sınırlama kimi sorunları da birlikte getirmektedir.
Kır yaşamının ve tarım iktisadının üstüne çıkabilmek için 10.000 nüfusluk bir sınırın aşılması gerekli görülmektedir. Köyler tarihçe içinde 10.000 yıllık bir geçmişi olan bir akrabalık zümresi, bir sosyal birlik olarak toprak verimliliği ve suya yakınlık, savunma kolaylığı gibi özelliklerin oluşturduğu, tarımı ve hayvancılığı geçim kaynağı ve yaşam biçimi olarak seçmiş birer yerleşim birimiydi… Bu yapısal özellik toplumsal hizmet dağılımlarında kimi zorluklara yol açmakta ve yerel yönetimler kaynaklarının yetersizliği nedeniyle görevini tam yerine getirememektedir. Toplumsal yapının yönlendiricisi olan ekonomik sistemin etkisiyle bu kırsal alanlarda nüfus giderek azalmaktadır. “Fransız iktisatçısı Jean Fourastie’nin hesaplamalarına göre, 1800 yıllarında tarım – sanayi – hizmetler kesimlerinin % olarak oranları, sırasıyla 80, 10 ve 10 olarak belirlenirken, 2000 lerde 10, 10, 80 oranlarına dönüşecektir.” (Tütengil, 100 Soruda Kırsal Türkiye’nin Yapısı ve Sorunları, s 11)
Günümüz toplumunda bu sosyolojik öngörünün yüzde yüze yakın bir oranda gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz… Türkiye’de 1935-1975 dönemlerinin genel nüfus sayımlarına göre nüfusu 150’nin altında olan köylerin oranında % 300 oranında bir azalma olmuştur.
Bu azalma ve kentsel alana göçün ekonomik kaynağını görebileceğimiz istatistiki veriler de Cavit Orhan Tütengil’in ulaştığı kaynaklar arasındadır. Karım kredi kooperatifi olan köylerin sayısı tüm köyler içinde %5’i bile bulmamaktadır. (Tütengil, 100 Soruda Kırsal Türkiye’nin Yapısı ve Sorunları, s 41)
Kırsal alan kültürel bakımdan da şehirlere göre farklı bir görünümdedir. 1965’te yapılan bir araştırmada okuryazarlık bakımından kadınlarla erkekler arasındaki fark köylerde %100, şehirlerde %30 dolayındadır. (Tütengil, 100 Soruda Kırsal Türkiye’nin Yapısı ve Sorunları, s 45)
1968 yılında yapılmış bir araştırmada ülke genelinde, evliliklerin büyük bir çoğunluğunun ailenin verdiği bir karara kızların rıza göstererek uyması ile gerçekleşmiş olduğu saptanmıştır. Kırsal alanda bu oran daha da yükselmektedir. Şehir toplumunda da aynı anlayışın egemen olması, şehirleşme olgusunun arkasındaki kimi gerçeklere ışık tutmaktadır.
1977 tarihli Türkiye İstatistik Yıllığındaki rakamlara göre 1950 – 1976 yılları arasında, kırsal alanda tarla olan arazi oranı % 80 artış göstermiş, hayvan sayısı %30 azalmış, traktörle işlenen toprak 20 katına çıkmıştır. Bu da makineleşmenin diğer bir sonucudur.
Cavit Orhan Tütengil, Atatürk’ü bir bağımsızlık savaşçısı ve mazlum ülkeler temsilcisi, sözcüsü olarak görür; “Türk Devrimi”nin diğer öğelerini de bu bağımsızlıkçı, mazlum milletlerden yana tutumla birlikte ele almak gereğini vurgular (Cavit Orhan Tütengil, ‘Atatürk ve Mazlum Milletler’, Türk Dili, Sayı 170, Kasım 1964)
“Fransız Devrimi” dünyada örnek bir değişim ve dönüşüm noktası olarak biliniyorsa, mazlum milletlerin geleceği için “Türk Devrimi” de öyle tanınmalıdır. (Cavit Orhan Tütengil, Atatürk’ü Anlamak ve Tamamlamak, s 101)
Eleştirel Bir Bakış…
Cavit Orhan Tütengil ve onunla yakın tarihlerde “milliyetçi terör”e kurban edilmiş üniversite öğretim üyelerinden birçoğunun ortak özelliği emperyalizmin koçbaşı olarak kullandığı, ekonomik ve politik alanda işbirliği yaptığı “prekapitasit öğeler”i Cumhuriyet devrimlerinin önünde bir engel olarak gören aydınlar olmalarıdır. Bu aydınların genel söylemleri ve politik seçimlerine bakıldığında, Mustafa Kemal’in kurucusu Cumhuriyet’in ilk hareket ilkeleri doğrultusunda yol aldıkları görülür… Kendilerini bir sınıfsal mücadeleden önce “Aydınlanma Çağı” aydını olarak niteleyen, üniversitelerde etkin, gençlik çevrelerinde adı bilinen bu öğretim üyeleri, 12 Eylül öncesinin emperyalist kışkırtmalarında sistemli bir kültürel saldırının gereği olarak hedef gösterilmişler ve planlı bir şekilde katledilmişlerdir. Kuşkusuz, bu acımasız oyunun arkasındaki temel güç, Türkiye’de demokratik bir cumhuriyet yerine Orta Doğu ülkelerine benzer yönetimlerin bulunmasını yeğleyen emperyalist güçler ile çok zorlanmadan buldukları yerli çıkar ve iktidar ortaklarıdır.
Bu eleştirel bakışı da bir kenarda tutarak, onun çok çalışkan ve tüm araştırmacılara da yol gösterecek yoğunlukta bir derleyici olduğu ve büyük bir iyi niyet taşıdığı asla unutulmamalıdır. Aynı zamanda genel bir toplum ve insan sevgisine sahip, hümanist bir aydındır. Bu yapısıyla da, kendi çıkarlarından ve iktidarlarından başka bir yolu bulunmayan, erdemden, yüce gönüllülükten nasibini alamamış karanlık odakların hedefi olmaktan kurtulamamıştır.
Cavit Orhan Tütengil’i örnek tutarak yaptığımız bu değerlendirmeye göre, kırdan kente göç sorununu çözebilmek için tek başına eğitimin yeterli olamayacağını görebilmekteyiz.
Ardahan’dan Göçe Karşı Çözüm Yolları…
Ardahan’dan ve benzer biçimde tarım ve hayvancılık temelli küçük aile işletmesi biçiminde geçim sağlayan ve yaşamını sürdüren bölgelerden göçün önüne geçilebilmesinin tek yolu üretici örgütlenmesi, tarım ve hayvancılık çalışmalarının bilim temelleri üzerinden, teknoloji kullanarak, yeterli tanıtım ve pazarlama olanakları sağlanarak yapılabilmesi, halkın yaşam olanaklarının çoğaltılmasıdır.
Çözüm yolları tartışılırken sıkça tanık olduğumuz “sanayileşme ve yeni iş alanları açma” parlak başlıkları altında söz konusu olabilecek olası bir çarpık sanayi kurulumu, Ardahan ve benzer coğrafyalarda milyonlarca insanın geçim kaynağı olan, dünyanın gelecek açısından yaşanabilir sayılı coğrafyaları arasında gösterilen Ardahan doğasının tahribatı, akarsuların kirletilmesi olasılıkları, büyük yanılgılar ve tehlikeli bir saplantı olarak değerlendirilmelidir. Böylesi bir yanılgı ve yanlış daha büyük kitlesel göçlere yol açacak, yörenin ve ülkemizin geleceği tehlikeye sokulacaktır.
Kısacası, Ardahan’ın birinci sorunu, dünyanın en değerli hayvancılık ve süt ürünlerinin kaynağı olan köylülüğün örgütlenmesidir. Gün geçirmeksizin bütün Ardahan köyleri bir üretim kooperatifine kavuşturulmalıdır. Ayrıca, her köyde idari mekanizmanın, politik tercihlerin emir komuta zinciri dışında davranabilecek, üretici köylünün kendisini temsil edebileceği demokratik ve katılımcı bir işleyişin hâkim olacağı köy dernekleri kurulmalıdır.
Ardahan, kırdan kente göçün karşımıza çıkardığı köy-şehir çelişkisinin yok edilebilmesi, hem köy, hem şehir olabilmiş yerleşim birimlerinin yaşama geçirilebilmesi açısından çok önemli bir hareket noktası oluşturabilir.
Sağlık ve eğitim alanlarındaki politik müdahalelere son verilmeli, koruyucu hekimlik çalışmalarının öne çıkarılacağı, tedavi edici hizmetteki yığılmayı ve karmaşayı ortadan kaldıracak bir sağlık örgütlenmesi yaşama geçirilmelidir. Tedavi edici hizmetlerin de birer sevk merkezi olmasının önüne geçilmeli, temel sağlık hizmetlerinin verilebileceği birimler kurulmalıdır.
Gün geçirmeksizin Ardahan’da ilköğretimi izleyerek tarım ve hayvancılık alanında eğitim verecek okullar açılmalı, bu okullarda köy enstitülerinde olduğu gibi iş içinde eğitim, yaparak ve yaşayarak öğrenme, diyalojik eğitim ilkeleri esas tutulmalı, geniş uygulama alanları oluşturulmalıdır. Ardahan Üniversitesi, yöre için hiçbir anlamı olmayan fakültelerin ve lisans alanlarının yerine tarımı, hayvancılığı, doğa bilimlerini önceleyen bir eğitim programına geçmelidir.
Tarım ve hayvancılık ile geçinen üretici kesimin örgütlenmesi, kırsal alanlarda eğitim ve sağlık alanlarında kentlere benzer olanakların sağlanması, göçün temel nedenlerini ortadan kaldıracak girişimler olacaktır.
Tersinden bir okumayla, kentlerde de kırsal yaşamı özendiren önlemlerin alınması gerektiği görülmektedir. Kent çevrelerinde yurttaşların doğayla iç içe olabileceği, üretici nitelik kazanabileceği alanlar oluşturulmalı, planlı bir şehircilik anlayışı öne çıkarılmalı, kentler birer beton yığını olmaktan kurtarılmalıdır.
Kır-kent çelişkisi yerine kentleşmiş kırsal alanlar, kırsala benzeyen olanaklar sunan kent yaşamı ilkelerinin öne çıktığı bir yerleşim ve yaşam düşüncesi egemen kılınmalıdır.
Kaynakça:
Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, 1. Cilt, Çev. Ekrem Ekici, Kalkedon Yayınları, 1. Basım, Aralık 2011
Cavit Orhan Tütengil, Atatürk’ü Anlamak ve Tamamlamak, Varlık Yayınları, İstanbul, 1975
Cavit Orhan Tütengil, Az gelişmenin Sosyolojisi, Belge Yayınları, Dördüncü Baskı, Mart 1984
Cavit Orhan Tütengil, Doktor Rıza Nur Üzerine Üç Yazı-Yankılar-Belgeler, Güven Matbaası, Ankara 1965
Cavit Orhan Tütengil, 100 Soruda Kırsal Türkiye’nin Yapısı ve Sorunları, Gerçek Yayınevi, İkinci Baskı, Aralık 1977
Cavit Orhan Tütengil, Memleket Saat Ayarı, Cumhuriyet Kitapları, 3. Baskı, Kasım 2020
Cavit Orhan Tütengil, Köy Enstitüsü Üzerine Düşünceler, Berksoy Basımevi,
Cavit Orhan Tütengil, Sosyal Bilimlerde Araştırma ve Metod, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Yayınları, 1969
Cavit Orhan Tütengil, Türkiye’de Köy Sorunu, Kitaş Yayınları,
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş, Japonya, Tarih Bilimi Kitapları, Birinci Baskı, Mayıs 2000,
Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Çeviren Yasemin Saner Gönen, İletişim Yayınevi 20. Baskı, 2006,
Firdevs Gümüşoğlu, Ülkü Dergisi ve Kemalist Toplum, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 1. Baskı, Mart 2005,
Niyazi Berkes, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Kaynak Yayınları, Üçüncü Basım, Mart 2007,
Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY 10. Baskı, İstanbul Kasım 2006,
Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2005,
Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, Çeviren Elçin Gen, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2002,
