9 Eylül yaklaşıyor, o gün hem İzmir’in kurtuluş günü hem de CHP’nin kuruluş yıldönümüdür.

Ve bugünlerde CHP’ye Göle doğumlu bir kayyum atandı. O Göle doğumlu ama, CHP’de genel sekreterlik yapmış Göle soyadlı erdemli bir kişi vardır: Turgut Göle.

Ve işte o Göle sülalesinden bir başka önemli ve değerli insan: Münir Hüsrev Göle. CHP’nin 9 kurucusundan biri. Ben onu çocukluğumda görmüştüm.

Dilerseniz okuyun hele.

9 EYLÜL 1923’TE CHP’Yİ KURANLARDAN BİRİNİ, MÜNİR HÜSREV GÖLE’Yİ NASIL TANIDIM?

Fotoğrafını Türkiye Büyük Millet Meclisi albümünden aldım. Özgeçmişi de var ve çok kısa. Oysa Münir Hüsrev Göle’nin gerçek özgeçmişinde daha neler var neler…9 Eylül 1923’te kurulan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 9 kurucusundan biridir her şeyden önce (diğerleri: Saffet Arıkan, Celal Bayar, Kazım Hüsnü, Recep Peker, Sabit Sağıroğlu, Refik Saydam, Cemil Uybadın ve Zülfü Tiğrel’dir). Bu “her şeyden önce”nin de öncesi var ama; Urfa’da, Birecik Kaymakamı iken “Müdafaai Hukuk” teşkilatını kurmuş, Birecik’in Fransızlardan kurtarılması için bu teşkilatla birlikte Fransızlara karşı savaşmıştır. Kırmızı şeritli İstiklal Madalyası, bu hizmetlerinden dolayı verilmiştir Afyonkarahisar mutasarrıfı iken ikinci TBMM’ye Erzurum milletvekili seçilmiştir (1923-1927). Halk Fırkasından (CHP) ayrılarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na geçmiştir 1925 yılında. Gâzi’ye karşı düzenlenen İzmir suikastı sanığı olarak istiklâl mahkemesinde yargılanıp aklanmıştır. Tekel Genel Müdür yardımcılığına atanmıştır aklandıktan sonra 1934 yılından başlayarak VI., VII. ve VIII. dönemlerde CHP’den Erzurum milletvekili seçilmiştir 1947-1949 yılları arasında Recep Peker ve Hasan Saka’nın kurduğu hükümetlerde içişleri bakanlığı yapmıştır.

Peki Münir Hüsrev Göle, benim nereden tanışım olmakta?

Bayburt Demirözü’den, çocukluğumdan.

Çocukluğum… O çocukluğun bir bölümünü “Hatunoğlu Hüseyin Bey” adlı öykümde anlatmıştım (Nikolay’ın Av Köşkü adlı kitabımda var). Hatunoğlu Hüseyin Bey, Demirözü ilçesine yerleşmiş bir Kars muhaciriydi. Annemin dedesi idi. Diyordum ki o öykünün bir bölümünde:

“Gülüyor Hatunoğlu Hüseyin Bey, makata geçip yanına oturmasını işaret ediyor kızına. Anlatıyor: Hacı Câzim Bey’i görmüş rüyasında. Demiş ki, Nurhayat’ın bir oğlu olacak, benim adımı koyun ona. Hacı Cazim Bey… Taa Hatun Nene’den bu yana, Kars çevresinde beylik süren o koca sülalenin köşe taşlarından biri. Varlıklı da… Kars’tan Mekke’ye at sırtında tam yedi kez hacca gidip gelmiş.

Baba-kız bakıştılar. İkisinin de yâdına; efsanevi Hatun Nene, Kurt İsmail Paşa, düştü. Ata yurdu Kars’ta kalan padişah fermanlı tımar arazileri, ahırlar, tavlalar ve sürüler düştü. O fermanlarda yazılanlar nasıl da gurur vericiydi: “Kars Sancağı’nda, Döşkaya Nahiyesi’nde, Yenice nam kariyeden üç bin akça tımar… Sancağında sâkin olup Kars alaybeyisi bayrağı altında sefer eşmek… Böyle bileler, âlâmet-i şerîfe itimat kılalar.” 93’te Moskofla harbe tutuşunca Osmanlı; Kurt İsmail Paşa da, Ahmet Muhtar Paşa ile birlikte ordulara komuta etmeye başlar. Zivin’de yenilgiye uğratırlar Moskof’u. Şiirler söylenir : ‘Mekr-ü hile vermedi bar/ Oldu Zivin düzü mezar/ Aleksan’a gitti haber/ Eder mi bir dahi sefer/ Arttırdın Kurt Hakkı Paşa/ Hakkı Paşa, Muhtar Paşa/ Binler yaşa, binler yaşa’ . Ancak Moskof çetin ceviz, Moskof’ta ordu da çok, silah da. Saldırı üstüne saldırı yapar. Kars iki üç kez el değiştirir, sonunda Moskof’a kalır. Teey Erzurum’a varır düşman. Muhacirlik kaçınılmaz olmuştur Karslılar için. Hatunoğlu sülalesi de bırakır malı, mülkü ve hatıralarını, düşer yollara.

‘Göç göç olup göçler yola düzülürken”, Hatunoğlu Sülalesi’nin her ferdi, sülalelerinin yüzyıllar önceki göçünü, Hatun Nene’nin göçünü hatırlıyorlardı. Hatun Nene, Kırım’ı yurt tutmuş bir Türk boyundan. Altın Orda Devleti Hanlarından Toktamış Han’ın ordusu ile Âzerbaycan’a geliyor obası. Toktamış Han, Timur Han’a yenilince, bu obaya da güney yolu gözüküyor. Hatun Nene, o vakitler dünya güzeli bir genç kız, ama yiğit mi yiğit. Iğdır’a geliyor, buradaki bir kaleyi fethedip obasıyla birlikte bu kaleye yerleşiyor. Hatun’un Kalesi olarak anılır oluyor bu kale. Sonra yöredeki bir yiğit kişi ile evleniyor Hatun. Bu evlilikten de koca Hatunoğlu sülalesi türüyor. Kars’ın her yanına dağılıp hükmeder oluyorlar.

İşte Hatunoğlu Hüseyin Bey’in o pek övündüğü sülalesinin başlangıç öyküsü kısaca böyle. Ama Hatunoğlu Hüseyin Bey’in kendi öyküsü de var. Anasının karnında iken bağırmış Hüseyin Bey. Korkmuşlar, bir derin hocaya danışmışlar, ‘Hayra alâmet değil… Ömür boyu garip kalacak bu bala’ demiş. Dokuz kardeşmişler Hüseyin Bey’ler. Kars’ta kocaman bir konakta yaşarlarmış. Moskof Harbi çıkınca, bu kardeşlerden sekizi silah altına alınmış. Hüseyin Bey hâriç, çünkü o daha çok küçük. Sekiz kardeş şehid düşmüşler ard arda. Hatunoğlu sülalesinin göç kervanına Hüseyin Bey de dâhil oluyor böylece. Muhacirlik işte… Bir Erzincan, bir Bayburt, savruluyorlar oradan oraya. Bu savrulmalar arasında, delikanlılık çağı, askerlik çağı geliyor Hüseyin Bey’in. Asker olur Osmanlı Ordusu’na, ama terhis olmaz, tezkere bırakır. Artık O, eşkiya takiplerine çıkan bir müfrezenin komutanıdır.

O günlere ilişkin anılarında en çok Lolanlı Memo ile Hart Şeyhi vardır. Lolanlı Memo, Dersim’den Bayburt’a dek hükmeden bir eşkiya. Her yanı haraca kesmiş. Bu yörelerde yıllarca, dillere persenk olan ‘Lolanlı Memo Kanunları’nı koymuş ve uygulamış ciddi ciddi. Kop Dağı’nda bir boğaza bugün bile ‘Lolanlı Boğazı’ denmekte. Bu Lolanlı Memo’yu Munzur Dağları’nın bir yerinde kıstırmış Hüseyin Bey. Yanında onbir jandarma var. ‘Davranma yakarız!.. Teslim ol!..’ der demez, ansızın ateş ediyor Lolanlı, Hüseyin Bey’i ayaklarından vuruyor; o şaşkınlıktan yararlanarak fırlayıp kaçıyor. Bu olayı anlatırken, ayağındaki yara izini gösterirdi Hüseyin Bey.

Hart Şeyhi, Atatürk’ün Büyük Nutku’nda anlatılacak kadar önemli bir adam. Asıl adı Eşref. Çevresine bir hayli adam toplayarak Bayburt’un Hart Nahiyesi’nde mehdilik davasına kalkışmış. Kendisine nasihate gelen Bayburt Müftüsü ve subayları esir almış. Hüseyin Bey’in de işte bu günlerde yolu Hart’a düşmüş. Şeyh Eşref, müfrezesi ile birlikte Hüseyin Bey’i bir evde ağırlamaya başlamış. ‘Ağırlamak’ diyor ya, işin aslı başka. Hart’tan dışarı çıkmaları yasak. Yiyip içip, Şeyh’in zırvalarını, uydurma kehanet ve kerametlerini dinliyorlar. Hüseyin Bey bakıyor ki başka çare yok, bu çılgın Şeyh’in güvenini kazanmaya çabalıyor. Başarıyor da… ‘Kâfirlerle’ çarpışmak için ordu toplamak üzere izin koparıyor Şeyh’ten. Böylece, ‘şeyhin olağanüstü yetkileri(!) ile donatılmış olarak’ Hart’tan kaçıyorlar. Şeyh’in sonu ise oldukça traji-komik. Mustafa Kemal Paşa, Deli Halit Bey komutasında bir birliği Hart’a yolluyor. Halit Bey (daha sonra Paşa), topları mevzilendirip teslim olması için Şeyh’e haber yolluyor. Şeyh hiç oralı değil. Çıkıyor evin damına, müritlerine sesleniyor, diyor ki: ‘O kâfirler şimdi top atacaklar, ben de elimle tutacağım’. Toplar patlıyor; kerametinden değil, ahmaklığından ve meczupluğundan dolayı, Şeyh havaya uçuyor.

Kars’taki arazileri düşman elinde kalmıştı ya, gün geliyor, Devlet arazi veriyor tüm Kars muhacirlerine. Hüseyin Bey de o ara, kendisine hakaret eden bir komutanı dövüp ayrılmış askerlikten. Bayburt’un Kısanta Nahiyesi’nden ona da toprak düşüyor. Gidiyor, alıyor, çiftçilik yapmaya karar veriyor. Koca Kısanta, bir Hüseyin Bey; oğul yok, kardeş yok, akraba yok… Tek başına işleyemez onca toprağı, hayvanlara bakamaz. Ortakçı ve yarıcılarla uğraşır durur.

(…)Rüyası üç ay dilden dile anlatıldı Hüseyin Bey’in. Köyü bir merak sardı. Sonra gün geldi, vakit-saat tamam oldu, rüyada haber verilen oğlan, köyün ebesi Rukuş Ana’nın ellerine doğuverdi. Sırtında yaprak biçimi ve büyüklüğünde bir ben vardı bebeğin. Eşi Cevriye Hanım, torununun oğlunun doğumunu muştuladı Hüseyin Bey’e. Bebeğin sırtındaki ben’den de söz etti heyecan, hayret ve kıvançla. Hüseyin Bey’in içi içine sığmaz oldu, bebeği görmek istiyordu bir an önce. Bebeğin sırtındaki ben’in aynısı kendi sırtında da vardı çünkü. Bu ben, dayısının rüyası, bütün bunlar neyin habercisi ve simgesiydiler acaba? Sevinçli bir heyecan ve şaşkınlıkla düşündü düşündü düşündü…

Kimi bebeğe ad aranır günlerce, kimi adların da böyle olağanüstü ve şaşırtıcı öyküleri vardır işte… Bu adla, nazla ve üzerime titrenerek büyümeye başladım. Belleğimi üç yaşımdan geriye doğru gitmeye zorlarım kimi zaman. Her yer karanlık değilse de, yer yer karanlıktır, pusludur, hayal-meyaldir. Üç yaşımdan Hüseyin Bey Dedem’in öldüğü, on yaşıma kadar ki günler ise, canlı, anılarla dopdolu, apaçık ve unutulmazlar.

İkindi serinliğinin çöktüğü saatlerde, bahçe duvarı önündeki tuz taşlarına otururduk. Koyunların tuz yaladığı tepsi biçiminde kocaman taşlardı bunlar. İri iki taşın üzerine konuldukları için bir koltuğu andırıyorlardı. Üzerine bir minder yerleştirip, sırtınızı da bahçe duvarına dayadınız mı, gel keyfim gel. Sayıları – yanlış hatırlamıyorsam – beş taneydi. Gül kokuları ve arı vızıltıları gelirdi bahçeden. Köyde yalnızca bu bahçede güller vardı. Hüseyin Bey’in eşi Cevriye Nenem’in yadigârları. O’nu tabuta koyup götüreceklerinde nasıl ağlamıştım. Tabutu ilk omuzlayan demirci Ahmet Usta’yla günlerce konuşmamıştım, nenemi sandığa koyup götürdü diye. Tuz taşlarına otururduk, Hüseyin Bey’i, o bitmez tükenmez anılarını dinlerdik. Semaverimiz ve çayımız hiç eksik olmazdı. Arada bir, eğer köyden gelip geçen Gümüşhaneli bir seyyar satıcıya rastlamışsa, mahrama denilen o iri mendilinin doluncası elma ve armut getirirdi bizlere. Bu meyveler yıkanır, tabaklara konur, bıçakla soyulurdu. İştahla ve sevinçle yerdik.

Benim çocukluk arkadaşımdı. Tarlalara bakmaya giderdik Hüseyin Bey dedemle. Harman zamanı harmana giderdik; değirmene, camiye giderdik. Bayburt’a giderdik bana elbise diktirmeye. Terzisi Nanı Hoca’nın dışında hiç kimseye asla elbise diktirmez, annem ve anneannemin “Başka terzi yok mu?” tarzındaki alay ve sitem yüklü sorularına karşılık ‘Eşeklenirsiz ha!.. Nanı Hoca gibi terzi mi var, Nanı Hoca hem körüklü biçer, hem de paçalı. Daha ne istirsiz ki?’ diye tepki gösterirdi…”

Evet, işte o “tuz taşlarına” oturduğumuz bir gün görmüştüm Münir Hüsrev Bey’i. Hayatımda ilk Faytonu da o gün görmüştüm. Altı yaşlarında olduğuma göre, yıl 1954 olmalı. Faytondan indi Münir Hüsrev Göle, Hüseyin Bey, kalktı karşıladı. “Nasılsın Hüseyin Bey?”, “Nasılsın Hösröv Bey” dediler birbirlerine. İçeri buyur ettiler “Yok burası iyi, serin, güzel” dedi, oturdu tuz taşlarına. Başımı okşadı benim. Kahve içtiler, sohbet ettiler bir saat kadar. Sonra bindi yörenin o biricik faytonuna Münir Hüsrev Bey, gitti. Biraz büyüyüp aklım kesince öğrendim: Bizimkilerin telaffuzuyla bu “Hösröv Bey”, Hüseyin Bey gibi Kars muhaciri bir ailenin çocuğuymuş, Aileleri Kars’ta da dostmuşlar, o dostluk burada da devam edermiş. Çok yakınlarda, Hardışı köyünde oturmaktaymış, artık aktif siyaseti bırakmış. Babamın babası Şevki Dedem’le de iyi dostmuş, Şevki Efendi o yörenin en ünlü CHP’lisiydi.

“Hösröv Bey” çok zenginmiş, fakat bayağı eli sıkıymış, yörede bu eli sıkılığı hep anlatılırdı.

Eli sıkılık, harp yıllarında çekilen çileler ve yokluklardan geliyordu, halkın anlamadığı bu idi, Hösröv Bey’in çektiklerini çekseler, gördüklerini görseler, belki onlar daha eli sıkı olurlardı.

Ben o gün, bir tarihi görmüşüm meğerse, gerçek bir kuvayı milliyeciyi, bir cumhuriyet aydını ve devlet adamını görmüşüm… Hep hayıflanmışımdır altı yaşımda değil de daha ileri yaşlarda Münir Hüsrev Göle’yi görüp konuşmadığım için. Ne önemli bilgiler alırdım, neler öğrenirdim neler, yazardım bunları, kayıtdışılıktan kurtarırdım. Fakat olamadı işte, bu kadarla yetiniyoruz.

Rahmet olsun Hösröv Bey’e, yata yata ışıklara bata…

“Tanış Ünlüler Anılar Giz Dökümleri” adlı kitabımdan…

 

About Post Author

About Post Author