Meğer hayat bir bilmece, bilemedim vah vah…

Meğer hayat bir bilmece, bilemedim vah vah…

Neyse ki lanetli yılın sonuna geldik. Ne ki dostları kaybetmenin, değerleri kaybetmenin sonuna gelemedik..
Geçen hafta yakın dostum, ekolojik turizmin Altınoluk’taki öncüsü, sevgili Atilla Balaban’ı Corona virüs 19’dan kaybettik. Yaşama girişimci olarak veda etti ancak yaşam öyküsünün başlangıcında ve sürecinde çilelerle, zorluklarla yoğurmuştu hayatını. Malatya’dan İstanbul’a gelip ayakta kalmayı, yaşama tutunmayı başarmış, değerlerini yitirmeden ekonomik refaha ulaşıp yaşamı anlamlı kılan bir kişidir.
Olanaksızlıklar içinde kıvranan insanlar ister istemez paylaşımcı bir düzeni savunurlar. Atilla Balaban dostumuz varlık içindeyken de yokluk içindeki kanaatlerine sahip olup varlığını dostlarının paylaşımına açan bir karakterdi. Sofrasını dostlarına açan cömertlikte bir kimlikti, toplumsal olumsuzlukların hüznünü-üzüntüsünü yaşayan bir insandı. Yaşamı her yönüyle yaşıyordu, hedefleri vardı, umutları vardı, hayalleri vardı; ne ki hepsi gölgelenip gitti sayın Balaban’ın gidişine eşlik ederek…
Derken çevreci Prof. Dr. Orhan Kural’ı yine Coronavirüs 19’dan kaybettik. Çevreci dostumuzun kaybına üzülürken ,vasiyetindeki asaletli tutumuna şapka çıkardık. ”Bunu dinliyorsanız, ben bu hayatta değilim artık “ diye başlayan videosunda yine çevreciliğini konuşturmuş, insancıllığını ortaya koyarken umutlarını-vizyonunu miras olarak bırakmış.. Cenazeme kürk giyenler ve avcılar gelmesin demiş, organlarımdan kadavra olarak yararlanılsın diye not düşmüş, gayretli insanları engellemeyin demiş, Türkiye Gezginler Derneğinin, Gezi Evinin, Fener Köyündeki çiftliğin devam ettirilmesini istemiş ,bu amaçla fon bırakmış. Cenazesine çiçek getirilmemesini istemiş, bunun yerine ÇEKÜL Vakfı aracılığıyla ağaç dikilmesini iletmiş. Rahmetli Kural, fiziken hayata veda ederken, manen ve ilelebet yaşamda kalmak için eserlerini ve umutlarını da miras bırakmış.. Sürekli olarak vasiyetiyle, eserleriyle anılacaktır.
Sonrasında 25 Aralık’ta kalp dağlayan acı bir haber daha geldi. Bu sayıdaki yazımızın başlığını alıntıladığımız türkünün dizelerinin telif sahibi Aşık Ali Nurşani’nin sevgili oğlu, halk ozanlığı geleneğinin genç kuşak temsilcisi, 1984 doğumlu sevgili Engin Nurşani’yi kaybettik. Bir kez daha naif sözler, naif ezgiler öksüz kaldı. Sarsılmış duyguların seslendirdiği sözler, dokunduğu teller öksüz kaldı.
Bir buçuk yıl önce yakalandığı kanser hastalığına yenilen Engin Nurşani türküleriyle birlikte veda etti bizlere.. Veda haberini aldığımda içli türküsü kulağımda çınladı, zihnimde canlandı:
“Saçlarını öremedim bir gününü göremedim/ Bu dünyada muradıma eremedim vah vah
Eller yapar bayram düğünü felek tanımıyor beni/Eller gibi ömür günü süremedim vah vah
Nurşaniyim gündüz gece benim derdim nice nice/Meğer hayat bir bilmece bilemedim vah vah”
Evet sözler uçurucu, kanatlı; sözlerin ezgisi vurucu, yaralayıcı. Bu sözlerin ve ezgilerin yaratıcısı-tasarımcısı Engin Nurşani’yi de uğurladık.
Kimi kez düşünüyorum; acılarla sarsılan duygularla ağıt yakıp yas tutanların, türküleriyle ağıtları seslendirenlerin sonu türkülerindeki gibi ızdırap verici mi oluyor diye. Bir çok halk ozanı, aşık, sanatçı ne yazık ki sefaletle, dramatik sonla yaşama veda ediyorlar. Gülmeden, mutlu olamadan çekip gidiyorlar..
Bir buçuk yıl önce kanser hastalığına yakalandığında babası Aşık Ali Nurşani’nin oğlu için yaptığı paylaşımı da, sözleri de yaralayıcıydı. ”Vurup yaralasam sözilen seni..” diyen Aşık Veysel’in duygu haliydi Aşık Ali Nurşani’nin duygusal sözleri..
Ne diyelim; yazgısı, kara yazgısı böyleymiş . Gözleri sulandıran , hüzünlendiren, vurup yaralayan sözlerin-ezgilerin sahibi kalplerimize tesir ederek veda etti bizlere sevgili Engin Nurşani…Devri daim olsun.

 

KENT HAYAT MEDYA EKİBİ.