DR. GÜRBÜZ ÇAPAN

DR. GÜRBÜZ ÇAPAN

“Kars bana, dünya ile kardeş olmayı öğretti”

“Ilımlı İslam, Türkiye’yi bozdu” “İslam dininin bir Rönesans’a ihtiyacı var”

“AKP ne zaman suç tarif etse, CHP’nin cahilleri savunmaya geçiyor”

“Asker, Ergenekon’da neden yargılandığını kavrayamadı”

“Türkiye’deki Amerikancılar, Amerika’da bile yok”

“Son yerel seçimler, HDP’nin kendini Türkiyelileştirme eylemiydi”

“Kayyımlar aracılığıyla Kürtler yurttaşlıktan çıkarılıyor”

“Bir arada yaşama koşulları mayınlanıyor”

Öncelikle memleketiniz Kars hakkında konuşmak isterim. Her ne kadar çok ön planda olmasa da Kars çok kültürlü yapısıyla dikkat çeken önemli bir yer. Kenan Karabağ’ın “Kura Çözüldü” romanı Kars’ı bu yönüyle ön çıkaran ve bence herkesin okuması gereken bir kitap. Yine Kars, hakkında “Kars’ta Solun Tarihi” adıyla kitap yazılacak kadar da sosyalist geleneği bir asırdan öncesine giden bir kent. Bu bağlamda memleketinize baktığınızda Kars, kültürel ve politik “hassasiyetinizde” nasıl bir yer tutuyor?

Kars, bizim çocukluğumuzda çokkültürlü bir kentti. Kafkasya için “diller bahçesi” derler ya, Kars’ta da 72 dilden herkes vardı. Bu durumun benim için oldukça anlamlı avantajları oldu, her şeyden önce, hiç kimseyi ötekileştirmeden dostluk kurmayı öğrendim. Zira bizim Kars’ta adımız vardı ama soyadımız çok da önemli değildi. Öte yandan çocukluk çağımda, Kars’ın kültürel gelişmişliğinden faydalanacak kadar da şanslıydım. Sinemaya, kütüphaneye giderdim. Gazeteleri üç ayrı avukatın ofisinde okurdum. Bir başka değişle, sol ve çokkültürlülük aksında büyüdüm Kars’ta.

Bir de, Türkiye’nin tek nizami kentidir Kars. Kültürel aks ayrıdır, ticari aks ayrıdır; öyle ki, kent pazarı ile köylü pazarı dahi ayrışır. Dolayısıyla, insan yaşadığı yere benzer ya, bende de Kars’ın renkleri var ve gittiğim yere Kars’ın renklerini götürdüm. Örneğin İstanbul’da ikinci açıkhava tiyatrosu Esenyurt’ta vardır. Büyüdüğüm çokkültürlü ortam neticesinde, belediye başkanlığı dönemimde de bütün dünyayla kardeş olmaya çalıştım. Biz bu yurt toprağını, demokratik, yaşanabilir cumhuriyet haline getirme kavgasındayız.

  • Yine biraz kişisel bir soruyla devam edeceğim. Çok kitap okuyan biri olduğunuzu biliyoruz. Sizi en çok etkileyen edebiyatçıları merak ediyoruz. Bir de teorik ve düşünsel anlamda sık sık baktığınız kalemler var mı? Örneğin hala Mahir Çayan okuyor musunuz? Hikmet Kıvılcımlı’ya dönüp bakıyor musunuz?

Hikmet Kıvılcımlı’nın bir kitabını okudum, sonra da okumadım. Mahir Çayan’ı okudum ve emperyalizmin üçüncü bunalım dönemi tezinin doğru olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız, okuma konusunda önemli bir şansım, ortaokulda Hasan Kudat adlı öğretmenimdi. Öğrencilere müthiş bir yöntem uyguluyordu. Herkes ayda 1 kitap okuyacak, 4 sayfa özet ile 2 sayfa kitaptan ne anladığını anlatacaktı. Benim bir de ekstra bir durumum oldu. Üst sınıflardan okumaya niyeti olmayan çocuklar beni döverler, kendi kitaplarını da bana okuturlardı. Yani ben her ay 3 kitap okurdum. Bu kitaplar ağırlıklı olarak Fransız ve Rus edebiyatı olurdu. Türk edebiyatından ise Namık Kemal’in şiirlerini ezbere okurdum. Recaizade Mahmut Ekrem’in oğluna yazdığı şiiri çok severdim. Böylece, bende okumak zamanla bir tutku haline geldi.

  • Okuduklarınızla ilgili sorduğum sorudan yola çıkarak soracak olursam, Türkiye’nin son 15-20 yılının entelektüel- düşünsel ortamı hakkında neler söylemek istersiniz? Bunu sizin sürekli araştıran ve okuyan bir kuşaktan gelen biri olarak kendi döneminizle bir kısaca bir kıyaslama yapmanız amacıyla da soruyorum.

Türkiye, 12 Eylül’e kadar Marksizm’i tartışıyordu, siyaset tartışıyordu. 12 Eylül ortalığı toz duman edip iklimi çoraklaştırdı, bütün gençliği Fethullah’a teslim etti. Ülkü ocakları, halk evleri, devrimci gençlerin dernekleri kapatıldı ve Ilımlı İslam projesi devreye girdi. Maalesef çok uzun süre, bu çoraklaşma ortamı devam etti. Son 15- 20 yılda ise Türk entelijansiyası tarih alanına yöneldi. Zira İlber Ortaylı, Murat Bardakçı gibi isimlerle tarih daha popüler bir alan haline geldi.

Öte yandan, Türkiye’deki düşünsel ortam açısından dikkatimi çeken bir başka konu da, son yıllarda yayınevi sayısının dikkat çekici sayıda artması. Öyle ki, Türkiye’de hâlihazırda 4 bin tane yayınevi var. Fakat bu durum beraberinde oldukça niteliksiz kitaplar çıkmasına neden oldu, önüne gelen kitap yazıyor ya da parasını verip yazdırıyor. Yine de, iyi tarafından bakmaya çalışırsak, bu durum kitaba yüklenen anlam açısından önemlidir, “kitabının olması” prestijli bir şey neyse ki.

  • Siz, sosyalist mücadelenin ve ardından CHP’nin hafızasını çok iyi bilen siyasetçilerdensiniz. Sosyalistlerin ve özelde CHP’nin tarihsel miras ve hafıza konusunda yeterli bir çaba içinde olduğu kanaatinde misiniz? Sizin gibi siyasetçilerin fikrine danışmak ve kapılarını çalma dahil bu konuda yeter düzeyde bir çaba görüyor musunuz?

Öncelikle, sosyalizmin tarihi ile CHP’nin tarihi ayrıdır. CHP’ye sosyalist tarih giydirmek marifet işidir ve ben böyle bir çabada değilim. Ben Kuva-yi Milliye’ye ya da Kurtuluş Savaşı’na, Türk aydınlanma mücadelesinin iki yüzyıllık bunalımının hülasasıdır, özetidir ve düze çıkışıdır diye bakarım. Birbirinden kopuk görmem ve referans kaynağı da II. Mahmut ile başlar bende. Vaka-i Hayriye, hakikaten hayırlı bir vakadır ve neticesinde yaşanan en hayırlı işlerden biri de yabancı dil bilen Müslüman çevirmenlerin yetiştiği tercüme odasıdır. Yine II. Mahmut’un, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi, Mekteb-i Harbiye’yi, Sıbyan Mektebi’ni vb açması çok önemlidir. Tabii, her ne kadar hazırlasa da, ömrü Tanzimat Fermanını imzalamaya yetmeyince, fermanı Abdülmecid imzalıyor. Sonra Islahat Fermanı, sonra ilk Anayasa’nın kabulü derken; anayasaya gerek görmeyen Abdülhamid ile uğraşıyoruz, tam 33 sene! Sonra Jön Tük devrimi oluyor ve “iyi padişah”a geçiyoruz ama iyi padişahla da bu işin olmadığını görünce Türkiye Büyük Millet Meclis’i kurulup padişahlığa son veriliyor. Gerçi Vahdettin’in, Osmanlı’nın anahtarını İngilizler’e teslim etmesinden sonradır Meclis’in ilanı. Yani Mustafa Kemal ve Kuva-yi Milliye olmasaydı İstanbul, Selanik gibi Yunanistan’da kalırdı. Cumhuriyet Halk Partisi budur kısacası, bu, aynı zamanda Türk tarihidir. Türkiye’nin modernite sürecini tamamlama kavgasıdır, böyle bakmak lazım. CHP’nin programı meselesine de daha sonra değineceğim. Zira bize bağımsız bir ülke hediye edildi ve bizim 100 yıl sonra başka bir şeyi konuşuyor olmamız lazım. Sanayiyi, teknolojiyi, iletişimi ve daha birçok gelişmeyi konuşmamız lazım.

  • Ergenekon adı altında yürütülen davalardan yargılandınız. O davalar bir zamanlar gündemimizin neredeyse yüzde 100’ünü işgal ediyorken şimdi pek az konuşuluyor. Şahsınızın halihazırda Ergenekon’dan süren davası var mı? Hukuki olarak neredeyiz ve sizin uluslararası mahkemeler dahil bir hak aramanız söz konusu mu?

Her ne kadar hâlihazırda devlet, bizim gibi düşünmeyenler tarafında yönetiliyor olsa bile, başka bir ülkeye şikâyet etmek hiçbir zaman aklımdan geçmedi. Kimileri kaçar gider, ben, beni aradıkları zaman yurtdışından atladım geldim. Ergenekon duruşmalarında da söylenmesi gereken her şeyi söylediğime inanıyorum. Hatta öyle bir noktaya geldik ki, askerler bir gün bana, “sen konuşuyorsun bunlar bizi bırakmıyor, sussan da bizi bıraksalar” dediler. Onlar neden yargılandıklarını da bilmiyorlardı aslında, zira beni bıraktılar ama onlar 6 yıl yattı. Oysa Arap Baharı denen olayın Türkiye’ye denk gelen kısmı Ergenekon’dur. Adam, işbirliği yaptıklarını taşıyamaz hale gelince onları tasfiye ediyor; olay bu. Artık emperyalizm, bir ülkeye gidip askerle o ülkeyi işgal etmiyor; o ülkeyi kendi ordusuyla, entelejansiyesiyle işgal ediyor. Burada öyle Amerikancılar var ki, Amerika’da o kadarı yok.

  • Bir duruşmada “Yaşaması gerektiğine inandığı için Cumhuriyet’e ortak olduk. Başkaları da para vermiş, niye onlar üye değil de ben üyeyim? Mahallenin Kürdü biz miyiz?” ifadeniz basına yansımıştı. Bu ifadeden “mahallenin Kürtleri”nin daima bir gadre uğradığı anlaşılıyor. Bu ifadenizi biraz açar mısınız?

Bizim Kars’ta bir deyim var: “Azeri’ye neyse Kürt’e de o olsun” diye. Zira Kürt, aynı suçta Azeri’den fazla ceza alır. Biz orda haksızlığa uğrayınca, “Ne o, mahallenin Kürt’ü biz miyiz” deriz. Şimdi, Cumhuriyet gazetesine Koç, Aydın Doğan, Mehmet Emin Karamehmet ve daha birçok isim para vermiş, ben de verdim; peki ben neden yargılanıyorum? Bunun dışında çapraz sorguda, bir hakim vardı, İlhan Selçuk ile aranızda nasıl bir ilişki vardı diye sordu, “FETÖ ile senin aranda nasıl bir ilişki varsa, bizim de öyle bir ilişkimiz var” dedim. Geçti o soruyu, “o kadar para vermişsiniz, yönetimde neden görev almadınız?” dedi, ben de, “sen camiiye ya da FETÖ’ye bağışta bulunur musun?” diye sordum, “Elhamdülillah” dedi, ben de “bize de Elhamdülillah yaz” dedim. “Anlayamadım” dedi, “Niye anlayamadın?” dedim; “siz minareye çıkıp ezan okuduğunuz oldu mu hiç?” diye sordum, “estağfurullah” dedi, “bize de estağfurullah yaz” dedim. Sonuçta beni oybirliği ile tahliye ettiler ve neticesinde davadan beraat ettim. Zaten içeri alınmam da, evdeki bir kutu mermi nedeniyleydi, o mermileri “mühimmat” diye göstermişlerdi. Şimdi aynı tabancayla kendileri vuruluyor, AKP’liler aynı yöntemi FETÖ’ye uyguluyor.

  • Cumhuriyet gazetesine verdiğiniz desteğin dava konusu olabileceğini hiç düşünür müydünüz ve bugünkü basın ortamında Cumhuriyet gazetesinin varlığını nasıl buluyorsunuz?

Cumhuriyet gazetesine verdiğim destekten dolayı yargılanmak aklıma gelmezdi de, aklıma gelmeyen başka bir şey daha var: Faşistlerle aynı davada yargılanmak! Gerçi burası Türkiye, kimin ne zaman faşist, ne zaman komünist, ne zaman dinci olacağı belli olmaz; onu ancak büyüklerimiz bilir! Öte yandan Cumhuriyet gazetesinin, özgür basının ne kadar gerekli bir ihtiyaç olduğunu böyle bir dönemde iyice ortaya çıkmış oldu. Hiç olmazsa bağımsız haber alıyorsunuz.

  • Siz Esenyurt Belediye Başkanlığı yaptığınız dönemde sosyalist ülkelerle özel bir bağ kurma çabası gösterdiniz. Dünyanın koronavirüs salgınıyla boğuştuğu bir dönemde bizler sosyalist ülkelerden genellikle sağlıklı hayata dair haberler aldık. Bir avuç kalmış sosyalist dünyanın kendini kapitalist dünyanın halklarına anlatması konusunda neler yapması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bu sürece hayatımın trajedisi diye bakabilirim belki, zira koronavirüs ile birlikte hem sosyalistler kıymete bindi, hem de doktorlar. Yani böyle bir felaket olmadan bizim kıymetimizi anlamıyorsunuz. Ben belediye başkanı olduğumda sosyalist ve komünist ülkelerde ne olup bitiyor diye merak ederek, Rusya’yı, Macaristan’ı, Kuzey Kore’yi gezdim. Ne ki, bunların yanında Küba bir bahardır, Küba bambaşkadır. Küba devrimi iyi anlaşılmadı, zira Küba devrimi çok yerel, çok yerli ve çok yerindedir. Tüm Latin Amerika değerlerini kutsadılar. Dahası Fidel Castro, tüm Latin Amerika’ya tıbbi hizmet verdi.  Bu koronavirüs sürecinde de, Küba’yı örnek almak lazım. Daha önce de Küba, Suriye’ye doktor gönderiyordu. Zaten başka bir sosyalist ülke de yok.

  • Daha çok 1978 kuşağı içinde yer alan ama 1968 Devrimci Gençlik Kuşağı’nı da önemseyen bir isimsiniz. Yoldaşlarınıza karşı bir vefanızın olduğunu görüyoruz. Reis Çelik’in “Hoşça Kal Yarın” filmine verdiğiniz destek de bunun sadece bir örneği. O film gönlünüzce “bizim hikayemiz” dediğiniz bir film oldu mu ve yoldaşlarınız için dünya gözüyle yapmak istediğiniz şey nedir?

Ben 68 kuşağı değilim ama onların meyveleriyiz. Çok küçük değildim ama meseleyi kavramış da değildim. Öte yandan, “Hoşça Kal Yarın” istediğim gibi bir film olmadı, senaryosu çok güzeldi fakat oyuncu seçimi doğru değildi, başrolden söz ediyorum. Benim hayalim ise, Boğazköy’de 278 dönüm bir yer ayırmıştım, orada Tarih Parkı yapacaktım. Bu park, II. Mahmut heykeliyle başlayacak, İttihat Terakki’nin üç paşası ile devam edecek, ardından Kuva-yi Milliye’nin üç paşası gelecek, emen ardından eşitliğin simgesi olarak Nazım Hikmet’in heykeli olacak, eşitlik kavgası için isyan çıkaran Mahir ve Ulaş Bardakçı’nın mahkeme duruşmasında kucaklaşmalarının heykelleri yer alacaktı.

  • CHP kongrelerini sürekli takip eden biri olarak en küçük ilçe kongresinden genel kurultaya kadar her ortamda “Deniz Gezmiş, Mahir Çayan” diye başlayan cümlelerin ardından CHP kongrelerinde bir türlü İbrahim Kaypakkaya adı zikredilmez. Öncelikle Atatürkçü- sosyal demokrat bir partinin bu isimleri anmasını nasıl karşılamalı ve Kaypakkaya’nın “cız”mışçacsına anılmamasını nasıl ele alıyorsunuz?

Ben o isimleri kullanmam, CHP içinde kullanılmasını da doğru bulmam. Zira Denizler’in asılmasında CHP kötü bir sınav vermiştir. Kaypakkaya’ya gelince de, köylü devrimi mi yapacağız, ne yapacağız? Açıkçası hiçbir zaman anlamadım Kaypakkaya’yı. Bu konuda beni mazur görün.

  • HDP seçmeninin son yerel seçimlerde neredeyse blok olarak Cumhur İttifakı’nın karşısında konumlanmasını başta CHP olmak üzere diğer muhalefet partilerinin nasıl değerlendirmiştir ve Türkiye siyaseti HDP’ye ne yapmalıdır?

HDP çok doğru muhalefet yapıyor. AKP’den kurtulmak gerekiyor ama Türkiye’deki AKP muhalifi partiler HDP’yi cüzzamlı görüyor. Ona rağmen Sayın Selahattin Demirtaş’ın öncülüğüyle, hiçbir şey talep etmeden AKP kaybetsin diye oy kullandılar Kürtler. Bu, HDP’nin kendini Türkiyelileştirme eylemiydi ve çok güzeldi. Seçim akşamı Selahattin Demirtaş ile ilgili ilk mesajı yazan da benim zira CHP’nin İstanbul, Ankara, Adana ve Mersin’de teşekkürünü borç bildim. Ancak çok daha önemlisi, HDP’li belediyelerin katledilmesine karşı çıkmak lazım. Kürtler seçme seçilme hakkını kullanıyor. Seçim Kurulu ince elekten geçirerek aday olmasına izin veriyor, böylece seçmen Kürtler yurttaşlık ödevi olarak oy kullanıyor. Sonucuna katlanmak yerine yok sayarak, Kayyım atıyorsunuz. Bu Kürt’ü yurttaşlıktan atmaktır. Bir arada yaşama koşulları mayınlanıyor!

AKP, HDP’li belediyelere kayyım atayarak aslında Kürtler’i yurttaşlıktan atıyor. Buna başta CHP olmak üzere herkesin karşı çıkması lazım.

  • Neden karşı çıkmıyor?

Ilımlı İslam Türkiye’yi bozdu. Şu anda ise görüyoruz ki, Türkler’in İslam ile yüzleşmesi ve bu alanda bir Rönesans yaşaması gerekiyor. Bu İslamlaşma önce MHP’yi kasıp kavurmuştu, şimdi de CHP’yi sardı. Geçenlerde İzmir’de camiide, “Çav Bella” çalmasına herkesten önce CHP’liler, “bizim kutsalımızdır” diye tepki verdi. Bana göre bu, son derece yersiz bir tepkiydi zira bizim ödevimiz insanlara ibadet yerini ve ibadet serbestîsini sağlamaktır. Bu konu üzerinden yaygara yapmak ise, geçen yüzyılda başında yapılan numaralardır. AKP ne zaman suç tarif etse, CHP’li cahiller savunmaya geçiyor. Buna artık bir son vermek gerekiyor.

KENT HAYAT MEDYA EKİBİ.