İki gündür Ardahan’da, köyüm Ölçek’teyim. 9 Temmuz günü başlayacak 16. Dursun Akçam Kültür ve Sanat Günleri’nin hazırlığı var bir yandan… Sabahları, bir zamanlar ruhumla kavga ederken merhamet etmeyi unuttuğum bedenimin futbol ve bisiklet armağanı protezlerinin yıpranıyor olmasına aldırmadan uzunca yürüyüşlere çıkıyorum; bu güzel coğrafyanın sabah rüzgârlarını kokluyorum; kuş seslerini dinliyorum. Burada kendi coğrafyamla da, kendi varlığımla da bütünleşiyorum sanki. Batı kıyılarımız kırk dereceye yakın sıcakta kavrulurken ben yün yorganıma sarılıp yatıyorum. İçimde yerinden oynamış bütün taşlar yerine oturuyor; daha sağlıklı düşünebiliyorum sanki; hayal gücüm dizginlerini zorlayarak imgelem dünyasında koşturuyor…
Bu yıl çok kurak geçmiş bahar; ekinler daha boy vermeden sararmaya başlamış; her yıl bu mevsimde diz boyunu aşan kır çiçekleri, yeşillikler kalmamış… İki üç gündür yağmur iniyor, arada dolu vuruyor yöreyi… İklimler çok değişti; bir yandan dolu zarar veriyor ama yağışlarla birlikte toprak canlanmış gibi… Coğrafya eski havasını bulabilir mi, çok zor…
Kıyıyorlar bu coğrafyaya çünkü. Para uğruna, çıkar uğruna, bütün suların önüne barajlar, hidroelektrik santraller kuruyorlar. Kapitalizmin doğaya saldıran vahşeti Anadolu’ya gelince iyice sınır tanımaz oluyor. Birileri para kazanacak, birileri de hissesini alacak diye dağa taşa beton atıyoruz. Suların önünü kesiyoruz; pislikleri içine akıtıyoruz… Bir zamanlar Ölçek köylüsü ile birlikte direnerek engel olduğumuz, dünyanın en güzel Sarıçam ormanları “işletme” mantığıyla doğranıp kereste olarak satılıyor… Eğer hiç ellenmezse ve değeri bilinirse dünyanın en güzel sütünün, en güzel balının, peynirinin, etinin büyük zenginlik sağlayacağı kesin olan köylüsü de yoksullaşıp üretimden kaçmaya çalışırken yağmaya ve talana uğruyor. Yörenin en büyük sorunu, üretici örgütlenmesi, kooperatifleşme, yöre ürünlerinin dünyaya tanıtımı için çalışma yerine, yapılaşma, fabrikalaşma, betonlaşma seçimleri öne çıkıyor…
Doğa kendini korumaya çalışıyor bir yandan… Önceki yıl gezmeye gittiğimiz, güzel doğasına bakmaya kıyamadığımız Şavşat’ın Hantuşet köyünde bütün karşı çıkmalara karşı dikilmeye çalışılan HES’i üst üste yağan ve bölgeyi kırıp geçiren dolu yağışının yarattığı seller silip süpürmüş. Hukukun, yargının, insanca karşı koyuşun yapamadığını doğa yapmış ama ne kadar dayanabilir ki?
Bir yandan koyun otlamasının azalmasıyla (bu yolda bir zamanlar büyük mücadeleler vermiş, yöreye dışarıdan getirilen koyun sürülerine ormanlık alanları kiralayan 12 Eylül artığı zihniyet tarafından alnımdan kurşunlanmakla tehdit edilmiş, yıllarca yargılanmıştım) Huş ormanları oluşmuş bütün insan ayağının değmediği yerlerde… Huş ağacının Sarıçam’ın öncüsü olduğu yolundaki gözlemimi okuduğum bazı bilimsel yayınlarda da bulunca garip bir heyecan duydum… Koyun otlatmasının ve ormanlık alanlarının yok edilmesinin de önemli bir kuraklaşma, çölleşme nedeni olduğu yolundaki savımı üç ABD başkanına Asya danışmanlığı yapmış S. Frederic Starr’ın “Kayıp Aydınlanma” kitabında bulunca da yaptığım iyi ve doğru şeyler için kendimi kutlama olanağı buldum.

Ülkedeki bütün olumsuz gelişmelerde halkı ve köylüyü suçlamayı alışkanlık durumuna getirmiş aydın geçinenlerin gözüne girsin diye, tarlasının ortasında bitmiş huş ağacına kıyamamış güzel köylümüzün tarlasının fotoğrafını yazıya görsel olarak koydum.
“Coğrafyayla Bütünleşme” deyince, bir yandan kapitalizmin ve ülkemizdeki bezirgân yağmasının doğa yıkımı içimi acıtıyor, bir yandan o bezirgânlarla aynı kaba işemiş bazı “liberal” aydınlarımızın kültürümüze ihaneti ve şaşı bakış açıları geliyor aklıma… 12 Eylül 1980 darbesinden sonra iyice gemi azıya almış bir ucu CİA destekli cemaat-tarikat yapılanmalarını, kadınları kapatarak toplum dışına atma ve ikinci cins kılmaya yönelik kültürel saldırıları “Coğrafyayla Bütünleşme” olarak tanımlamışlardı onlar… Anadolu Rönesansı’nı yazarken bu konudaki densizliklerin ipliğini pazara çıkarmaya çalışmıştım. Bir avuç okura ulaşabildim ne yazık ki. Şimdi “Romanlarımızda Kurtuluş Savaşı ve Kadınlarımız” adlı bir çalışmayı tamamlamak üzereyim. Yozlaşmış Osmanlı sarayının haremlere kapattığı, cariye, odalık yaptığı kadının Anadolu’da emperyalizme ve işgalci ordularına attığı tokadı yazmaya çalışıyorum. Çıplak ayakla kar üstünde cephane taşırken tek battaniyesini “millet malı” dediği o cephanenin üstüne örten, soğuktan donma pahasına erkeğinden bir santim geride kalmamış Anadolu kadınıdır bu coğrafyanın temeli…
O kadınlar ve o kadınların yağız evlatları coğrafyalarına ve öz kültürlerine saldıran vahşi kapitalizmin ve gözü doymaz bezirgân soygununun da hakkından gelecektir bir gün… Millet malı coğrafyalarını haramilerin elinden onlar kurtarıp emanetlerine alacaklardır.
Günümüz aydın; coğrafyamız özgür olsun sevgili dostlar…

