Ne çabuk geçmiş onca zaman. Dile kolay; koskoca 17 yıl…
En son 2003 yılının Haziran ayı sonlarında bir araya gelmiştik. On yıldır, benim önerim, çizdiğim taslak ve parasal desteğimle, annemin başında durup gereğinde sırtında kalas taşıyarak denetlediği, babamın baba ocağında, Hasanların Eyüp’ün çökmek üzere olan eski evinin yerinde yaptırdığımız Ölçek köyündeki evde bir araya geliyorduk. Ömrümün en güzel yolculuklarından birinden sonra, babamın Almanya sığınmacılığından yurda dönüş yılında Ankara’dan Ardahan’a, benim kullandığım otomobille, sık sık su başlarında durarak, bir gece Erzurum’da mola vererek, Anadolu yollarını neredeyse yudum yudum içerek hasretimiz olmuş köyümüze gittiğimiz o yolculuğun ardından vermiştim bu kararı…
Birinci yaz başladığımız yapım, ertesi yıl bitti, evde buluştuk. Sonraki dokuz yılda da buluştuk. Ana, baba ve büyük oğul… Her yıl Haziran ayının ikinci yarısı gibi Ölçek köyündeki evde buluşuyor, memleket ve doğa özlemi gideriyorduk. Çıldır Gölü kenarındaki salaş Atalay lokantası, Şavşat’ta su başları, köyümüzün Batakköprü ve Çığıstan ormanları, sık sık dost buluşmalarına tanıklık ediyordu. Cılavuz Köy Enstitüsü’nden yetişmiş, orada tanışıp evlenmiş, birisi bir öğretmen ve halk önderi, yazar, gazeteci olmuş, diğeri evinin, çocuklarının ve onun lojistik desteğini sağlamış köyün en eski öğretmenleriyle, onların yıllarca her yaz ve kış dinlencesinde köyüne, köydeki can akrabalarının yanına koşup tarla koşum zamanı hotak olmuş, biçin zamanı tırpanına terini dökmüş, sabahtan akşama köylüleriyle birlikte çalışmış, öküz arabasıyla otunu sapını çekmiş, elinin nasırlarından büyük haz duymuş, sonrasında kapı kapı dolaşıp bedelsiz ve beklentisiz hekimlik yapmış, devrimci yayınlar dağıtmış, orman kesimlerine, otlak işgallerine karşı köylüsüne önderlik etmiş büyük oğulları buluşuyorlar, bir yandan geçmişi yad ediyorlar, bir yandan zengin doğanın kucağında yaşayıp hoşça zaman geçiriyorlardı.
2003 yılı bir farklıydı sanki buluşmaları… Dursun Akçam’ın memleketine ve köyüne dönüşünün yörede yarattığı heyecan durulmuş, yanına pek gelip giden kalmamıştı. Gezi ve yemek çağrıları azalmış, bu tür buluşmalar daha çok bizim çağrımızı ve emeğimizi bekler olmuştu.
Dursun Akçam, kendisini dinleyecek genç insanları toplamak, sürekli sohbet sofraları kurup konuşmak istiyor, bense arkadaki tarlaya diktiğimiz çamlar için kazma kürekle çalışma, taraça yapma işini, uzun doğa yürüyüşlerini yeğliyordum.
Gün geçtikçe bir durgunluk, bir kırgınlık gelmişti üstüne. İlgisizlikten yakınıyordu. Tüm ömrü büyük mücadelelerle geçmiş, kendini halkına ve davasına adamış, bu uğurda hapis yatmış, sürgünler, açığa alınmalar yaşamış, ömrünün koca on bir yılını bir yaban elde sığınmacı olarak geçirmek zorunda kalmış, çok önemli edebiyat yapıtları kaleme almış birisi için karşılaştığı tablo büyük düş kırıklıkları yaşatıyordu.
“Ben bir daha bu memlekete gelmem oğlum,” dedi 2003 yılı Temmuz’unun ilk günü Ardahan’dan ayrılırken, ben onu uğurlarken… Uçakla önce Ankara’ya, sonra ömrünün son yıllarını geçirdiği Kuşadası’ndaki evine gidecekti. Çok bozuktu, içine kapanmış gibiydi.
Ben de bir hafta kadar sonra o zaman yaşadığım Mudanya’daki evime döndüm. 19 Temmuz 2003 günüydü… Ben bir spor salonunda çalışırken dolaba bıraktığım cep telefonum çalmış… Açtım sonradan; babam aramış. O an kara bir taş oturdu yüreğimin ortasına sanki, bir kötü sezgi… Aradım… Daha iki cümlesinden ve ses tonundan anladım. Akciğer Kanseri tanısı konmuştu. Tanıyı koyan da Kuşadası’nda hekimlik yapmakta olan sınıf arkadaşım Dr. Yusuf Tuna idi…
Birlikte geçirdiğimiz o koca ömür bir sinema filmi şeridi gibi geçti gözümün önünden. Çocukluk yıllarım, onun köy akşamlarında, kandil ve lüks lambaları ışığında köylülerle yaptığı konuşmalar, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) çalışmaları, birlikte katılıp faşist saldırıya uğradığımız o Erzurum toplantısı, yolculuklarımız, son yıllarda edebiyat üzerine sohbetlerimiz…
Bir daha dönmemek üzere olacağını o an bilemeden Mudanya’yı bırakıp Ankara’ya geçtim, orada buluştuk ve o ancak iki ay süren zorlu tedavi süreci başladı. Göz açıp kapayana kadar ilerledi hastalık. Birlikte hastane geceleri geçirdik, birlikte direnmeye çalıştık…
Olmadı…
19 Eylül 2009 sabahı Gazi Tıp Hastanesi’ndeki gece nöbetçimiz, onun da çok sevdiği, ondan önce yaşamdan ayrılmış küçük kardeşi Kerim’in oğlu Babalo Orhan aradı. “Abi gel, durumu iyi değil,” dedi.
Bekliyorduk zaten. O gece de geç saatte telefonum çalmıştı, babam cep telefonundan aramıştı beni. “Alo, alo,” diye bağırmış, yanıt alamamıştım. Sesi çıkmıyordu artık. Belki de bir veda konuşması yapmak gelmişti içinden.
O sabah yaşama gözlerini yumdu.
O zorlu ve acılı süreci yaşarken, bir yandan da onun yaşama vedasını dil üzerinden anlamlandırmak görevi de yazar oğul olarak bana düşüyor olmalıydı. O günlerde, bir yandan içim kan ağlarken bulmuştum o başlığı; ARTIK HEPİMİZLE!
Dursun Akçam Ormanı, Dursun Akçam Kültürevi, bu salgın yılına gelene kadar hiç ara vermeksizin tam on beş yıl arka arkaya yaptığımız Dursun Akçam Kültür ve Sanat Günleri, katılan çok önemli sanatçılar, değerli yazın ve mücadele insanları, anma toplantıları, yapıtları üzerine yaptığım analitik çalışmalar, onun kitapları üzerinden yazdığım, Ardahanlı gençlerin sahnelediği oyunlar…
Hiç, ama hiçbir şey geri getiremez onu… Ben onu çok özledim.
Işığın hep üstümüzde kalsın sevgili babam, sevgili Dursun Akçam…
19 Eylül 2020, Alper Akçam



