Yazar. Mücahit Özden Hun, Devletler Arası Siyasi Ahlak ve Zorbalığa Dikkat Çekti!
Bu yazı İran rejimini savunmak için değil, uluslararası siyasette giderek sıradanlaşan çifte standardı ve güç merkezli ahlak anlayışını dikkatinize sunmak amacıyla kaleme alınmıştır.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri, bütün siyasi, ekonomik ve askerî gücüyle İran’ı fiilen bir ablukaya almış durumdadır. Washington’un Tahran’a yönelttiği talepler iki başlık altında toplanmaktadır: İran’da protestocuların öldürülmesine son verilmesi ve İran’ın nükleer programından vazgeçmesi.
İran’da son haftalarda hayatını kaybeden binlerce gösterici için üzülmemek mümkün değildir. Devletin, barışçıl protestolara karşı ölümcül güç kullanması açık bir insan hakları ihlalidir ve hiçbir koşulda meşrulaştırılamaz. Bu durum ahlaki olarak da uluslararası hukuk açısından da kınanmalıdır. Bu noktada tereddüt yoktur.
Ancak mesele yalnızca bugünün İran’ı değildir. Aynı acıya, 1960’lı ve 1970’li yıllarda İran’da Şah rejiminin kötü şöhretli istihbarat örgütü SAVAK tarafından uygulanan sistematik işkence ve infazlar sırasında da tanık olduk. O dönemde din adamları, sosyalistler, aydınlar, Kürtler, Azeriler ve diğer etnik gruplara mensup siyasal aktörler benzer biçimde öldürülüyordu. İran’da insan hakları ihlalleri o zaman da vardı. Fakat o yıllarda kimse İran’a ne “Şah rejimini değiştir” diye askerî tehditte bulundu ne de başka bir dayatmayı öne sürdü.
Burada temel bir gerçeği hatırlamak gerekir: İran bir ulus devlettir. Rejimini, siyasal sistemini ve geleceğini dış baskıyla değil, kendi toplumunun tarihsel, kültürel ve siyasal dinamikleriyle belirlemek zorundadır. Bu süreç dışarıdan bakanlar için yavaş, sancılı ve hatta tahammül edilemez görünebilir. Ancak bu kural yalnızca İran için değil, bütün dünya için geçerlidir. Ulus devletlerin iç dönüşümleri dış tehditlerle değil, iç toplumsal mücadelelerle gerçekleşir.
Amerika’nın İran’ın iç işlerine doğrudan müdahale edecek şekilde koşullar öne sürmesi, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmaz. Bir devletin başka bir devlete “şunu yapmazsan seni bombalarım” demesi, insan haklarını savunmak değil, gücü araçsallaştırmaktır. Güç tehdidi, ahlaki bir üstünlük değil, hukuki bir ihlaldir.
Yakın tarihten basit bir örnek bu çelişkiyi açık biçimde göstermektedir. Geçtiğimiz günlerde Amerika’da ICE mensupları bir ABD vatandaşını acımasızca öldürdü. Bu olay, açık bir devlet şiddeti örneğidir. Ancak kimse Amerika’ya “rejimini değiştir” diye bir dayatmada bulunmadı. Kimse Washington’u askerî tehditlerle hizaya getirmeye kalkışmadı. Demek ki mesele insan hakları değildir. Mesele, kimin güçlü olduğu meselesidir.
Bugün İran’ın nükleer programı üzerinden yürütülen tartışmalar da benzer bir ikiyüzlülük içermektedir. Burada açık olmak gerekir: Bu yazı nükleer silahları savunmamaktadır. Nükleer silahların insanlık için bir tehdit olduğu gerçeği tartışmasızdır. Ancak sorun, nükleer silahların varlığı değil, bu silahlar karşısında uygulanan çifte standarttır.
Şah döneminde İran yalnızca bölgesel bir güçtü. Ancak Humeyni sonrasında İran, küresel ölçekte etkisi olan bir aktöre dönüşmüştür. Böyle bir gücün, kendisini çevresine kabul ettirmek için nükleer kapasite arayışına girmesi, mevcut uluslararası sistemin doğasıyla uyumludur. İran bu tercihiyle ahlaken haklı hale gelmez, ancak İran’ın bu tercihini tek başına “istisnai bir tehdit” gibi sunmak gerçekçi değildir.
İran’ın komşusu Pakistan nükleer silaha sahiptir. İsrail ve Hindistan nükleer silaha sahiptirler. Bu ülkelerin elindeki nükleer silahların her koşulda doğru ve sorumlu biçimde kullanılacağına dair evrensel bir garanti yoktur. Kim, İsrail’in ya da başka bir nükleer gücün bu silahları her zaman akılcı biçimde kullanacağının güvencesini verebilir. Buna rağmen yalnızca İran’ın nükleer kapasite arayışının mutlak tehdit olarak sunulması, küresel gerçeklikle bağdaşmamaktadır.
İran’a yapılan bir diğer suçlama da “vekalet savaşları” yürütmesidir. Hamas’a, Hizbullah’a, Yemen’deki aktörlere ve farklı bölgesel yapılara verdiği destek, Washington tarafından küresel istikrara tehdit olarak sunulmaktadır. Oysa bu eleştiri, çağdaş uluslararası sistemin gerçekliğiyle örtüşmemektedir. Günümüz dünyasında belirli bir askerî, ekonomik ve jeopolitik güce ulaşmış olup da vekalet savaşı yürütmeyen neredeyse hiçbir devlet yoktur. Amerika’nın Ortadoğu’dan Doğu Avrupa’ya, Afrika’dan Asya’ya uzanan coğrafyalarda doğrudan değil, müttefikler ve yerel aktörler üzerinden çatışmalar yürüttüğü bilinen bir gerçektir. Rusya, Çin, Avrupa güçleri ve bölgesel aktörler de benzer biçimde dolaylı savaş yöntemlerini kullanmaktadırlar. Dolayısıyla mesele vekalet savaşlarının varlığı değil, kimin bu yöntemi “meşru”, kimin “tehdit” olarak tanımlandığıdır. İran’ı bu nedenle mahkûm ederken, aynı yöntemi sistematik biçimde kullanan diğer güçleri görmezden gelmek, uluslararası siyasette ahlaki bir duruş değil, seçici bir suçlama pratiğidir.
Amerika, kendisini dünyaya etik bir uluslararası aktör olarak sunmak istemektedir. “Ben iyiyim ve kötülere de haddini bildiririm” söylemi, modern emperyal dilin en tanıdık biçimidir. Oysa yakın tarih, bu söylemin ne kadar kırılgan ve samimiyetsiz olduğunu defalarca göstermiştir.
Daha düne kadar Suriye’de “Rojava” olarak adlandırılan Batı Kürdistan’daki silahlı güçlere koşulsuz destek veren Amerika, bir gecede bu desteğini çekmiştir. Bu tutum, uluslararası ilişkilerde “dost” kavramının fiilen geçersiz olduğunu bizzat Amerika’nın kendisinin kanıtladığı acı bir örnektir. Çıkar değiştiğinde, ilkeler de değişmektedir.
Bu noktada yalnızca Amerika’yı suçlamak eksik olur. Sırtını Amerika’ya, İsrail’e veya başka küresel güçlere dayayarak federal ya da bağımsız bir Kürdistan hayalini canlı tutmaya çalışan Kürt siyasal aktörleri ve aydınları da bu tablonun sorumlularıdır. Dış güce yaslanan siyasal projeler, tarih boyunca kalıcı olmamış, aksine yeni hayal kırıklıkları üretmiştir. Uluslararası sistemde “kalıcı dostluklar” değil, kalıcı çıkarlar vardır.
Sonuç olarak mesele İran rejimini savunmak veya ona karşı gelmek değildir. Mesele, uluslararası ilişkilerdeki çifte standarda, güç merkezli ahlak anlayışına ve dış müdahale alışkanlığına itiraz etmektir. İran halkının özgürlük mücadelesi, Washington’dan gelen tehditlerle değil, İran toplumunun kendi iç dinamikleriyle anlam kazanabilir.
Amerika etik bir küresel aktör gibi görünme iddiasından vazgeçmelidir. Çünkü dünyaya ahlak dağıtmak isteyenlerin, önce kendi gücünü sınırlandırmayı öğrenmesi gerekir. Tarih, dış baskıyla özgürleşen halkları değil, dış baskıyla sertleşen rejimleri yazmıştır.
MÜCAHİT ÖZDEN HUN 3 Şubat 2026

