Sözün Namusuna ve İnsan Onuruna Bağlı Bir Yazar: Yaşar Kemal – 1

Sözün Namusuna ve İnsan Onuruna Bağlı Bir Yazar: Yaşar Kemal – 1

Söze ve insan onuruna bağlı büyük yazar, koca çınar Yaşar Kemal 28 Şubat 2015 yılında aramızdan ayrıldı… o gitti ama hikayesi ve eserleri kaldı. Değil mi ki İranlı şair Ferruğ, “kuş ölür, sen uçuşu hatırla” diyor.

İnsanlar doğar, yaşar ve ölürler: Ancak bu süreçte değer yaratanlar, öldükten sonra da yarattıkları değerlerle yaşarlar. Yani uçuşları hep hatırlanır. Evet, büyük insanlar daima insanlığın hafızasında eserleriyle yaşamaya devam ederler. Çünkü Yaşar Kemal’in oğlum dediği ve çok sevdiği -ki o da aramızdan ayrıldı- usta yazar Mehmet Uzun’un dediği gibi, kişiler ölümlü, eserler ise ölümsüzdür. Yaşar Kemal de öldü ama eserleri her zaman yaşayacak, yeni insanlarda yeniden yaşayacaklar.

Ne mutlu ona ki, kuyruklu bir yıldız gibi geçip gitti bu dünyadan, ardından derin izler bırakarak.  Ölümünün ardından adına Yaşar Kemal Vakfı kuruldu. Vakfın Konseyi Başkanı Zülfü Livaneli “bu vakıf büyük ustanın hem anısına hem yapıtına bir saygı duruşudur” diyor. Vakıf başkanı eşi Ayşe Baban ise  “onun için sesini duyuramayanların sesi denmiştir” diyor. “O fiziki olarak öldü ama bizler onun dinmeyen sesini duyurmaya devam edeceğiz.” Sesi duyulmayanların sesi olan bu ses hiç susmamalı, onu hep yaşatmalıyız.

Yaşar Kemal ile aramızda derin bir bağ vardı. Ölmeden bir süre önce “Beni ölmeden köyüme götürür müsün Ahmet?” demişti bana. Ben de bu isteğini Van şivesi ile “Başım gözüm üstüne Yaşar abi” diyerek seve seve kabul etmiştim. Her seferinde sağlık sorunları bu gidişe engel oldu. İkinci kez Mehmet Uzun’un Diyarbakır’daki cenazesinde en önde dev cüssesi ile kolumda yürürken duygulanmış, “Ne zaman Ernis’e gideceğiz?” diye sormuştu. “Ne zaman istersen Yaşar abi, istersen buradan da gidebiliriz” demiştim. Bu, büyük ustanın çok hoşuna gitmiş, fakat İstanbul’a dönmesi gerektiği için o zaman gidememiştik.

Ben Muradiye’nin Ut köyünde doğmuşum o Ernis’li. Ernis ile Ut komşu köyler. O yüzden ben Van’da Ernis köyünde yaşayan bütün akrabalarını tanırım. Onlara da söyledim geleceğimizi, çok sevindiler. Amcası oğlu sık sık beni arayıp “Ne oldu bu gelme işi Ahmet Bey” diye sordu. Ben de çok istiyordum. Ancak kaç kez teşebbüs ettimse “Sağlığı elvermez bu yolculuğa” diyerek bırakmadı sevgili eşi Ayşe Hanım. Öldüğünde bu içimde bir ukde olarak kaldı. Ama velakin Onun büyük anısı içimizde, ata baba topraklarında ve tüm Anadolu’da yaşıyor ve yaşamaya devam edecektir.

Toprağın bol olsun, ışıklar içinde yat sevgili Yaşar Abi.

Ata baba toprakları

Yaşar Kemal aslen Van’ın Ernis köyündendir. Ernis, Muradiye’den Erciş’e giderken Van gölünün kuzeyinde Sor Vadisinin doğusunda yer alır. Denizin kenarında (Vanlılar Van Gölüne genellikle deniz der) yeşillikler içinde kurulu güzel bir yerdir burası. Enver Paşa’nın, Ruslar karşısında Sarıkamış’ta orduya yaşattığı o büyük hezimetten sonra buradan kaçış başlamıştı. Rusların Osmanlı topraklarına kuzeydoğudan girmesiyle, seferberlik başlamış, imparatorluk kendi tebaasını koruyamayınca, herkes canını kurtarmanın derdine düşmüş, göç ve kaç başlamıştı. Korumasız bir biçimde Rus ordularının önünden can havliyle batıya, doğuya ve özellikle de güneye doğru kaçıyordu insanlar “Urıs geliyor” diyerek…

On binlerce insan gibi, Yaşar ailesi de (soyadları Yaşar’dır bu ailenin) ata baba topraklarını terk ederek kendilerini zar zor Çukurova toprağına atarlar. O yıllar anaların evlatlarını attığı, canını kurtarmak için durmaksızın kaçtığı yıllardır. Hal böyle idi. Tabi sadece Rus işgali yok idi bu yıllarda, kıtlık ve kıran da vardı. Enver Paşa yenilgiden sonra İstanbul’a kaçıp, bu olayın üstünü yasaklarla kapatıp ülkeyi İttihatçılarla başka badirelere sürüklerken, insanlar sadece Rusların süngüleriyle değil aynı zamanda hastalıktan ve açlıktan da patır patır ölüyordu. Özellikle çocuklar, yaşlılar ve kadınlar topluca açlıktan ve hastalıktan kırılıyordu. İşte bu yıllarda Yaşar Kemal’in babası Sadık Bey ve eşi Nigar Hanım da ailelerini alıp, köylerini, mallarını, mülklerini arkalarında bırakarak açlık, yokluk ve sefalet içinde büyük kaçışın içindeki perişan göçte yer aldılar. Bin bir badireyi atlattıktan ve aylarca süren yolculuktan sonra gelip Adana Kadirli’nin Hamit’e Köyüne yerleştiler.

Yaşar Kemal burada, Çukurova’nın dikenli bozkırlarında, kuş ve yılan avlayarak büyüdü. İlkokula gitti, okuma yazma öğrendi, öğrendiği Türkçe ile sonraları arzuhalcilik yaptı. Ortaokul son sınıfındayken okulu bırakmak zorunda kaldı. Irgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik ve kütüphane memurluğu gibi işlerde çalıştı. Yazarlığının ilk yapı taşları burada döşendi, ilk burada Dadaloğlu’nun türküleri ve Evdalı Zeynıké’nin sözleri ve stranları yüreğine işledi.

Büyüdü, zaman geldi, Adana’ya sığmadı, İstanbul ve Anadolu derken ünü bütün dünyaya yayıldı. Peki nasıl oldu da ortaokuldan terk, kekeme, bir gözü kör olan bu çocuktan bir dünya devi bir yazar çıktı? Bunu anlamak için önce onun yazarlığının kaynaklarına bakmak gerekir.

YAZARLIĞININ KAYNAKLARI

 a)Üç Travma

            Yaşar Kemal’in yazarlığının oluşum sürecinde bana göre üç travma, üç coğrafya ve üç beşeri kaynak söz konusudur. Yazarlığının kaynaklarında en önemli üç travmadan biri ailenin büyük büyük bedeller ödeyerek ata baba topraklarını terke zorlanmasıdır. Nitekim bu unutulmaz kaçışı Kemal, ‘Kimsecik’ romanında müthiş bir dille anlatır bize.

İkinci büyük travma babasının evlatlık olarak alıp yetiştirdiği çocuk tarafından gözü önünde öldürülmesidir. Bu kişi Yaşar Kemal’in, Yağmurcuk Kuşu serisinde anlattığı Salman’dır. Salman, Yaşar Kemal’in gerçek kardeşi değildir. Aile Van’dan kaçarken, Urfa civarında aç susuz perişan bir halde kurt sürüleri gibi dolaşan çocuklara rastlar. Yaşar Kemal’in babası Sadık Bey, yolda bir ağacın altında, yaralı bir çocuk bulur. Yaralarına kurt düşmüş, ölmek üzere olan bu çocuğu karsıyla birlikte alır, yıkar, yaralarını temizler, derman bulup iyileştirir. Nigar Hanımla birlikte adanı Salman koyarlar. Sonra yol boyunca Salman’ı sırtlarında taşıyarak getirirler Çukurova’ya. Sahiplendikleri ve kurtardıkları bu çocuğa ikinci bir oğul muamelesi yaparak büyütürler. Salman büyüyüp geliştiğinde babası Sadık Bey’e taparcasına bağlanır. Ne ki aynı zamanda Sadık Bey’in onu yeterince önemsemediğini, diğer kardeşini (Yaşar Kemal’i) ona tercih ettiğini düşünür durur. Adeta kendini kanıtlamak adına bir gün kendisini bulan, büyüten adamı (Yaşar Kemal’in babası Sadık Bey’i) namazın üzerindeyken öldürür. Bu Yaşar Kemal için ikinci büyük travmadır.

Üçüncü travma ise talihsiz bir kaza sonucu, gençliğinin baharında sağ gözünü kaybetmesidir. Dayısı kestiği kurbanı post ederken bıçak kayarak Yaşar Kemal’in sağ gözüne saplanır ve gözü kör olur. Yakışıklı, uzun boylu, iri gözlü adamın artık bir gözü yoktur. Ama o bir gözünün sönen ışığını diğer gözüne yüklediği müthiş ışıkla bütün dünyayı aydınlatmaya çalışacaktır. Salman’ın babasını öldürmesi olayı ile insana kin tutmadan onun iç dünyasını anlamaya çalışacak; kocaman yaralı yüreği ile insanoğlunun değişim macerasının peşine düşecek, tek gözü ile insanlığı aydınlatmaya çalışacaktır.

Rus’tan kaçış olayı ise, büyük gücün karşısında güçsüzün çaresizce kaçışıdır ve bu onda zalime karşı mazlumun destansı mücadelesinin anlatısına dönüşecektir. Kanımca Yaşar Kemal’in içindeki cevheri eriten ve onun aydınlık saçarak çıkmasına vesile olan şey bu üç travmatik olaydır.

  1. b) Beslendiği coğrafyalar

Tabi bir de beslendiği coğrafyalar ve bu coğrafyalarda gürül gürül akan yaşamlar vardır.  Yüksek bir gözlem gücüne sahip usta yazar bu coğrafyalardan müthiş etkilenmiş onu yazıya ete kemiğe büründürmüş ve yeniden toplumun içine salmıştır.

Yaşar Kemal’in damarlarının içinde kök saldığı durmadan beslendiği topraklar, çevre ve insanla harmanlanarak yeni bir hal alır. Özellikle kadim coğrafyaların onun yetişmesindeki rolü bu bağlamda büyüktür. Bunları da üçe ayırabilirim:

Birincisi onun atalarının geldiği Van ve çevresinin destansı olaylarıdır. Eşkıyalar, ailesinin yaşantısı, gelenekleri ve bu eşkıyalık hikâyelerinin, geleneklerin, yaşantıların başta annesi olmak üzere aile fertleri tarafından ona sürekli anlatılmasıdır. Nitekim röportajlarında her fırsatta söz eder bundan. Ayrıca namlı bir eşkıya olan dayısı Mahıro’nun, başyapıtı sayılan, İnce Memed romanındaki etkilerinden bahsetmek mümkündür.

İkinci önemli coğrafi kaynağı onun romanlarının anayurdu olan Çukurova’dır. Çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği, bildiği topraklardır burası. Kemal, buradan beslendi, İstanbul’da yaşarken bile buraları yazdı. Çünkü başı İstanbul’dayken bile kökleri Van’da, Anadolu’da ve Çukurova’daydı. Ağaç kökünden yükselir. Bir yazarın da en büyük banka hesabı çocukluğudur. Yazar kimi zaman çocukluğuna döner, oradan aldıklarını günümüze taşır ve işler.

Yaşar Kemal’in çocukluğu Çukurova’da geçmişti. İstanbul’da oturuyor ama Çukurova’yı yaşıyordu, Çukurova’yı yazıyordu. Çünkü ot bile otken kökleri üzerinde yeşerir, insan insanken nasıl köklerden beslenmesin. Onun kökleri Çukurova, gövdesi Türkiye, dalları bütün dünya, yaprakları bütün insanlıktı. O yüzden nasıl ki Faulkner’ın Yoknapatawpha’sı varsa, Yaşar Kemal’in de Çukurova’sı var. Hatta o, her yazarın mutlaka bir Çukurova’sı olmalı diyordu. Tıpkı James Joyce’nin İrlanda’sı, Man’ın Meksika’sı, Puşkin’in Petersburg’u, Dostoyevski’nin Moskova’sı, Tolstoy’un Çiftliği gibi.

Çukurova’daki toplumsal yapıyı; sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel bağlamda ele alan Yaşar Kemal; muhabirlik yaptığı yıllarda köy köy dolaşmış, şevkle yaptığı işinde; toplumsal düzeni köylüler üzerinden ele alarak köylülüğün bu yapıda önemli bir rol oynadığını bizlere Çukurova üzerinden aktarmıştır. Yaşadığı yörenin halkı ile bütünleşerek sanatını halk için yaptığını şu sözler ile ifade eder: “Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine; halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük yaratıcılığı ile birlik olarak, onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz. Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi… Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Benim sanatım, içinden çıktığım sınıfın yani proletaryanın çıkarlarının emrindedir. Ben etle kemik nasıl birbirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum.” Diyor.

Bu karmaşık sosyal, siyasal yapıdan devşirdiği tipler, karakterler, olaylar, yerler var. Ağalar, Beyler, köylüler, Toros Dağları, Anavarza Kayalıkları, Akçasazlıklar, yanıp kavrulan suya hasret topraklar, toprağa hasret köylüler… Ve bunların arasındaki sınıfsal kavgalar, çekişmeler ve insanoğlunun büyük trajedisi. Değişimi, dönüşümü… Ve insanoğlunun iç dünyası, psikolojisi, bu psikolojinin altında yatan saikler, onu harekete geçiren nedenler ve illaki ağaların beylerin zulmüne uğramış, onun deyimi ile sırasında dünyanın en korkak, sırasında dünyanın en kahramanları köylüler.

Abdi Ağa, Kel Hamza gibi ağa tiplemeleri, onların da üstünde devletle, kurucu elitle irtibatlı Arif Saim Beyler, Ali Sefa Beyler. Onların kulu kölesi Rızalar, Âdemler, İsalar, Musalar. Ve zulme başkaldıranlar, İnce Memedler, Gezik Duranlar, Çerkez İdris Beyler, Kürt Reşitler. Ve sırası gelince içindeki kahramanı parlatan köylüler, Yaşlı Süleymanlar, Sarı Ümmetler, Koca Dursunlar.. Kadınlar, yiğit yürekli kadınlar. Irazcalar, Hatceler, Hürü Analar. Yel Musalar, Topal Aliler vs.

Bütün bunlar Kemal’in romanlarının anavatanı, Çukurova’nın yaşayan capcanlı, bugün bile orda burada bulacağınız kahramanları, tipleri, karakterleri.  Yaşar Kemal onları ete kemiğe büründürüp evlerimizin içine taşıdı. Sadece Türkiye’nin değil, 42 dile çevrilmiş eserleriyle yedi kıta dört düvele taşıdı onları. Yaşamı boyunca 42 roman yazdı, yirmi iki de öykü.. Şiirleri de var büyük romancının. Bu eserleriyle büyük kalıcı bir hizmet yaptı insanlığa.  “Ben söze ve insanın onuruna bağlıyım” diyen bir yazardır o. Özgürlük, eşitlik, insan ve doğa sevgisi, kültürel farklılıklara saygı  gösterme ve sahiplenmedir düstürü ve ideali.

Ve üçüncü, beslendiği kaynak da tüm Anadolu’dur. Anadolu’nun bütün köşeleri, köyleri, kasabaları, bucakları, dağları. Gazetelik için röportajlar yaptığı on iki yıl boyunca Anadolu’yu karış karış gezdi dolaştı Yaşar Kemal. Oralardaki insan manzaralarını gördü, hikâyeler, ağıtlar, masallar dinledi. İbreti alem olaylara tanıklık etti, yaşanmış trajedileri dinledi. O azametli yapısıyla onlarla ağlayıp o devasa kahkahalarıyla onlarla güldü.

Travmalar zaten içindeki ateşi alevlendirmişti, Anadolu’daki yaşantılar, Van dağlarında şahit oldukları ve Çukurova’da gördükleriyle o alev bu yaşam pratiklerini tutuşturdu, yandı, alevlendi bir kez daha. Bir büyük yangın oldu tıpkı onun Ali Dağı’nın başında yaktığı büyük ateş gibi. Ve Yaşar Kemal’in içi bu olaylar ve gördükleriyle kurşunun ateş üstünde erimesi gibi eridi, yepyeni bir kimya meydana getirdi.    (Devam edecek)