Adı hiç de önemli olmayan bir kasabanın adı hiç kimseyi ilgilendirmeyen üç harfli bir marketinde her zaman yaptığım gibi elimdeki farklı nitelikteki atıkları yıllardır karşımızda duran, farklı atıklara ait olduğunu bildiren kutulara kendi adlarının yazdığı biçimde atmak için aranırken, kasadaki genç kızımız seslendi. Yanındaki ağzı açık plastik kovayı gösteriyordu: “Hiç zahmet etmeyin beyefendi, hepsini buraya atın; biz hepsini aynı çöpte birleştiriyoruz; kimse gelip onları bizden ayrı ayrı almıyor!”

Birden yıllardır içinde olduğum derin bir uykudan uyanır gibi afalladım! Bu ses, patlayan koca bir balonun sesiydi aynı zamanda. Yalnızca adı gerekli olmayan, yine adı hiç kimseyi ilgilendirmeyen bu marketinde değil, koca ülkemin hemen her kıyısında, köşesinde, hatta adı sanı parlak büyük semtlerinin lüks jiplerin kol gezdiği, sabahlara kadar renk renk ışıkların yandığı yüksek binalarla çevrili semtlerinde de aynı balon, aynı anda patlamış gibiydi.
Yıllardır büyük törenlerle adı çok büyük birilerine plâketlerin verildiği, yüksek perdeden çevre kirliliği ve doğanın geleceği üzerine nutukların atıldığı ülkemin acı gerçeğiydi beni uykularımdan uyandıran.
Dünyanın en zengin kır çiçeği örtüsüne sahip, emekleri aracılar ve tefeciler tarafından sömürülen güzel insanlarımın memleketinde de benzer görüntülerle çok karşılaşıyorum. Subaşları, yol kenarları, ormanlardaki piknik alanlarında yüzlerce yıl kaybolmayacağı güzel doğanın kucağında her türlü atık, her tarafa atılmış durumdaydı; güzel kıyılarımızda, denizlerde naylon parçaları, plastik eşyalar denizin altında da üstünde de bana bakıyor, adeta yüreğimin ortasına batıyordu.
Bu ülkede, hiç hak etmediği halde, rayından çıkmış hukuk oyunlarıyla, hukuktan çok guguka benzeyen kararlarla bir partinin başına getirilmiş bir koca kuklanın, hiç utanmadan, yıllardır her türlü baskı altında inleyen, birçok partili evladının zindanlarda başını dik tutmaya, onurunu korumaya çalıştığı, rozet değiştirenlerin birden en yüce “doğruluk” timsaline dönüşüp yargıdan kurtulduğu günlerde kendi partisine “ahlâk” dersi vermeye kalkan birileri de var… Hem de bu birileri onlarca yıl bu kadersiz halkın muhalefet sözcülüğünü yapmış, umutlarını, mücadelesini kendi kişisel hırsı için bezirgânca satıp savurmuş birisi… İstanbul’dan da yüz karası, hemşerisi olmaktan hicap duyduğum birisi de ona ses katıyor, aynı oyunlarla başına konduğu bir makamdan gelecek kurultay tarihiyle ilgili hükümler vermeye kalkıyor.
Adı hiç de önemli olmayan bir kasabanın adı hiç kimseyi ilgilendirmeyen üç harfli bir marketinde patlayan balonun sesi, aynı zamanda yıllardır maden şirketlerinin vatan toprağını gencecik yurttaşların üzerine pervasızca döktüğü, çiçekli yamaçlarını dağıtıp kuyu yaptığı, ormanlarını, zeytinliklerini kesip doğradığı, otlaklarını betonlaştırdığı, eğitimini emperyalizmle dirsek temasında bulunduğunu darbe girişimleriyle herkesin gözünün içine sokmuş cemaat ve tarikatlara ısmarlanmış olduğu yurt gerçeklerine de bizi uyandırmak zorundadır.
Halk oyuyla seçilmiş yerel yönetimlerin analarının ağlatıldığı, birçok yöneticisinin de memurunun da kılını kıpırdatmaktan korktuğu, devletin yönetici koltuklarında “mülakat” soytarılıkları ile yalnızca yandaşların oturduğu bu memlekette daha ne balonlar uçurulmuyor ki… “Türkiye Yüzyılı”, renk renk şişirilmiş balonların, kamu parasıyla alınmış kanallarda halkın kafasını pespembe tablolarla şallak mallak eden renkli hülyaların, kendini kandırmacaların derya denizidir…
Ne olursa olsun, ben yurttaş olarak üzerime düşeni yapmayı sürdüreceğim. Adalet, onur ve özgürlük davamdan vaz geçmeyeceğim. Çevremi de çöplerden temizlemeye çalışacağım. Geçen gün konuştuğum köylüm, Dursun Akçam Kültür Ve Sanat Vakfı üyesi Servet Sarıçam, “Yine çok çöp atılmış yol kenarlarına abi, çıkıp toplayacağım” demişti. İki yıl önce köyü Ardahan’a bağlayan yol kenarından bir kamyon çöp toplamıştı Servet. Ben de köyün ortasından geçen, biz zamanlar, köyün hemen üst başından kaynayan billur suların aktığı “Çerme” deresine ve kenarlarına atılmış her türlü pisliği toplayacağım. Geçen yıl da yapmış, yorgunluktan suya düşüp cebimdeki telefonumdan da olmuştum.
Eğer olur da çıkarsam, yurt sınırlarını geçen geçmez, başka ülkelerdeki, tertemiz yol kenarlarına, su kıyılarına, çeşme başlarına baktıkça da, yine aynadaki resmimden utanacağım. Ülkemin bu duruma gelmesinde, insanların bu kadar omurgasız, sorumluluk duygusundan ve vicdandan yoksun kalmış, şişirilmiş balonlarla yaşıyor olmasında bir aydın olarak benim de bir eksiğim, hatam, günahım olmalı diye kaygılanacağım.
Gününüz aydın, bilinciniz yalancı balonlarına ve mumlarına karşı uyanık olsun sevgili dostlar…
24 Mayıs 2026
